İçeriğe atla

Yûsuf (a.s.)ın huzûruna misafir gelmesi ve Yûsuf (a.s.)ın tuhfe ve hediye taleb etmesi

29. bölüm / 54 · 611 kelime · ~4 dk okuma

3198. Afakdan merhametli bir dost geldi; Yûsuf-ı sıddîka misafir oldu.

3199. Ki çocukluk vaktinde aşina idiler; aşinalık yastığı üzerine dayanıcı idiler.

3200. Ona kardeşlerinin cevrini ve hasedini hatırlattı; dedi ki: O zincîr idi ve [3158] biz arslan.

Misafir Yûsuf (a.s.)a, kardeşlerinin kendisine karşı yaptıkları cevri ve hasedi hatırlattı. Hz. Yûsuf ona cevâben dedi ki: O cevir ve hased zincir gibi idi ve biz de bir arslan gibi idik.

3201. Arslana zincirden âr olmaz; ve bizim için kazâ-yı Hak'dan şikâyet yoktur.

İhvânın hasedi yüzünden başımıza gelen cevr, bir arslanın zincire bağlanması kabílinden bir kazâ-yı ilâhî idi. Arslanın zincire bağlanması, kendisinin şiddet-i kuvvetini i'lân olduğu için, ona âr değildir. Biz zümre-i enbiyânın kazâ-yı Hak'dan şikâyetimiz yoktur.

3202. Arslanın boynunda zincir var idi; bütün zincir yapanların üzerine bey oldu.

Vâkıâ benim boynuma esâret zincirini takıp köle diye sattılar; fakat bilâhare Mısır hükümetinde bey oldum ve bütün zincir yapan ustalar zîr-i idâremde kaldılar.

3203. Dedi: Zindandan ve kuyudan nasıl oldun? Dedi: Muhakda ve noksânda ay gibi!

"Muhâk" şuhûr-ı kameriyyede ayın nihâyetinde ayın görünmez bir hâle gelmesi ma'nâsınadır. Ya'nî misafir dedi ki: "Seni kardeşlerin kuyuya attılar ve seni Mısır'a köle diye sattıkları vakit, azîz-i Mısr'ın zevcesi olan Züleyhâ'nın iftirası yüzünden seni habse koydular. Sen kuyuda ve zindanda ne halde idin?" Hz. Yûsuf cevâben: “Muhâk hâlinde, nûru görünmez olan ay gibi oldum" buyurdu.

3204. Muhakda her ne kadar yeni ay iki kat olur; nihayette gök üzerinde bedir olmaz mı?

Muhâk hâlinde yeni ay hilâl olup beli bükülerek iki kat görünür; sonra git gide gökyüzünde bedir hâline gelmez mi? İşte ben de böyle oldum.

3205. Gerçi inci dânesini havanda döğdüler, gözün ve gönlün nûru oldu, yüksek görür.

İnci dânesini havanda döğüp gözlere sürme yaparlar ve ma'cûn terkibi yapıp yerler. Gözün nûrunu ziyâdeleştirir ve keskin görür ve ma'cûnu da kalbe kuvvet verir. Hz. Yûsuf kendisini inciye ve kuyu ve zindanı havana ve çektiği ezâ ve cefâyı döğülmeğe teşbîh buyururlar; ve netîcede isti'dâd-ı nübüvvet-penâhîlerinin ziyâde parladığına işaret ederler.

3206. Birçok buğdayı toprak altına attılar; sonra topraktan ona başaklar yaptılar.

Bu da Hz. Yûsuf'un hâline bir misâldir.

3207. Tekrar onu değirmenden döktüler; onun kıymeti ziyâde oldu, cân artırıcı ekmek oldu.

3208. Yine ekmeği diş altında ezdiler; akıl ve cân ve fehm-i akılân oldu.

3209. Yine o cân aşkın mahvı olduğu vakit, ekinden sonra zürra'ı i'câb eder geldi.

Bu beyt-i şerîflerde vücûdun nüzûl ve urûc-ı dâimîsine ve bir tarafdan da hilkatteki kāide-i tekâmüle işaret buyrulur. Nitekim buğday toprağa ekilir; neşv ü nemâ bulup başak mertebesine gelir; ve bir buğday, birçok buğday olur. Onlar değirmende öğütülüp un olur; sonra ekmek yapılır. Ondan sonra vücûd-ı beşere gıda olur. Ve gıdâ rûh-ı hayvânînin kuvveti olur ve havâssın kuvveti dahi rûh-i hayvânînin kuvveti derecesinde tezâyüd eder; dimâğın fa'âliyyeti çoğalır. Binâenaleyh o ekmek, istihâlât-ı dâimeden sonra, akıl ve idrâk derecelerine urûc eder; ve akıl ve idrâk kuvvetlenince, kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîyi müdrik olup, ona vusûl esbâbına tevessül eder ve binnetîce onun aşkında mahv olur. Ve hubûbâtın bu nüzül ve urûcu ekincileri taaccübe sevk eder. Beyt-i şerîfde sûre-i Feth'de vâki' كزرع اخرج شطأه فَآذَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوِي على سوقه يعجب الزراع (Feth, 48/29) [Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu zirâatçıların da hoşuna gider] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîri, yukarıda 1369 numaralı beytin şerhinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede misâlen zikr buyrulan yere ekilmiş buğdayın filizlenip sâkı üzerinde kalınlaşarak, birçok buğdayları hâvî başak hâline gelmesini tevsîan tefsîr ve buğdayın başak hâlinden sonra, mertebe-i insâniyyeye ve ondan sonra rûh ve aşk mertebelerine terakkîsini beyân buyururlar.

3210. Bu sözün nihayeti yoktur; rücû' et! Ta ki o iyi adam Yusuf ile ne [3169] yaptı?