Arslanın kurdu tecrübe etmesi ve "Ey kurt, ileriye gel! bizim aramızda avları taksîm et!" demesi
25. bölüm / 54 · 1779 kelime · ~9 dk okuma
3083. Arslan dedi: Ey kurt, bunu taksîm et! Ey eski kurt, adâleti tecdîd et!
3084. Senin ne gevher olduğun zahir olmak için, kassamlıkta benim nâibim ol!
3085. (Kurt) Ey şah, yaban sığırı senin hissendir, o büyüktür; sen de büyüksün ve azîm ve çeviksin.
3086. Keçi banadır; zîrâ orta ve vasattır. Ey tilki, tavşanı al, galatsız.
Ya'nî bu taksîm böyle olursa, galatsız ve hatâsız olur demektir.
3087. Arslan dedi: Ey kurt nasıl dedin? Söyle benim bulunduğum vakit sen, biz ve sen diyorsun ha!
3088. Kurt ne köpek oluyor ki, benim gibi misilsiz ve nazîrsiz arslanın huzûrunda kendini gördü.
3089. (Arslan) dedi: Ey kendini satın alan bir eşek, ileriye gel! Önüne geldi, pençe vurdu, onu yırttı.
"Kendini satın almak", kendine kıymet takdîr etmek ma'nâsınadır. Ya'nî mürşid-i kâmil, sâlik-i müddeîye: Ey kendine kıymet takdîr eden eşek, ileriye gel! dedi; ve huzûruna gelince, ona tecellî-i kahrî ile nazar etti ve onun nefsinin hayvanlığını ezdi. Bu tecellî-i kahrî, iki türlü olur. Birisi sâliki bâtınen veyâ zâhiren red ve diğeri sâliki kabûl ve onun kuvve-i nefsâniyyesini kahırdır. Evvelki sûrî ve ma'nevî helâki müeddîdir. İkincisi sâlikin bâdî-i saâdetidir. Bunların her ikisi de sâlikin isti'dâdına göre vâki' olur; zîrâ mürşid-i kâmil, sâlikin ayn-ı sâbitesini ve hakîkatini müşâhede eder.
3090. Vaktaki onu mağz ve doğru tedbir görmedi, siyasette onun postunu başından çekti.
Ya'nî mürşid-i kâmil sâlik-i müddeîyi iç ve doğru tedbîr görmedi ya'nî aklın ve doğru tedbîrin aynı görmedi, siyaset-i mürşidânesiyle onu helâk etti. "Posteş ber-ser-keşîden" helâk etmekten kinâyedir. Nitekim Türkçe'de dahi "postunu yüzdü" ta'bîri bu ma'nâda müsta'meldir.
3091. (Arslan) dedi: Mâdemki senin beni görmen kendinden gidermedi, böyle câna zâr olman lâzımdır.
Mürşid-i kâmil, sâlik-i müddeîye dedi: "Sen benim huzûruma geldin ve beni gördün; fakat beni görmen, ne çâre ki isti'dâd-ı ezelînin hükmünce seni kendinden ve enâniyetinden fânî kılmadı; böyle câna hakîr olmak îcâb eder."
3092. Mâdemki benim önümde fânî olmadın, senin boynunu vurmak bana farz geldi.
"Benim huzûrumda fânî olmayıp, da'vâ-yı enâniyyete kıyâm eden sâlikin nefsinin boynu olan enâniyyeti selb-i ilim veyâ selb-i servet veyâ selb-i sıhhat gibi tedâbîr ile vurmak bana farz oldu."
3093. O'nun vechinden gayri her bir şey hâliktir; mâdemki sen O'nun vechinde değilsin, varlık arama!
Zira كُلُّ شَيْئً هَأَلَكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas 28/88) [O'nun vechinden başka her bir şey hâliktir] âyet-i kerîmesinden beyân buyrulduğu üzere, O'nun zâtından ve vechinden gayri her bir şey hâliktir. Mâdemki sen O'nun vechinde, ya'nî zâtında değilsin ve kendi vücûd-ı mevhûmundan fânî olup O'nunla bâkî olmadın, artık varlık arama. Mürşid-i kâmil ise Hakk'ın zâtıyla ve sıfatıyla kāimdir; ve onun varlığı, Hakk'ın varlığıdır."
