İçeriğe atla

"O benim" diyen kāilin pişman olması ve istiğfâr için onun bir sene riyâzet çekmesi; ve o müstağfirin o evin kapısına avdet

26. bölüm / 54 · 1984 kelime · ~10 dk okuma

3118. Onun dostu dedi: Çimenin gülü ve dikeni gibi muhalif değilsin; ey hep ben, içeriye gel!

Mâdemki benim "Kimdir?" suâlime, "Sensin" diye cevab verdin; ve sen, ben oldun; ve bir asıldan oldukları halde, yekdîğerine muhâlif olan çimenin gülü ve dikeni gibi olmayıp aradan muhalefeti kaldırdın ve ikilik vehmini izâle ettin; artık içeriye gel!

3119. İplik bir kat oldu, galat şimdi gaib oldu; gerçi “kâf” ve “nûn" harflerini iki kat görürsün.

Birer iplik gibi olan benim ve senin varlığın bir kat oldu ve âlem-i sûrette bir hakîkati iki görmek galat idi; şimdi bu galat zâil oldu. Meselâ “Kün!" emri olan "kâf" ve "nûn" harfleri sûrette ikidir; fakat bir ma'nâyı hâizdir ve te'sîri de birdir.

3120. "Kâf" ve "nûn" ademi büyük işlere çekmek için kemend gibi çekici geldi.

"Hutûb" hatbın cem'idir; büyük işler ma'nâsınadır. "Adem"den murâd, yukarıda 3111 numaralı beyitte îzâh olunan, adem-i izâfidir. Sûrette iki harften ve ma'nâda bir emir ve te'sîrden ibaret olan "kâf" ve "nûn" ya'nî "Kün!" kelimesi, adem-i izâfiyi vücûd-ı Hakk'ın merâtibinde, mezâhir-i nâmütenâhiye ızhâr etmek için kemend gibi çekici olarak vâki' oldu.

3121. Binâenaleyh kemend sûretlerde iki kat gerektir; gerçi eserde o iki, bir kat olur.

Meselâ vahşî bir hayvanı tutmak için kemend atarlar; o kemend sûrette iki kat ipten ibarettir; o iki kat ipin te'sîri birdir ki, o da o hayvanı çekmek ma'nâsından ibârettir.

3122. Gerek iki ayak, gerek dört ayak, yola götürür; iki kat makas gibi bir kat keser.

Ayak insanda ve horoz ve tavukta olduğu gibi ister iki olsun; veyâhut at ve koyun vesâire gibi dört olsun, yola götürmekte müsavîdir. Nitekim makas sûrette iki kat bıçaktan ibaret olduğu halde, kesmek fiili birdir. Velhâsıl sûretin taaddüdü, ma'nânın teksîrini îcâb etmez.

3123. O iki, bez yıkayan ortakları gör; zâhirde bunun ve onun bir hilafı vardır.

Meselâ bez yıkamak san'atı ile meşgûl olan iki ortağın fiillerine bak; sûret-i zâhirede birisi, dîğerinin yaptığı işin aksini yapar; fakat netîcede ikisi de bir şey yapmış olurlar.

3124. O birisi kirpası suya çarpar; ve o diğer ortak onu kurutur.

Ya'nî iki ortaktan birisi "kirpâs" denilen bezi suya çarpar, ıslatır; birisi de kurutur. Bu işler birbirinin zıddı olur; fakat ikisi de bir san'ata hizmet ederler.

3125. Tekrar o, o kuruyu ıslatır; sanki inadına zid üzerine dolanır.

Ya'nî birinin ıslatıp dîğerinin kurutması ve kezâ birinin o kuruyanı ıslatması aynı san'atın îcâbından olmakla beraber, birbirine karşı inâd üzere zıddiyyetle hareket eder gibi görünürler.

3126. Lakin bu iki inad gösterici zid, rızâda bir gönül ve bir iş olur.

3127. Her nebînin ve her velînin bir mesleki vardır; fakat Hakk'a kadar götürür; hepsi birdir.

Her bir peygamberin kendi zamanlarında bir şerîatı ve tarîk-i Hak'da bir mesleki vardır ki, ümmetinin isti'dâdına göredir. Ve her bir velî de böyle ay- ın bir meslek sahibidir. Kimi Kādirî, kimi Mevlevî, kimi Nakşî ve kimi Rifâî'dir. O sülûkde kimi rûh ve kimi nefis yollarından gider ve hepsi başka başka üslûb ve âdâb üzeredir; fakat cümlesi sâliklerini Hakk'a götürür. Sûrette üslûb ve âdâbın ihtilâfı, Hakk'a vusûl netîcesine mâni' değildir.

