Nûh (a.s.)ın kavmini "Ey mahzûller bana sarılmayınız; zîrâ ben nikābım. Bu arada hakîkatte Hakk'a sarılınız" diye tehdîd etmesi
28. bölüm / 54 · 2766 kelime · ~14 dk okuma
3165. Nûh (a.s.) dedi: Ey serkeşler! Ben, ben değilim; ben cândan öldüm, cânân ile yaşıyorum.
Ya'nî ben, rûh-i hayvânîden öldüm, bende وَنَفَخْتُ فيه من روحى (Sâd, 38/72) [Ona rûhumdan üfürdüm] sırrı zâhir oldu. Hakk'ın sıfat-ı hayatı ile kāimim ve o hayât ile yaşamaktayım.
3166. Vaktāki beşerin babasının havassinden öldüm, Hak benim sem'im ve idrâkim ve basarım oldu.
Ya'nî rûh-i hayvânînin iktizâsı olan ve beşerin aslına mahsûs bulunan havâss-i zâhire ve bâtınenin hüküm ve te'sîrinden kurtuldum. اذا احببت عبدا كنت له سمعا وبصرا و لسانا الخ [Bir kulumu sevdiğim zaman, onun sem'i, basarı ve lisanı ilh... olurum] hadîs-i kudsîsi mûcibince, Hak benim sem'im ve idrâkim ve basarım oldu; binâenaleyh bendeki izâfî sıfatlar gitti, yerine sıfât-ı Hak kāim oldu.
3167. Mâdemki ben ben değilim, bu nefes Hu'dandır; her kim bu nefes önünde dem vurursa o kafirdir.
Ya'nî benim benliğim fânî olmuştur; vücûd-ı abdânîmi, vücûd-ı hakkānî istîlâ etmiştir. Binâenaleyh artık benim bu nefesim hüviyyet-i Hak'dandır. Her kim hüviyyet-i Hak'dan zâhir olan bu nefes önünde, ona karşı söz söy- lerse, o kimse kâfirdir; ya'nî o kimse kemâl-i cehâletinden dolayı hakikati sûret-i beşeriyye ile tenkîr eder ve setr eyler.
3168. Bu tilkinin nakşında bu dem arslan vardır; bu tilki tarafına cesûr olarak gitmek lâyık değildir.
Bu tilkinin sûretinde ve taayyününde bu anda arslan muhtefidir ve arslan tilki postuna bürünmüştür; binâenaleyh onu tilki zannedip, onun huzûruna cesûrâne ve pervâsız olarak gitmek münasib değildir.
3169. Eğer sûret cihetinden ona inanmıyor isen, ondan arslanların na'rasını işitmiyor musun?
Eğer enbiyâ ve evliyânın sûret-i beşeriyyelerine bakıp onların kuvve-i kudsiyye sahibi olduklarına inanmıyor isen, onlardan zâhir olan mu'cizâta ve tasarrufât-ı ilâhiyyeye bakmıyor musun? Eğer görmedin ise, kıssalarını işitmiyor musun? Niçin onları da kendin gibi âciz görürsün?
3170. Eğer Nuh'un Hak'dan bir eli olmasa idi, o hâlde koca âlemi niçin birbirine vurur idi?
Eğer Nûh (a.s.)ın eli, Hak tarafından kendisine mevhûb olan bir yed-i kudret olmasa idi, koskoca bir âlemi tûfân ile altüst edebilir mi idi?
3171. O bir tende, yüz binlerce arslan idi; o ateş gibi ve âlem bir harman idi.
Hz. Nûh'un sûret-i beşeriyyesi tahtında yüz binlerce arslan var idi. Ya'nî onun vücûd-ı izâfisi zımnında kuvvet-i azîme mevcûd idi; ve meselâ ateşin cirmi küçük ve harmanın cirmi büyük olduğu halde, o küçük ateş, koca harmanı nasıl harâb ederse, Hz. Nûh'un küçük görünen sûret-i beşeriyyesi de böyle bir ateş gibi ve koca âlem de bir harman gibi idi.