3094. Her şey ki bizim vechimizde fani ola; كل شيئ هالك [Küllü şey'in hâlikün ona cezâ olmaz.
Bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ (r.a.) cihet-i rubûbiyyette, cihet-i ubûdiyyetin fenâsı sebebiyle, zebân-ı Hak'la mütekellim olup buyururlar ki: "Bizim vechimizde ve zâtımızda fânî olan her bir şey hakkında كل شيئ هالك [Her şey helak olucudur] hükmü kābil-i tatbîk değildir; zîrâ helâk, vücûdda varlığa taalluk eder ve zâtımızda fânî olan her bir şeyde vücûd kalmamıştır ki hâlik olsun."
3095. Zîra ki “illa"dadır; o "la"dan geçti. Her kim ki "illa"dadır, o fânî olmadı.
Ya'nî "Mürşid-i kâmil, isbât-ı vücûd-ı hakîkî mertebesi olan "illa"dadır ve "İllallâh" der ki, vücûdda ancak Hak vardır, başka bir şey yoktur demektir ve o vücûdât-ı izâfiyyeyi ve mevhûm olan varlıkları nefy etmek mertebesinden, ya'nî “lâ ilâhe”den geçmiştir. "İllallâh"da olan kimsede ise fânî olmak yoktur. Zîrâ onun mevhûm olan ikiliği kalkmış ve vücûd-ı hakkānî ile kāim olmuştur. Vücûd-ı hakkānî için fenâ mutasavver değildir."
3096. Kapı üzerinde "ben" ve "biz" vuran her bir kimse, redd-i bâbdır; ve o "la" üzerinde dolaşır.
"Her kim vücûd-ı hakkānî ile kāim olan kâmilin kapısı önünde "ben" ve "biz" sözleri söylerse, o henüz vücûd-ı hakkānî ile kıyâm kapısından merdûddur ve mevhûm olan vücûd-ı izâfînin nefyi zevkınde dolaşıp durur."
O kimsenin kıssasıdır ki, bir dostun kapısını çaldı; içeriden, "Kimdir o?" dedi. "Benim" dedi. "Mâdemki sen sensin, kapıyı açmam. Dostlarımdan hiçbir kimseyi tanımıyorum ki, o "ben" olsun", dedi
Hz. Pîr efendimiz bu bahiste şu hadîs-i şerîfe işâret buyururlar: قال جابر رضی الله عنه اتيت باب النبي صلى الله عليه و سلم فدققت الباب فقال من ذا فقلت انا فقال انا انا كأنه كرهها Ya'nî "Câbir (r.a.) buyurdu ki, Nebî (s.a.v.)in kapısına geldim; kapıyı çaldım. "Kimdir o?" buyurdu. Benim, dedim."Ben, ben!" buyurdu; sanki onu çirkin gördüler." Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, Nebiyy-i zîşân Efendimiz da'vâ-yı enâniyyeti müş'ir olan "ben" ta'bîrini vücûd-ı Hak muvâcehesinde kerîh görmüşlerdir. İşte bunun için tarîkat-ı Mevleviyye'de “ben” yerine "fakîr" ve sen yerine de "nazarın" ta'bîrleri kullanılır.
3097. O birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı; dostu,"Kimsin ey mu'temed?" dedi.
3098. "Ben", dedi, ona: "Git vakti değildir; böyle bir sofra üzerinde çiğin makāmı yoktur!" dedi.
Kendisinin vehmî olan varlığında müstağrak olan kimse bir kâmilin kapısına geldi ve da'vâ-yı enâniyyette bulundu. Kâmil ona dedi ki: "Bizim sofra-i ma'rifetimizde çiğ olan kimselerin makāmı ve meclis-i irfânımızda enâniyet sahiblerinin yeri yoktur."
3099. Hamı, hecr ve firâk ateşinden gayri kim pişirir? Nifaktan kim kurtarır?
3100. O miskin gitti ve bir yıl seferde dostun firakı içinde şererden yandı.
3101. O yanmış, pişmiş oldu, ba'dehû avdet etti; yine şerîkinin evinin etrafını dolaştı.
3102. Dudağından edebsiz bir lafız sıçramamak için, yüz havf ve edeb ile kapı üzerindeki halkayı vurdu.
3103. "Kapıda olan kimdir?" diye onun dostu bağırdı. “Ey gönül alıcı, kapıda olan da sensin!" dedi.