3128. Vaktaki müstemi' cem'ini uyku götürdü, değirmenin taşlarını su götürdü.

Bu beyt-i şerîfin yukarıya rabtı budur ki, her nebînin ve her velînin bir mesleki vardır; fakat bu mesâlikin Hakk'a götürmesi ancak dinleyenlerin gaflete dalmayıp kabûl ve icrâ etmesiyledir. Dinleyenler gaflet uykusuna daldıkları vakit, hakäyık ve maârif-i ilâhiyyenin nâili olan velîye de fütür ve sükût ârız olur.

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî ve Şeyh Muhammed Efdal (kuddise sırruhümâ) “İki dudağı” değirmenin iki taşına; ve "nutuk" ve "ilm"i de suya ve "değirmen taşlarını suyun götürmesini" de sükûte teşbíh buyurduğunu beyân ederler. Bu beyân-ı âlîde Mesnevî-i Şerîfin yazıldığı meclisde bulunanlardan ba'zılarına bi-hasebi'l-beşeriyye uyku veyâ esneme ârız olduğu ve binâenaleyh Hz. Hudâvendigâr efendimiz tarafından dahi bu vâdîde nasâyiha mübâşeret buyrulduğu anlaşılır. Nitekim bu haller, zamânımızda ba'zı va'z meclislerinde de görülür.

3129. Bu suyun gitmesi, değirmenin fevkındedir; onun değirmene gitmesi sizin içindir.

Ya'nî "değirmen"den murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsidir. "Değirmenin fevkı"nden murâd kâmilin rûh-ı pür-fütûhudur. Ya'nî bu maârif ve ulûm-i ledünniyye suları, insân-ı kâmilin vücûd-ı unsurîsinin fevkı olan rûh-ı pür-fütûhundan akar. Nutuk hâlinde onun vücûd-ı unsurîsinden zuhûru, mahzâ, ey müstemi'ler sizin fâideniz içindir.

3130. Vaktaki sizin için değirmene hâcet kalmadı, suyu, asla mensub olan ır- [3089] mağa geri sürdü.

Ya'nî mürşid-i kâmil, dinleyenlerde şevk-ı istima' olmadığını görünce, su gibi olan nutk-ı zâhirilerini, bu nutkun aslı olan rûh ırmağı tarafına çevirir. Nitekim değirmenci, öğütülecek buğday olmadığı vakit, suyun mecrâsını ırmak tarafına çeviriverir.

3131. Nâtıka, ağız tarafından ta'lîm içindir; yoksa o nutuk için ayrı bir ırmak vardır.

Ya'nî harf ve savt ile ağızdan çıkan nutuk mahzâ sâmi'lere maârif-i ilâhiyyeyi ta'lîm etmek içindir. Eğer kasd-1 ta'lim olmazsa o nutuk, harf ve savt kisvesiyle zâhire çıkmayıp, kâmilin bâtınında cereyân eder. Zîrâ hadd-i zâtında insan zâhiren söylese de söylemese de, nutuk kendisinde mevcûddur ve harf ve savt ile söyleyeceği sözü evvelen bâtınında söyler, sonra ağzından çıkarır.

3132. Sesler ve tekrarlar olmaksızın, onun altında nehirler gülzarlara kadar gider.

Nutuk iki kısımdır: Birisi zâhirdir ki, tekellümdür; dîğeri bâtındır ki, idrâk ve müşâhededir. Bâtın, zâhirin aslıdır ve burada murâd nutk-ı bâtındır; binâenaleyh rûhun isti'dâdı mikdârı maârif-i ilâhiyye, evvelen rûhdan kalbe vârid olur ve orada nutk-ı bâtın hâsıl olur. Ve bu nutukta savt ve tekrâr-ı elfâz yoktur. Ya'nî bir kere bâtından ve bir kere de zâhirden söylemek yoktur. Eğer sahib-i vâridât müstemi' bulamazsa, bu maânîyi harf ve savt kisvesiyle çıkarmaz. Bu maârif nehirleri, bu nutk-ı zâhirînin altında gülzârlara kadar gider. "Gülzârlar"dan murâd müstaid olan mürîdlerin kalbleridir; zîrâ kâmil, müstaid olan mürîdlerinin kulûb-i sâfiyelerine harf ve savt ile nutuk etmeksizin, kendi kalb-i şerîfine vârid olan maânîyi dökmek ve intıba' ettirmek kuvvetini hâizdir.