3172. Mâdemki harman onun öşrünü muhafaza etmedi, o böyle şu'leyi, o harman üzerine havâle etti.
Cenâb-ı Pîr, sûret âlemini harmana ve evâmir-i ilâhiyyeyi öşre teşbîh buyururlar. Ya'nî kavm-i Nûh, bu âlem-i sûretin iktizâsı olan vazîfe-i tâatı îfâ etmediler ve Hz. Nûh'a muhalefet ettiler; Hz. Nûh dahi tûfân gibi bir kahr-ı ilâhî kıvılcımını, sûret-i âlem harmanına havâle etti.
3173. Her kim ki o, bu gizli arslanın huzurunda, kurt gibi edebsiz ağız açar,
3174. O arslan, kurt gibi, onu yırtar; ona "Fe'ntekamna minhüm"ü okur.
Ya'nî her kim Allah Teâlâ'nın beşer sûretinde arslanları olan enbiyâ ve evliyânın huzûrunda, kendi enâniyyetini ve benliğini ortaya koyar ve onlara muhalefete kıyâm ederse, bu zikr ettiğiniz kıssadaki arslanın kurdu parçaladığı gibi, onlar da bu müddeîlere kahr-ı ilâhî ile zahir olup فانتقمنا منهم (A'râf, 7/136) [Kendilerinden intikām aldık] âyet-i kerîmesinin ma'nâsını fiilen ve zevkan okurlar.
3175. Arslanın elinden kurt gibi yara bulur; arslanın önünde cesûr olan ahmak olur.
3176. Keşke o yara, cisim üzerine gele idi; ola idi de, îmân ve gönül sâlim olaydı.
Ma'lûm olsun ki, lisân-ı enbiyâ ile vâki' olan Hakk'ın emrine ve basîrete da'vet eden evliyâya karşı muhalefet ve tekebbür, evvelen kalbi karartır ve hakîkat-ı emr ona giremez olur; ve kasâvet ârız olup haşyet-i Hak'dan bî-nasîb kalır. Binâenaleyh ona îmân dâhil olmaz; onun muhalefeti ve inâdı artar. Nihâyet ism-i Muntakim hazretinden intikām zâhir olup helâk eder ve bu intikām neticesinde, kalbi îmândan hâlî olduğu halde neş'e-i uhrâya intikāl eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz; "Keşke bu intikāmın te'sîri yalnız cesede ola idi; o kadar ehemmiyeti haiz olmaz idi; velâkin bâtını helâk eder ve bu helâk ise, helâk-i ebedîdir," buyururlar.
3177. Vaktaki buraya erişti, kuvvetim geldi, bu sırrı nasıl ızhar edebilirim?
Ya'nî söz intikām ve îmân bahsine intikāl ettiği vakit, sırr-ı kader muvâ- cehesinde kaldım ve bu sırr-ı kaderin ifşâsı ise âmmeye karşı câiz olmadığın- dan, nutkumun kuvveti kesildi. Malûm olsun ki Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda “Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'ın her ikisi de meşiyyet-i ilâhiyyenin musahharıdırlar" bahsinde sırr-ı kadere âid esrârı bir nebze beyân buyurmuş idiler. Burada ise li-hik- metin bu sırrın îzâhından keff-i lisân buyurup, halâs ve necât yolunu ta'lîm buyururlar:
