İçeriğe atla

Taksîmde edebsizlik ettin diye, arslanın kurdu te'dîb etmesi

27. bölüm / 54 · 1017 kelime · ~6 dk okuma

3143. O ser-firâz, iki reîs ve imtiyaz kalmamak için, kurdun başını kopardı.

"Ser-firâz" "ser" ile "efrâhten" masdarının emr-i hâzırı olan "firâz" dan mürekkeb olarak vasf-ı terkîbîdir; başını yukarı kaldırıcı ma'nâsınadır. Rif'at-i câh ve izzet ve i'tibâr ve devlet ma'nâlarından kinâyedir; ve mütekebbir ma'nâsına da gelir. Burada "âlî-kadr" ma'nâsı münasibdir. Ya'nî o âlî-kadr olan arslan makām-ı riyâsette iki vücûd ve imtiyaz ve gayriyyet olmamak için kurdun başını kopardı. Ya'nî mürşid-i kâmil, huzurunda da'vâ-yı enâniyyette bulunan kimsenin sermâye-i enâniyyetini izâle etti.

3144. Ey koca kurt, mâdemki emîrin huzurunda ölmüş olmadın; "fe'ntekamna minhüm"dür.

Kur'ân-ı Kerim'de فانتقمنا منهم (A'raf, 7/136) ya'nî "Biz onlardan intikām aldık" âyet-i kerîmesi müteaddiddir. Ezcümle sûre-i Zuhruf'da فانتقمنا منهم فانظر كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Zuhruf, 43/25) ya'nî "Biz onlardan intikām aldık; imdi bak ki, mükezzib olanların akıbeti nasıl oldu?" âyet-i kerîmesi vâki'dir. Bu beyt-i şerîfde bu âyetlere işaret buyrulur. Ya'nî halîfe-i Hak huzûrunda ey mütekebbir, kendi enâniyyetini ve tedbîrini terk edip, bir ölmüş gibi olman lâ- zım idi. İşte ey kurt sîretinde olan mütekebbir, benim sana bu yaptığım cezâ, "fe'ntekamnâ minhüm" âyet-i kerîmesinin ma'nâsıdır.

3145. Ondan sonra arslan tilkiye teveccüh etti; dedi ki: "Bunu taâm için taksîm et!"

3146. Secde etti ve dedi ki: "Ey şâh-ı güzîn! Bu semiz sığır senin kuşluk taâmın olsun.

Arslanın bu emri üzerine tilki, vecíbe-i ta'zîmi îfâ için secde etti, dedi ki: "Bu semiz sığırı kuşluk vaktinde ye!"

3147. Ve o keçi öğle vakti için, şah-ı muzaffere yahni olsun.

3148. Ve o tavşan dahi akşam için de, bu lutuf ve keremili olan şahın gece taâmı olsun."

"Şeb-çere" gece taâmı ma'nâsınadır.

3149. (Arslan) dedi: "Ey tilki, sen adli parlattın; böyle taksîmi kimden öğrendin?"

3150. Ey büyük! Bunu nereden öğrendin? (Tilki) dedi: "Ey cihânın şahı kur-[3109] dun halinden."

Arslan tilkiye dedi ki: "Sen kendi enâniyyetini ortadan kaldırmak şûretiyle yapmış olduğun bu güzel taksîmi nereden öğrendin?" Tilki de cevâben "Kurdun başına gelen belâdan ibret almak sûretiyle öğrendim," dedi.

3151. (Arslan) dedi: “Mâdemki bizim aşkımızda rehin oldun, her üçünü de kaldır ve al ve git!"

"Girev" rehin ma'nâsınadır. Ve "rehin", lügat-ı Arabîde, habsetmek ma'nâsına gelir. Nitekim bir deyn mukābilinde dâyine bir mal verilir ve borç ödenin- ceye kadar dâyin, nezdinde o malı habs eder. Ya'nî mâdemki sen bizim aşkımızda kendi enâniyyetini ve tasarrufunu mahbûs kıldın, biz de senin muvâcehemizde varlığını ifnâ etmene mükâfâten bunların hepsini sana verdik.

3152. Ey tilki, mâdemki sen hep bizim için oldun; seni nasıl incitelim, çünkü sen, biz oldun!

3153. Biz seniniz ve bütün avlar da senindir; ayağını yedi felek üzerine koy, yukarıya gel!

Bu beyt-i şerîfde من كان لله كان الله له ya'ni "Kim ki Allah için oldu; Allah da onun için oldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'nî "Mâdemki sen bizim için oldun; benim zâtım da senin için oldu; ve sıfât ve esmâm dahi senin oldu. Binâenaleyh sen, ben oldun; artık isneyniyet ve taayyün âlemleri olan yedi feleğin fevkıne, ya'nî "lâ-taayyün âlemi"ne yüksel!"

Bu beyt-i şerîfde maksada vusûl için merâtib-i nefsiyyenin tamâmiyle kat'edilmesi lâzım geleceğine de işâret vardır; o merâtib-i nefsiyye de “emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye ve bakıye"dir. Ve yedi felek ta'bîriyle bu merâtibe işâret buyrulur.