3133. Ey Huda, sen o makāmı cânlara göster ki, onda kelâm harfsiz biter.

Harfsiz ve savtsız olan kelâm-ı nefsîdir; ve kelâm-ı nefsînin merâtibi vardır. İlk mertebesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin gayr-i mütemeyyiz olduğu mertebe-i ulûhiyyet ve vahdettir. Burada sıfât ve esmâ mevsûfları ve müsemmâları olan zât-ı ilâhîden bî-harf ve savt zuhûr taleb ederler. İkinci mertebesi hakîkat-ı insâniyye ve vâhidiyyet mertebesidir. Bu mertebede esmâ ve sıfât, isti'dâd-ı zâtiyyelerine ve hâssıyetlerine göre, bî-harf ve savt temeyyüzü ve kazâ-yı ilâhîyi isterler; ve ondan sonra da yine bî-harf ve savt gayriyyet li- bâsısıyla zuhûr taleb ederler; ve sûretten mücerred bir libâs-ı nûrânî giyerler. Ve bunlar ervâh olup hitâb-ı Hakk'ı bî-harf ü savt işitirler ve bî-harf ü savt Hakk'a hitâb ederler; ve ondan sonra da, yine bî-harf ve savt sûret libâsına bürünmek isterler. Allah Teâlâ onları suver-i misâliyye ile âlem-i melekûtta ızhâr eder. Burada hem kelâm-ı nefsî ve hem de kendi âlemlerine mahsûs kelâm-ı lafzî vardır; fakat bunları sem'-i sûrî ile işitmek mümkin değildir. Nitekim rü'yâ âleminde vâki' olur, ondan sonra da kesâfet âlemine nüzûlü taleb ederler. Burada da hem kelâm-ı nefsî ve hem de kelâm-ı lafzî vardır. Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde buyururlar ki: "Yâ Rab, benim sâliklerimin cânına da inâyetinle kendisinde harfsiz kelâm bulunan ve kendi mertebelerinin fevkı olan mertebe-i vahdeti göster ki, kendilerinde olan bu gayriyyet libâsının vehmî olduğunu anlasınlar."

3134. Tâ ki cân-ı pak uzak ve geniş olan adem arsası tarafına baştan ayak yapsın!

"Uzak ve geniş olan adem arsası"ndan murâd, zât-ı ulûhiyyetin mertebe-i vahdetidir ki, o mertebede a'yân-ı sâbite dahi hâl-i ademdedir; ve bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyye arasında temeyyüz olmayıp hâl-i ittihaddadır. Ve o arsa-i vücûd, hakāyık-ı eşyaya nisbetle sâha-i adem olmakla beraber, gâyet geniştir. Zira إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/115) [Şübhesiz Allah'ın rahmeti geniştir ve O alîmdir] buyrulmuştur. Ve mertebe-i şehâdete nisbeten bu mertebe uzaktır; ve zât-ı ilâhiyyeye nisbetle cemî'-i merâtib karîbdir. Nitekim âyet-i kerîme- سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَ نَرَاهُ قَرِيبًا (Meâric, 72/1-7) ya'nî “Bir sâil azâb-ı vâki'i súâl etti. Kâfirler için o azabı def' edici yoktur; maâric ve merâtib sâhibi olan Allah tarafındandır ki, melâike ve rûh ona, mikdârı elli bin yıl olan bir günde urûc eder; imdi sabr-ı cemîl ile sabr et; muhakkak onlar onu uzak görürler, halbuki biz onu yakın görürüz" buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîmenin maânî-i dakikası uzundur. Beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyrulur. "Cân-ı pâkin, baştan ayak yapması" ser-i enâniyyeti, pây-ı zillete tahvíl edip vücûd-ı hakíîkî mertebesinde kendini mahv etmesidir.

3135. Çok küşadlı ve vüs'atlı bir arsadır; ve bu hayal ve vücûd ondan nevâ bulur.

O arsa-i vahdet çok açık ve geniş bir arsadır; ve bizim bu hallerimiz ve vü-cûd-ı izâfîmiz, o mertebe-i vahdetten küt ve kuvvet bulur.

3136. Hayâlât ademden pek ziyâde dar geldi; o sebebden hayal esbâb-ı gam olur.

Ma'lûm olsun ki, bir "hakîkat” ve bir de "hayâl" vardır; hakikat ancak vü-cûd-1 vâhid-i Hak'dır. Ve bu hakîkat, Hakk'ın mertebe-i vahdeti olup, bu mer-tebede keserât ma'dûmdur. Binâenaleyh bu mertebe keserât için, mertebe-i ademdir. Ve bu mertebenin mâdûnu olan merâtibin cümlesi, ya'nî "a'yân-ı sâ-bite", "ervâh" ve "misâl" ve "âlem-i şehadet" mertebeleri hep "hayâl"dir. Nite-kim bu Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında 72 numaralı beyitte Cenâb-ı Pîr, a'yân-ı sâbite âlemi hakkında [O] آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بوستان خداست hayaller ki evliyânın tuzağıdır; Hudâ'nın mehrûlarının aksidir] buyurmuşlar idi. Şu kadar var ki, merâtib-i hayâliyye dahi yekdîğerinden latîf ve kesîf ol-mak üzere tekevvün etmiştir. Eksefi, mertebe-i şehâdet ve eltafi, "a'yân-ı sâ-bite" âlemidir. Bu iki mertebenin berâzihi "ervâh" ve "misâl" mertebeleridir. Ve bu merâtib-i hayâliyyenin arasında yekdîğerine nazaran genişlik ve darlık var-dır; en darı mertebe-i şehadettir ve en genişi a'yân-ı sâbite âlemidir. Ve bun-ların cümlesi, bu hayâlâtın adem mertebesi olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîye nis-beten pek dardır. Bu sebebden cümlesi esbâb-ı gam olur. Meselâ a'yân-ı sâbi-te mertebesi, isti'dâdât-ı ezeliyyenin ilmen taayyün ettiği bir mertebedir; ve burada saâdet ve şekāvet-i ezeliyye ve isti'dâdât-ı gayr-i mec'ûlenin âlîsi ve sâfili sabit olur; işte bu sübût, esbâb-ı gam olur. Onun mâdûnu olan merâtib-i hayâliyyenin hepsi de böyledir. Bu zikr olunan şeyler desâtîr-i hakikattir. Kāil kendi zevkine ve vüs'at-ı irfânına göre bu desâtîri tevsî edebilir.