3178. O tilki gibi karnı nâkıs ediniz; o tilkinin önünde oyunu az yapınız.
Şurrâh-ı kirâm bu beyt-i şerîfe muhtelif ma'nâlar vermişlerdir; fakîrin an- ladığı ma'nâ budur ki, "tilki"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ kıssada tilki, arslanın huzûrunda kendi enâniyyetini terk edip avların hepsini arslana bı- raktı. Ve "arslan"dan murâd dahi Hak'dır; ve insân-ı kâmil huzûr-ı Hak'da, kıssadaki tilki gibi kendi varlığı ve enâniyyetini kâmilen Hakk'a terk etmiş ve varlık lokmasını batn-ı enâniyyete doldurmaktan vaz geçmiştir; buna mukābil de Hak Teâlâ, kendi sıfât ve esmâsı ile zuhûr kuvvetini ihsân etmiş- tir. Binâenaleyh kıssadaki tilki gibi enâniyetinden ve benliğinden vazgeçmiş olan insân-ı kâmilin huzûrunda Hakk'a karşı varlık ve enâniyet oyununu az yapınız ve onun gibi Hakk'a karşı varlık lokmasını batn-ı enâniyyete az dol- durunuz.
3179. Cümle bizi ve beni onun önüne koyunuz. Mülk O'nun mülküdür, mül- kü O'na veriniz.
Ya'nî bütün bizlikleri ve benlikleri, hakîkî varlık sahibi olan Hakk'ın önü- ne koyunuz. الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hac (22/56) Ya'nî “Bugünde mülk Allah'ındır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, cemî-i mevâtında her ân ve şe'nde mülk, hakikatte O'nun mülküdür; binâenaleyh Hakk'ın mülküne işti- râk da'vâsına kıyâm etmeyip, kendi mülkünü kendisine bırakınız.
3180. Siz doğru yola fakîr olarak geldiğiniz vakit, arslan ve arslanın adı mu- [3139] hakkak sizin içindir.
Ya'nî ey sâlikler, siz doğru yol olan tarîk-ı Hak'da bilcümle harekât ve sekenâtınızda Hakk'a muhtâç olduğunuzu yakînen idrâk ederek geldiğiniz vakit, Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye ve sıfatıyye ve esmâiyyesi hep sizin içindir. Nitekim من كان لله كان الله له [Kim Allah için olursa, Allah da o kimse için olur] hadîs-i şerîfi, yukarıda geçti.
3181. Zîra ki O mukaddestir ve Sübhân O'nun vasfıdır; nağz ve mağzdan ve kışırdan ârîdir.
Ya'nî Hakk'ın zâtı mukaddestir ve "Sübhân" şânına lâyık olmayan nakāyisden münezzeh ve mukaddes olmak O'nun vasfıdır. O'nun zâtı "nağz"dan, ya'nî ervâh gibi latîf olan şeylerin cümlesinden ve "mağz"dan, ya'nî zâtında esmâ ve sıfâttan ve "post"tan, ya'nî âlem-i kesâfetten bî-niyâzdır. Ya'nî zât-ı şerîfinin zâtıyyeti için, bunların hiç birisine lüzûm yoktur ve Hak Teâlâ bunların cümlesinden ganîdir. Nitekim إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمينَ (Ankebut, 29/6) [Şübhesiz Allah âlemlerden müstağnîdir] buyrulur.
Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beytin şerhinde şöyle buyurur: "Mağz, lafzının îrâdı, mahza “şîr" lafzının münasebeti içindir; ve ondan murâd, kemâlât ve kerâmâttır. "Nağz”dan murâd, kemâlât-ı bâtınîdir; ve "post"tan murâd, ibâdât ve mücâhedât ve riyâzât-ı zâhirîdir. Ve bu her iki lafızda arslanla münasebet vardır. Ya'nî insân-ı kâmilin kemâlât-ı zâhire ve bâtıneden her nesi varsa, tâlibler ve mürîdler içindir; ve illâ onun için bunlara ihtiyaç kalmamıştır; zîrâ ki o zâtın "ayn"ında istiğrâkı sebebiyle, zât olmuştur. Nakāis ve kemâlât-ı beşeriyyeden münezzeh ve pâk olmuştur. İmdi eğer onun riyâzet ve mücâhedesi varsa, halk içindir. Nitekim III. cildde Dâvud (a.s.) lisânından gelecektir ki:
"Ben güneş gibi nûr içine garkım; kendi muhitimi nûrdan ayrı bilmiyorum. Benim namaz ve halvet tarafına gidişim, halka yolu ta'lîm içindir."
