Yûsuf (a.s.)ın misâfirden hediye taleb etmesi
30. bölüm / 54 · 1439 kelime · ~8 dk okuma
3211. Ona kıssayı söyledikten sonra dedi ki: Ey filân! Agah ol, bize hediye olarak ne getirdin?
3212. Dostların kapısına eli boş gelmek, değirmen tarafına buğdaysız gitmektir.
Bu beyt-i şerîfde تَهَادَوا تحابوا ya'ni “Hediyeleşin, sevişin” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Binâenaleyh dostların kapısına hediyeler ile gitmek, peygamberân hazarâtının sünnet-i seniyyeleridir.
3213. Hak Teâlâ haşirde halka der: Neşir günü için hediye hani?
“Haşir” toplanmak ve “neşir” dağılmak ma'nâsınadır; her ikisi de kıyâmet gününe işarettir. Zîrâ yevm-i kıyâmette suver-i âlemin kâffesi yed-i kudret-i ilâhiyyede cem' olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَالْأَرْضِ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَالسَّمَوَاتُ مطويات بيمينه (Zümer, 39/67) [Yeryüzü O'nun tasarrufundadır; gökler O'nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır] buyrulur. Ondan sonra neş'e-i uhrâya neşr olunur. “Hediye”den murâd, ma'rifet-i ilâhiyye ve a'mâl-i sâlihadır. Ya'nî Hak Teâlâ yevm-i kıyâmette halka der ki: “Neşir günü olan hayât-ı uhreviyye için ne getirdiniz?” Bu hâlin nazîri âlemde el-ân meşhûddur. Meselâ kış günü bütün ağaçların yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri ağaçların kendinde cem' olunmuştur. Neşir günü olan bahâr geldiği vakit, onlara ne getirdiniz? diye hitâb vâki' olur. Hepsi isti'dâdlarında olan şeyleri ızhâr edeler. Ni- tekim âyet-i kerîmede bu hâle işareten buyrulur: فَسَقْنَاهُ إِلَى بَلَدَ مَيِّتَ فَأَحْيِينَا به الأَرْضَ بعد موتها كذلك النشور (Fâtır, 35/9) Ya'nî "Biz bulutları beled-i meyyite sevk ettik, onunla ölümünden sonra arzı dirilttik; işte nüşür böyledir."
3214. Siz bana azıksız ve münferid olduğunuz halde geliniz; hem o üslûb ile ki, sizi öylece halk eyledik.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i En'am'da vaki وَ لَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَي كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّة (En'âm, 6/94) ya'nî "Siz muhakkak, sizi ilk defa halk ettiğimiz gibi, bize münferid olarak geldiniz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî Hak Teâlâ, ey kullarım sizi evvelki def'a da ana rahminde yalın ayak, başı kabak ve çırıl çıplak olarak münferid bir hâlde yarattığım gibi; öldüğünüz vakit dahi öylece çırçıplak ve münferid olarak geldiniz, buyurur.
3215. Agah olun! Tevessül için kıyamet gününe bir armağan ne getirdiniz?
"Dest-âvîz" elin asılacağı şey demektir; tevessül olunacak şey ma'nâsınadır. Ve kıyâmette insanın tevessül edeceği şey, ancak a'mâl-i sâlihasıdır. Nitekim âyet-i kerîmede كُلِّ نَفْسٍ بمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Müddessir, 74/38) ya'nî "Her bir nefis kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Yevm-i kıyâmet, muhâsebe günüdür ve ekdiğini biçme zamânıdır.
3216. Ya size rücû' ümîdi olmadı mı? Bugünün va'di size bâtıl mı göründü?
Sizde hayât-ı dünyeviyyeden hayât-ı uhreviyyeye rücû' etmek ümîdi yok mu idi? Sizlere peygamberler ve kitablar gönderdim; ahvâl-i âhireti haber verdim. Bugünün va'di size bâtıl mı göründü? Bu beyt-i şerifde أَفَحَسبتم أنما خَلَقْنَاكُم عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (Mü'minun, 23/115) ya'nî "Biz sizi abes olarak halk ettiğimizi mi ve bize rücû' etmiyeceğinizi mi zannettiniz?" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
3217. Onun misafirliğini eşeklikten münkir isen, imdi matbahtan toprak ve kül götürürsün.
Sen bu âlemden âlem-i âhirete, Hakk'ın huzûruna misafirliğe gidersin. Ve misafirin bir münasib hediye götürmesi lâzımdır. Eğer sen, hamâkat sebebi ile O'nun misafirliğini münkir isen, O'nun huzûruna lâyık olmayan a'mâl-i seyyie ile gidersin. "Hâk ve hâkister" a'mâl-i seyyieden kinâyedir. Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimizin lisânından vâki'dir.