3104. Dedi ki: "Mâdemki şimdi bensin, ey ben, içeriye gel; iki benin ev içine sığması yoktur."
3105. İğne için, iki kat iplik ucu yoktur; mâdemki bir katsın, bu iğnenin içine gel!
3106. İpliğin iğneye irtibatı geldi; iğnenin deliği deveye layık değildir.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'râf'da vaki إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تُفَتَّحَ لَهُمْ ابواب السَّمَاء وَ لا يَدْخُلُونَ الجَنَّةَ حتى يلج الجَمَلُ فِي سم الخياط (A'râf, 7/40) ya'nî "Bizim âyâtımızı tekzib eden ve onlardan istikbâr edenlere semânın kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete girmezler" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ müşriklerin cennete girmesini, devenin iğne deliğinden geçmesine ta'lik buyurdu. Ve şirk iki nevi'dir; birisi celî, dîğeri hafidir. Şirk-i celî, îmân ile ve şirk-i hafi, tarîk-ı evliyâya sülûk ile zâil olur. Nitekim ehl-i îmânın şirki hakkında hadis-i şerîfde buyrulur: الشرك في امتى اخفى من دييب النمل على الصفا Ya'nî "Benim ümmetimde şirk, musaffâ bir mahal üzerindeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir." Bu şirk cennet-i a'mâle duhûle mâni' değildir; fakat cennet-i zâta duhûle mâni'dir. Beyt-i şerîfde bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsine intikālen, cennet-i zâta duhûl murâd buyrulur.
3107. Devenin vücudu ne vakit, riyâzât ve amel makasının gayri ile ince olur?
Ey sâlik, nefis devesinin vücûd-ı mevhûmu, ancak tarîk-i evliyâda ihtiyâr olunacak riyâzetler ve ameller ile yontulup incelebilir.
3108. Ey filân, ona Hakk'ın eli lâzımdır ki, o herbir muhal üzere "Kün fe-kân" olur.
Ya'nî ey sâlik, devenin iğne deliğinden geçmesine Hakk'ın yed-i kudreti lâzımdır; zîrâ o yed-i kudret, her bir muhâl üzerine Kün= "Ol!" emrini verdiği vakit, o muhâl olan şey derhal vücûda gelir. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri kendi şerhlerinde buyururlar ki: "حتى يلج الجمل في سم الخياط (A'râf, 7/40) âyet-i kerîmesinin zâhiri, vâcibü'l-îmândır. Binâenaleyh Hak Sübhânehû kudreti, deveyi büyüklüğü ile beraber iğne deliğinden geçirir. Zîrâ Hak Teâlâ bu âlemde akl-ı cüz'înin "Kün!" emrinden olmasını muhâl gördüğü şeyi ızhâr etmeğe kādirdir. Nitekim Şeyh-i Ekber, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz dördüncü bâbında buyururlar ki: فيعلم ان الله قادر على المحال العقلى كاد خال الجمل في سم الخياط مع بقاء هذا على صغره و ذلك على كبره yanî “Bilinir ki, muhakkak Allah Teâlâ, devenin iğne deliğinden geçmesi gibi; bunun küçüklüğü ve onun büyüklüğü bâkî olmakla beraber, muhâl-i aklîye kādirdir."
Bu hâl, akl-ı cüz'î dâiresinde mahsûr kalanlar için müsteb'addir; zîrâ akl-ı cüz'î sâhibi kendini müdrik olduğu bir zamandan beri muhîtinde gördüğü kāidelere alışmıştır; bunun hilafı kendisine acîb gelir. Halbuki dâimâ görmeğe alıştığı bu kavâid-i tabiiyyeyi teemmül edecek olursa, hepsi hârika nev'indendir. Ezcümle hilkat-ı beşerin bir katre sudan, rahm-i mâderde neşv ü nemâsı ve geçirdiği etvâr-ı muhtelife ve sonra mertebe-i akl ve tasarrufa gelmesi hayret-efzâ değil midir? Fakat insan bunu görmeğe alışmıştır. Görmeğe alışmadığı bir şeyi gördüğü vakit taaccüb eder; ve görmediği böyle bir hârika kendisine nakl edilse, hurâfâttır deyip inkâr eder. Binâenaleyh muhakkikler indinde, akl-ı cüz'înin muhâl gördüğü her şey mümkindir. Nitekim bast-ı zamân, tayy-ı mekân ve az bir taâmın hâriçten bir şey ilave etmeksizin çoğalması, muhakkikler indinde umûr-ı âdiyedendir.