Ve eğer kemâlât-ı bâtınî varsa, o da onlar içindir; zîrâ onun âlem-i fenâdan, âlem-i bakāya rücû'u ve tırâz-ı kemâlâttan mutarraz ve nukūş-ı kerâmât ile münakkaş olan hil'at-ı hilâfete bürünmesi, halâikın irşâd ve hidâyeti içindir. Tâ ki her bir kimse onun ahlâkıyla tahalluku ve evsâfıyla ittisafı mikdârınca Hakk'a vâsıl ola. Binâenaleyh o getirdiği kemâlâtı onlar için getirmiştir; tâ ki o kemâlâtı, onun sohbeti ve hizmeti sebebiyle kendilerine çeksinler ve Hz. Hakk'a vâsıl olsunlar ve onun kemâlâtını kendilerine çekmeleri, ayniyle Hakk'a vusûldür. Nitekim onu görmek, ayniyle Hakk'ı görmektir. Vaktâki Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine Cenâb-ı Hak hilâfetini ve niyâbetini giydirdi ve buyurdu ki: "Benim sûretim ile benim halkım tarafına git; seni görmek isteyen kimse, beni görmek ister; ve halkı benim tarafıma da'vet et!" Bâyezîd hazretleri bayıldı ve bî-hûş oldu. Ba'dehû nidâ geldi ki, "Benim habîbîmi tekrâr bana getiriniz ki, onun benim ayrılığıma sabrı ve tâkatı yoktur." Binâenaleyh Hz. Bâyezîd müstehleklerden olmuştur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Esrârü'l-Halvet risâlelerinde buyururlar ki و ان منهم المستهلك في ذلك المقام کابی عقال المغربی و غیره کابی یزید البسطامی و منهم المردود الى بداية و هو اكمل من المستهلك -Yani “Muhahhak bu makāmda onlardan ba'zıları Ebî İkāl Mağribî vesâire ve Ebî Yezîd-i Bistâmî gibi müstehlektir. Ve onlardan ba'zıları da bidâyete redd olunmuştur; ve o merdûd olanlar müstehlekten ekmeldir." İmdi anlaşıldı ki, kâmilin her nesi varsa, hep halk içindir.
Yine Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buna i'tirâzen şöyle buyururlar: “Şeyh Velî Muhammed (rahimehullâh) demiştir ki, “mağz”dan murâd kemâlât-ı bâtıniyyedir ilh...Bu takdirde "Sübhân” ve “pâkî”nin insana ıtlâkı lâzım gelir; bu ise müteeddiblerden baîddir. Maahâzâ onun takrîrinden kemâlât-ı bâtıneye de muhtaç olmaması lâzım gelir; bu ise galattır. Zîrâ kemâlât-ı bâtıneye had yoktur. Fenâdan sonra bakāya, nüzûlden sonra, her vakit izdiyâd-ı kemâle muhtâçdır ve zâtta istiğrâkından onun taayyünü vâki'de mürtefi' değildir, ancak şühûddan mürtefi'dir. Ve bu şühûdun kalkması, fenâdan sonra bakāda değildir. İmdi mâdemki o abddir, ibâdete muhtaçdır. Evet, o kendini tekmîl için mendûbâta muhtaç değildir. Nitekim III. cildde tavzîh olunacaktır; velâkin ferâiz[i îfâ] ve muharremâttan ve mekrûhâttan ictinâb zarûrîdir, bir vakit sâkıt olmaz. Ve kâmilin ibâdeti şükür için olur; yoksa halk için ve ittibâ' edenler için değildir."