3218. Ve eğer münkir değil isen, o dostun kapısına böyle boş el, nasıl ayak basarsın?
3219. Uykudan ve yemeden biraz tasarruf et; O'nun mülakātı için hediye götür.
3220. Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfâr edenlerden ol!
[3179] Bu beyt-i şerîf sûre-i Zâriyât'da vâki `إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَ عُيُونٍ آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ` `أَنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَ بِالْأَسْحَارِهِمْ يَسْتَغْفِرُونَ` (Zâriyât, 51/15-18) ya'nî “Muhakkak muttakiler Rablerinin verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınarlardadır; zîrâ onlar bundan evvel muhsinîn idiler; geceden biraz uyurlar idi ve seherlerde onlar istiğfâr ederler idi” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Abdürrezzāk Kāşânî Tefsîri'nde şöyle buyurur: "Taallukāt-ı tabiiyyeden ve nefs-i hayvâniyye sıfatından tecerrüd eden kimseler, tecelliyât-ı sıfatın nûrlarından Rablerinin verdiği şeyleri alarak, sıfât cennetleri ve onların ulûmu içindedirler. Onlar, tecelliyât-ı sıfât makāmına vusûlden evvel, ibâdât ve muâmelât ve ihsân makāmındadırlar; ve ihsân `ان تعبد الله كانك تراه فان لم تكن تراه فانه يراك` ya'nî “Senin O'nu görür gibi ibâdet etmendir; ve eğer sen O'nu görür gibi olmazsan, O seni görür gibi ibâdet etmendir”; ve onlar sülükden gaflet veren zulmet-i nefs hicabından az şey içinde idiler. Tecelliyât nûrlarının tulû'u ve sıfât-ı nefs zulmetlerinin ingışâsı vaktinde, sıfât-ı nefsi örten nûrları taleb ederler idi."
3221. Cenîn gibi biraz hareket et, tâ ki sana nûr görücü havâs bağışlasınlar.
Ana rahmindeki çocuk gibi biraz kımılda; çocuğun bu hareketi üzerine kendisine havâs bağışlandığı gibi, sen de meşîme-i zulmet-i dünyâda tâat-ı Hak yolunda hareket et! Bu hareketin üzerine havâssine nûr-ı ilâhîyi idrak edebilecek kuvvet ihsân etsinler.
3222. Ve rahim gibi olan bir cihandan hârice gidesin; zemînden geniş olan arsada olursun.
Dünyâ âlemi kesâfet-i unsuriyyeden mütehassıl olduğundan, ana rahmi gibi dar ve karanlıktır. Vaktâki mevt-i ihtiyârî ile veyâ mevt-i ıztırârî ile bu âlem-i mülkün hâricine çıkarsın, ondan sonra bu zemînden gâyet geniş bir sâha ve âlem olan melekût âlemine gidersin; ve orada, bu âlem-i kesâfetin kāidelerine ve âdetlerine uymayan şeyler görürsün.
3223. Allah'ın arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, enbiyanın gitmiş oldukları bir arsa bil!
Bu bizim zikr ettiğimiz arsa, "Allah'ın arzı geniştir" dedikleri bir arsa ve sâhadır ki, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) mi'râclarında bu arsaya gitmişlerdir. Nitekim وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (En'âm, 6/75) [Böylece biz İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk] âyet-i kerîmesinde bu arsaya işâret buyrulur. Ve kezâ (S.a.v.) Efendimiz hakkında da سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا (İsrâ, 17/1) [Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehdir] âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyrulmuştur.
3224. Geniş arsadan gönül dar olma; ten nahlinin dalı orada kurumaz.
Ya'nî o âlem-i melekûtda gönüle darlık ve sıkıntı ârız olmaz. Melekûtî olan ten nahlinin dalı ve a'zâsı o âlem-i melekûtda kurumaz, dâimâ ter ü tâze olur. Zîrâ âlem-i melekûtun sûretleri besâitdendir; bu âlem-i unsurînin sûretleri gibi mürekkebâtdan değildir. Orada bu vücûd-ı unsurîde vâki' olan hastalık ve ihtiyârlık gibi âsâr-ı inkırâz bulunmaz. Nitekim Reşehât-ı Ay-nu'l-Hayât'da mezkûrdur ki: Bir zât, kümmel-i Nakşiyye'den Razıyyüddîn Abdülgafür hazretlerini vefâtından sonra âlem-i ma'nâda görüp "O âlemde aşk ve âşıklık var mıdır?" diye sorar. AbdülGafûr hazretleri de cevâben "Ne söylersin? Asıl aşk ve âşıklık bu âlemdedir; zîrâ bu âlemin sûretleri besâitdendir; onlara aslâ fesâd târî olmaz ve aşk bir karâr üzere bulunur" buyurdular.