3154. "Mâdemki alçak kurttan ibret aldın, binâenaleyh sen tilki değilsin, benim arslanımsın."

3155. Akil o olur ki, ihtirâz olunmuş olan belâ içinde, dostların ölümünden ibret alır.

3156. Tilki, o anda arslan beni kurttan sonra çağırdı diye lisânı üzerinde yüz şükür sürdü.

Tilki lisânen, "Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senâ olsun ki, arslan beni kurtdan sonra avlan taksîme da'vet etti. Eğer bu taksîmi evvelen bana teklif ede idi, hâlim ne olurdu?" dedi.

3157. Eğer, bunu sen taksîm et diye evvel bana emr ede idi, ondan kim cân kurtarır idi?

3158. Binaenaleyh şükür ona ki, bizi cihanda evvelkilerin arkasından izhar etti.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafından âmme-i mü'minîne hitâbdır. Buyururlar ki, "Ey mü'minler bu kıssadan hisse alınız. Hak Teâlâ'ya şükr edelim ki bizi, cihânda bizden evvel geçen akvâmdan sonra ızhâr buyurdu."

3159. Tâ ki sebakda kurûn-ı mâziye üzerinde Hakk'ın o siyasetlerini işitelim.

Hak Teâlâ bizim bu lutf-ı te'hîrimizi, akvâm-ı sabıka hakkında kurûn-ı mâziyede icrâ buyurduğu siyasetlerini işitmemiz için yaptı.

3160. Tâ ki bir o evvelki kurtların halinden, tilki gibi kendimizi ziyade muhafaza edelim.

Kurt sîretinde olup enâniyyet da'vâsıyla peygamberlerini tekzîb eden ve onlara muârız bulunan ümmetlerin uğradıkları felâketlerden, tilki gibi ibret alıp kendimizi son derece muhafaza etmemiz için Hak Teâlâ bizi sonradan cihâna getirmek lutfunda bulundu.

3161. O Hakk'ın resûlü ve beyanında sadık, bize o cihetten ümmet-i merhûme ta'bîr etti.

Sözünde sâdık olan o Hakk'ın Resûl-i zîşânı (s.a.v.) Efendimiz, ümem-i mâziyeden sonra gelip, onların hallerinden ibret alabilecekleri için امتى امة مرحومة ya'nî "Benim ümmetim, ümmet-i merhûmedir" buyurdu.

3162. Ey büyükler, o kurtların kemiğine ve kılına açık nazar ediniz ve nasihat tutunuz.

Ey tefekkür sahibleri olan büyükler; o kurt sîretinde olan geçen ümmetlerin yeryüzündeki âsâr-ı münderiselerine apaçık nazar ediniz ve onların hallerinden mütenassıh olunuz. Nitekim âyet-i kerîmede فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Al-i İmrân, 3/137) ya'nî "Yeryüzünde geziniz de, enbiyâyı tekzib edenlerin akıbeti nasıl olduğuna bakınız" buyrulur.

3163. Akıl, Fir'avnlar'ın ve Ad'in akıbetini işittiği vakit, başından bu varlığı ve hevâyı bırakır.

Akıl olan kimse, peygamberlerine muhalefet eden Fir'avn ve Âd kavimlerinin âkıbetlerini Kur'ân-ı Kerîm'de duyduğu vakit, dimâğında yerleşmiş olan mevhûm varlığını ve nefsinin hevâlarını terk eder.

3164. Ve eğer bırakmazsa, başkaları onun hâlinden ve idlâlinden bir ibret alırlar.

Bütün bu teblîgât-ı ilâhiyyeyi, ümmetler arasında teferrüd dâiyesiyle çıkan bir âkılin uydurmuş olduğu ahkâmdan ibâret telâkkî edip "Benim de onlar kadar aklım ve zekâvetim vardır" diyerek enâniyyet-i mevhûmesine ve hevâyı nefsâniyyesine tâbi' olan ahmaklar, Hakk'ın pençe-i kudretinden aslâ yakalarını kurtaramazlar; ve bunlar ümem-i mâziyenin ahvâlinden ibret almamış bulundukları halde, onların başlarına gelen felâketten ve halkı ıdlâllerinden bu def'a da başkaları ibret alırlar. kâmilde cemî'-i esmâ ve sıfatıyla, âsâr ve ahkâmıyla mütecellî olduğundan, onun sûret-i beşeriyyesi âlem-i şehadette Hakk'ın nikābıdır. Nitekim yukarıda dahi bilmünâsebe zikrolunduğu üzere Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîr'le-rinde şu beyit ile bu hakikate işaret buyururlar: "Ademin bu heykeli nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Bu ma'nâya mebnî Nûh (a.s.) ümmetine hitâben buyururlar ki: "Beni size ba's eden Hak'dır; ve benim zuhûrum zuhûr-ı Hak'tır; benim sûret-i beşeriyem hakikatte ancak bir nikābdan ibarettir. Binâenaleyh bana hücum edip sarılmayınız. Ey hakîr ve metrûk olan millet, Hak Teâlâ'ya sarılınız!"