Bu i'tirâzâta da şöyle cevab vermişlerdir: "Bahru'l-Ulûm hazretlerinin "Sübhân" ve "Kuddûs"ün insana ıtlâkı lâzım gelir buyurmasında ne bu'd vardır. Zîrâ insân-ı kâmil vaktâki ayn-ı Hak olmuştur ve sıfât-ı beşerîden fânî olmuştur; binâenaleyh elbette sıfât-ı Hak ile muttasıf olur. Evet, sıfat-ı vücûb bir mazharda zâhir olmaz; ve nitekim Mevlânâ Câmî (aleyhi'r-rahme) buyurmuşlardır: "..ve sû-i edeb bir vakit lâzım gelir ki, o insân-ı kâmil kendisini "Sübhân" ile kıla ve abdiyyet ile zâhir olmaya ve kendi fakr u ihtiyacına nazar etmiye ve ammâ eğer diğer bir şahıs o insân-ı kâmilin bakā-billâhına nazaran onu sıfât-ı Hak ile mevsûf kılarsa, sû'-i edeb değildir." Fakîr derim ki, beyt-i şerîfin ma'nâsı Hakk'a tevcîh olunursa bu tavzîhâta lüzûm kalmaz. Nitekim yukarıda yazıldı ve İsmâîl-i Ankaravî hazretleri dahi bu sûretle tevcîh buyurmuştur; ve insân-ı kâmile tevcîhi için de bir zarûret yoktur.
3182. Mevcud olan her şikâr ve her kerâmât, o şahın kulları içindir.
İnsân-ı kâmilden zâhir olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı ve hâvârık-ı âdât hep Hak Teâlâ'nın kullarını cânib-i Hakk'a celb içindir.
3183. Şahın tama'ı yoktur; bütün bu devleti halk için yaptı; saâdet o kimseye ki, anladı.
Hak Teâlâ ganiyy-i mutlaktır; âlemi halk buyurması, bir şeye tama'ından dolayı değildir; belki esmâsına ve sıfatına ve onların mezâhirine rahmet-i rahmâniyyesi olduğu için, onları ızhâr buyurdu ve bu rahmet sebebiyle onları ketm-i ademden, vücûd-ı izâfî âlemine çıkardı; ve ma'dûm clan şeyin mevcûd olması, onun hakkında rahmet ve devlettir. Ne mutlu o kimseye ki, bu hakikatı anlayıp kendisinin ve bilcümle avâlimin merhûm olduğunu bildi!
3184. O zât ki, devleti ve iki serâyı yarattı; mülk ve devletler O'nun ne işine yarar?
Devleti ve dünyayı ve âhireti yaratan Zât-ı Ecell ve A'lâ'nın emlâk-i dünyeviyye ve uhreviyye ve onların devlet ve saâdetleri ne işine yarar? Zât-ı ahadiyyesi kemâl-i istiğnâdadır.
3185. Sû'-i zandan hacil olmamanız için, Sübhan'ın huzurunda kalbi hıfz ediniz.
Hakk'a sû'-i zannın nevi'leri vardır; cümlesinin menşe'i cehl ve gaflettir. Bir nev'i, suver-i âlemi her vech ile Hakk'ın gayri görmektir; bu görüş insana enâniyyet ve varlık ve gurûr verir; ve bu tenzîh-i sırfdır. Ve bir nev'i dahi suver-i âlemi her vech ile zât-ı Hakk'ın "ayn”ı görmektir; bu da mertebe-i abdiyyetin ve şerâyi'in ibtâlini îcâb eder; ve bu teşbîh-i sırfdır. Bu iki görüşün zımnında Cebriyye ve Kaderiyye tâifelerinin i'tikādları gibi birçok kötü i'tikādlar mündemicdir. Binâenaleyh Hakk'ın huzurunda bu gibi sû'-i zanlardan kalbinizi muhafaza ediniz ve Kur'ân-ı Kerîm'in ta'lîmi vech ile Hakk'ı tenzîhde teşbih ve teşbîhde tenzîh ediniz.
3186. Zîra ki o, hâlis süt içindeki saç teli gibi sırrı ve fikri ve cüst ü cûyu görür.
Ya'nî kalbinizi huzûr-ı Hak'da muhafaza ediniz, çünkü فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَىٰ (Tâhâ, 20/7) ya'nî “Zîrâ O, sırrı ve ahfayı bilir ve إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (Al-i İmrân, 3/5) ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ'ya arzda ve semâda olan bir şey gizli değildir" âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulduğu üzere gizliyi ve düşünceyi ve bâtının taharrîsini bilir; zîrâ bu havâtır, hâlis süt gibi sâf olan rûh-ı insânîye ârız olan ve saç teline müşâbih olan şeylerdir.