3137. Keza varlık hayalden daha dar olur; ondan dolayı ayın yüzü hilal gibi olur.

Kezâlik bu kesîf bir varlık âlemi olan avâlim-i şehâdiyye mertebesi, mâ-fevkı olan "hayâl" mertebesine nazaran daha dardır. Ondan dolayı biz ayın yüzünü olduğu gibi göremeyiz. Belki esbâb-ı mânia haylûletiyle hilâl gibi gö-rürüz. Zîrâ hissî görüşümüzde darlık vardır. Belki biz ayın hâlini, nazar-ı ak-lî ve istidlâlimiz ile görür ve anlarız. Bu görüşümüz ise, basar-ı hissîmizin fev- kınde olan hayâl âlemine geçmemiz ile vâki' olur; çünkü “hayâl” âlemi, bu kesîf varlık âleminden daha geniştir. Bu beyt-i şerîfde fezâda kâin bilcümle avâlim-i şehâdiyyeye işaret buyrulur.

3138. Keza güzellik ve renk âleminin varlığı, pek dar geldi; zîra dar bir zindandır.

Bu beyt-i şerîfde de avâlim-i şehâdiyyeden hüsün ve renk cihânı olan arzımızın vücûduna işâret buyrulur. Vâkıâ sâir avâlim-i şehâdiyye dahi hüsün ve renk cihânı ise de, onların ebsâr-ı hissiyyemize kurbiyyeti yoktur; ve biz onların hüsün ve renk cihânı olduğunu istidlâlâtımıza ve ihbârâta müsteniden idrâk ederiz. Havâssimiz ile idrak ettiğimiz âlem, ancak içinde yaşadığımız arzımızdır; ve bizim havâssimizi hâmil olan vücûd-ı unsurîmiz, hakîkatimizin ve rûhumuzun zindanıdır.

3139. Darlığın illeti terkib ve adeddir; hisler terkib tarafına çeker.

Ya'nî darlığın sebebi, vücûd-ı unsurînin mürekkeb olması ve aded dâiresinde mahsûr ve mukayyed olmasıdır. Meselâ vücûd-ı insânîdeki idrâk, meşair-i aşere tesmiye edilen, beş havâss-i zâhire ile, beş havâss-i bâtınenin terekkübünden husûle gelir. İnsan mahsûsâti ve tahayyülâtı ve mevhûmâtı ve ma'kūlâtı hep bunlar ile idrak eder; ve tasarrufâta bu kuvâsı ile kıyâm eder. Bunlar olmasa vücûd-ı unsurî cemâd mertebesinde kalır. İşte bu hisler, beşerin idrâkini terkîb ve aded, ya'nî keserât tarafına çekip götürür ve bir hakîkati bin görür.

3140. O his tarafından âlem-i tevhîdi bil; eğer birlik istersen, o tarafa sür!

Böyle olunca ey sâlik sen, hissinin seni sürükleyip çektiği keserât tarafına gitme; belki yine o havâssin verdiği idrâk sebebiyle âlem-i tevhîdi bil! Eğer birliği istersen, hislerini o tarafa sür!

3141. "Kün!" emri bir fiil oldu ve “nûn" ve "kâf" sözde vâki' oldu; ve ma'na saf oldu.

Ma'lumdur ki Arabîde "Kün!" lafzı emr-i hâzırdır ve bir fiildir. Halbuki bu bir emri söylerken "nûn" ve "kâf" harflerini terkîb ederiz. Binâenaleyh sûrette bir terkib vâki' olur; fakat ma'nâda sâf ve sadece "Ol!" emrini vermekten ibârettir.

3142. Bu sözün nihayeti yoktur, rücû' et; acaba kurdun ahvali niza'da ne oldu?