3225. Şimdiki halde sen havassini hamilsin; yorgun ve aciz ve ser-nigun olursun.
Sen el-ân hayât-ı dünyeviyyede havâssini yüklenmişsin ve havâssin seni yorgun ve âciz ve düşkün bir hale getirmiştir. Ya'nî söylemen, dinlemen, düşünmen, bakman ve yemen ve içmen hep senin vücûd-ı unsurîne yorgunluklar getirir. Binâenaleyh gece olunca uyku hâli içinde düşüp kalırsın.
3226. Vaktāki uyku zamanında mahmulsun, hamil değilsin; acizlik gitti ve meşakkatsiz ve harâretsiz oldun.
3227. Evliyâ halinin mahmul olması önünde, uyku hâlini sen bir çâşni bil!
Evliyâ-yı izâm hazarâtının hâlini anlamak istersen, kendinin uyku hâlini, onların hâlinden bir çeşni bil!
3228. Ey inadçı, evliyâ ashâb-ı Kehf'dirler; kıyamda ve tekallübde onlar uykudadırlar.
Sûre-i Kehf de vaki وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ (Kehf, 18/18) ya'nî “Sen onları uyanık zannedersin, halbuki onlar uykudadırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'nî, ey evliyânın hâl ve şânını inkârda inâd eden kimseler; evliyânın hâli, ashâb-ı Kehf'in hallerinin aynıdır. Uykuda olanların harekât ve sekenâtı, idrâklerini isti'mâl ve irâdelerini sarf sûretiyle olmadığı gibi, onların da kıyâmları ve sağa ve sola hareketleri kendi irâdeleriyle değildir. Onlar da uykudadırlar.
3229. Hak Teâlâ onları habersiz oldukları halde sağ yanına, sol yanına, tekellüfsüz fillere çeker.
Ya'nî insân-ı kâmil mahviyyet içinde ahkâm-ı şer'iyyede ve ekl ve şürb gibi cismin levâzımına aid meşâgilde Hak cânibinden hifz olunur. Bu beyt-i şerîfde dahi, yukarıdaki âyet-i kerîmenin maba'di olan و نقلبهم ذات اليمين و ذات الشمال (Kehf, 18/18) [Biz onları sağ ve sol taraflarına çeviririz] âyet-i kerîme-sine işâret buyrulur.
3230. O sağ yan nedir? Güzel fiildir; o sol yan nedir? Tenin şugulleridir. [3189]
Ya'nî "zâtü'l-yemîn" den murâd, meşâgil-i rûhiyyeden ibaret olan a'mâl-i hasenedir ve "zâtü'ş-şimâl”den murâd dahi, ekl ve şürb ve nikâh vesâire gibi cismin meşâgilidir.
3231. Bu her iki fiil enbiyadan sâdır olur; onlar bu her ikiden sadâ gibi habersizdir.
Rûha ve cisme âid olan bu her iki türlü fiil, enbiyâdan ve onların vârisle-ri olan evliyâdan sâdır olur. Onlar ise bu iki nevi' fiilden, dağlardan çıkan aks-i sadâdan dağlar nasıl bî-haber bulunurlar ise, öylece habersiz olurlar. Zî-râ irâdelerini Hakk'ın irâdesinde mahv etmişlerdir. Bu bir hâldir ki, tatmayan bilmez.
3232. Eğer sana hayır ve şer olan sadayı işittirir ise, dağın zâtı her ikisinden habersiz olur.
Meselâ bir kimse dağa karşı iyi ve fenâ sözleri bağırarak söylese, dağ bu sözleri ona aynen işittirir; fakat dağın kendisi, bu sözlerden ve onların ma'nâlarından bî-haberdir. Binâenaleyh kâmilin vücûdu dağ gibidir ve onun nâdîsi Hak'dır. Ondan sudûr eden hâl ve kalden onun haberi ve irâ-desi olmaz. Böyle olunca kâmilin kavl ü fiiline i'tirâz, Hakk'a i'tirâz olaca-ğı için, ondan tevakkî lâzımdır. Kâmilleri kendi hallerine kıyâs eden nâkıs-lar aldanırlar.