3187. O kimse ki, nakışsız sade-sîne oldu, gaybın nakışlarına ayîne oldu.
Ya'nî havâtır-ı mezmûme ve mahmûdeden sâf olan kimsenin kalbi, bir âyîne gibi mücellâ olunca, ona âlem-i gaybın nakışları, ya'nî suver-i ilmiyye-i ilâhiyye aks eder ve o vakit mezâhirin isti'dâdâtına ve sırr-ı kadere muttali' olur.
3188. Bizim sırrımıza şübhesiz mûkın olur; zîrâ ki mü'min, mü'minin aynası olur.
Kalbi sâf olan velî, şübhesiz bizim sırrımıza kemâl-i yakîn ile muttali' olur. Çünkü الْمُؤْمِنُ مِرْآةُ الْمُؤْمِنِ [Mü'min mü'minin aynasıdır] hadîs-i şerîfi mûcibince, Mü'min mü'minin aynasıdır. Birinci "mü'min"den murâd Hak'dır; zîrâ “Mü'min” الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ (Haşr, 59/23) [O Melîk'dir, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere “esmâ-i hüs- nâ"dandır; ve ma'nâsı emn bahş edicidir. "Mü'min" olan Hak Teâlâ, kalbi sâf olan mü'minde, bu isim ile zâhir olduğu vakit, ona şeklerden emn bahş eder; ve onun esrârı, ber-vech-i yakîn ona mekşûf ve ma'lûm olur. Bundan anlaşı- lır ki, kalbi sâf olmayan bir mü'mine esrâr-ı ilâhiyye münkeşif olmaz.
3189. O bizim nakdimizi mihek üzerine vurduğu vakit, imdi yakîni şekden açık olarak bilir.
"Nakid"den murâd, havâssimiz vasıtasıyla kalbimize gelen vâridât-ı fik- riyye ve "mihek"den murâd, insân-ı kâmilin rûh-ı pâkidir. Ya'nî bizim vâri- dât-ı fikriyyemizi, insân-ı kâmil rûh-ı pâkinin mihekkine vurduğu vakit, on- lar şek dairesinde midir, yoksa yakîn mertebesinde midir; onları açıktan açı- ğa görür ve bilir.
3190. [3149] Mâdemki onun cânı nakidlerin mihekki olur, binâenaleyh nakdi ve kal- pı görür.
Insân-ı kâmilin mihek mesâbesinde olan cânı, nakid para mesâbesinde olan yakîn derecesindeki efkârı ve kalp para mesâbesinde olan şek ve zan de- recesindeki havâtırı görür; ve binâenaleyh karşısında olan şahsın vâridât-ı kalbiyyesinin kıymetini takdîr eder.
Gözleri onlar ile rûşen olmak için, pâdişâhların ârif sûfīleri
3191. Padişahların öyle âdeti var idi ki, bunu, eğer hâtırında ise, işitmiş olacaksın.
Yukarıda "Mü'min, mü'minin âyînesidir" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı geçmiş idi. Dünyâ ve âhiret devletinin hıfzı için selâtîn-i mâziyenin, sâfî olan sûfîleri âyîne makāmında karşılarına oturttuklarını beyânen Cenâb-ı Pîr bu kıssayı îrâd eylemişlerdir. Zîrâ mü'min-i hakîkî olan sûfîlerin kalbleri, Mü'min ism-i şerîfiyle tecellî buyuran Hakk'ın âyînesidir; ve Hakk'ın bu ism-i şerîfinin mazhar-ı tecellîsi olan sûfîlerin karşısında oturmak tahâret-i kulûba sebebdir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'de şöyle buyrulur: (Cild II, 3149 numaralı beyit.) Nazmen tercüme: "Oturmak isteyen nezd-i Huda'da Otursun o, huzûr-ı evliyâda."