3109. Her muhal, O'nun elinden mümkin olur; her serkeş O'nun korkusundan sakin olur.
3110. Anadan doğma kör ve ebras ne olur! O azîzin efsûnundan ölü dahi di-[3069] ri olur.
"Ekmeh" ya'nî anadan doğma körün gözünü açmak ve baras illetine mübtelâ olan hastayı şifâyâb etmek nedir; ve bunların ne ehemmiyeti olur! O azîz olan Hak Teâlâ hazretlerinin efsûn gibi olan tecelliyât-ı esmâiyyeden ve O'nun "Kün!" emrinden ölüler dahi dirilir.
3111. Ve o adem ki, ölüden daha ölü olur, O'nun kabza-i îcâdında muztar olur.
"Adem"den murâd, adem-i izâfidir; zîrâ adem, ya'nî "yokluk" ademü'l-vücûd, ya'nî "varlığın yokluğu" diye ta'rîf olunur. Meselâ çekirdek içindeki ağaç ve sulb-i pederdeki evlâd, hâl-i ademdedir; fakat onun yokluğu, mutlak ve hakîkî bir yokluk değildir; belki varlıkta mahv ve müstehlek olan bir yokluktur. Zîrâ adem-i mutlak için hâricde bir vücûd olamaz; eğer olsa, o sıfat-ı ademiyyetten çıkıp ayn-ı vücûd olmuş olur. Ve vücûd-ı hakîkînin nihâyeti yoktur ki, onun hudûdu bitsin de ademin hududu başlasın. Velhâsıl adem-i hakîkî vâki' değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfdeki "adem"den murâd sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin, zât-ı ahadiyyetteki hâl-i istihlâki ve ihtifâsıdır; ve onun ölüden ölü olması budur ki, ölü adem-i izâfî mertebesinden çıkıp mertebe-i şehadette zâhir olmuştur. Ve adem-i izâfi ise henüz zuhûr mertebesinde değildir; ve Hakk'ın kabza-i îcâdında muztar olan dahi işte bu adem-i izâfidir.
3112. كُلِّ يوم هوفى شأن ]Külle yevmin hüve fî şe'n] âyetini oku; muhakkak onu işsiz ve fiilsiz bilme.
Sûre-i Rahman'da olan يَسْتَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْن (Rahman, 55/29) ya'nî "Göklerde ve yerde olanlar O'ndan isterler; O her anda bir şândadır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri, adem-i izâfî mertebesinden, her ân-ı gayr-i münkasimde nefes-i rahmânîsi ile sıfât ve esmâsını tenfis eder ve onlara kendi vücûd-ı hakîkîsinden libâs-ı gayriyyetle vücûd-ı izâfî bahş eder. Semâvât ve arzda olanlar, kendisinden isti'dâdlarının iktizâsı olan atâyâyı taleb ederler. Hak Teâlâ da her ân-ı gayr-i münkasimde onlara müstehak oldukları, ya'nî isti'dâd-ı `ezeliyyelerinin iktizâ ettiği atâyâyı ihsân eder. İşte Hak Teâlâ hazretleri gerek göklerde ve gerek yerde bu sûretle her anda bir şe'nde bulunduğundan, sen O'nu işsiz ve fiilsiz bilme!
3113. O'nun en ehemmiyetsiz işi her günde o olur ki, üç orduyu seferber eder.
3114. Bir orduyu rahimde nebât bitmek için, sulblerden analar tarafına;
3115. Bir orduyu, cihan erkekten ve dişiden dolmak için, rahimlerden arz tarafına;
3116. Bir orduyu, herbir kimse hüsn-i ameli görmek için, topraktan ecel tarafına.
3117. Bu sözün nihayeti yoktur; müteyakkız ol, âgâh ol, o sîreti pâk olan iki temiz dost tarafına koş!
etmesi ve sahib-i hânenin, "Kapıda olan kimdi diye sorması ve o müstağfirin, "Kapıda olan da sensin diye cevâb vermesi