3192. Onların sol yanlarında pehlivanlar dururlar; zîra ki kalb sol yanda bend-de olur.
Yine selâtîn-i mâziyenin, pehlivanları sol taraflarında oturtmaları âdetleri idi; çünkü kalb-i insânî sol tarafına bağlıdır ve pehlivanların kalb tarafında oturtmaları, onların kuvvet ve şecâatlerinin kulûb-ı selâtîne aks etmesi içindir. Nitekim birlikte taâm edenlerin iştihâları birbirine sirâyet eder.
3193. Defterdar ve ehl-i kalem sağ taraftadır; zîrâ ki ilim ve yazı ve sebt o el içindir.
"Müşrif" defterdâr ve "ehl-i kalem" kâtib demektir. Ya'nî eski pâdişahlar defterdârları ve kâtibleri sağ taraflarına oturturlar idi; çünkü ilmi kâğıt üzerine yazı ile tesbît etmek, sağ elin san'atıdır. İşte vaktiyle ta'yîn-i mevâzi'de böyle münasebetler gözetilir idi.
3194. Sûfilere muvâcehede mevzi' verirler; zîra cânın âyînesidirler ve âyîneden iyidirler.
3195. Gönül aynası nakş-ı bikri kabul etmek için, zikir ve fikirde sîneye saykaller vurmuştur.
"Nakş-ı bikr"den murâd, işitilmemiş ve görülmemiş olan maârif ve hakāik-ı ilâhiyyedir. Ya'nî gönül âyînesi işitilmemiş ve görülmemiş olan ulûm-ı ledünniyye nukūşunu kabûl etmek için, zikir ve fikr-i ilâhîde müstağrak olmak sûretiyle şîneye saykal vurup parlatmıştır. "Saykal" eskiden ma'deniyyâttan yapılan âyînelere cilâ vermek için müsta'mel âlettir. Mutlakā mücellâ olan şeylerdeki pası izâle edecek bir âlet ma'nâsında kullanılır; buna "mıskale" de derler. "Zikr ü fikr-i ilâhî" dahi kalbin saykalleridir; mâsivâ paslarını kalbden izâle eder.
3196. Her kim ki o, sulb-i fıtratdan güzel doğdu, aynayı onun önüne koymak lâzımdır.
"Sulb" lügatte, bel kemiğine derler; ve "fitrat" yaradılış ve işlerin bidayeti ma'nâsınadır. Burada "sulb-i fıtrat" ta'bîri ile asl-ı hilkat ma'nâsı murâd buyrulur; ve asl-ı hilkat ise, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye mertebesinden başlar. Ya'nî ilm-i ilâhîde ayn-ı sâbitesi saîd olarak doğan bir kimseyi, âyîne-i sâf olan insân-ı kâmilin karşısına koymak lâzımdır ki, böyle bir kimseye âlem-i fesâdda ârız olan mâsivâ pasları, onun telkîn edeceği zikir ve fikirler ile silinerek, kendi kalbinin safvetini o âyîne-i sâfda müşâhede etsin.
3197. Güzel yüz ayînenin âşıkı olur; cânın saykali de takve'l-kulûbdan geldi.
Ya'nî yüzü güzel olan kimse dâimâ âyîneye bakmak ister ve âyînenin âşıkıdır ve âyîne onun dostudur; ve çirkin olan kimsenin ayna düşmanıdır. Binâenaleyh sulb-i fıtratdan güzel olarak doğanlar, ayna mesâbesinde olan insân-ı kâmilin âşıkı olur ve cânların saykali de kalblerin tahâretinden ve kalblerin tahâreti şerîata riâyetten olur. Zîrâ havâss-i hamse, ahkâm-ı şer'iyye hudûdu dâiresinde kullanılırsa, kalb havâtır-ı mezmûmeden pâk ve kalb pâk olunca rûh da mücellâ olur.