İçeriğe atla

Misafirin Yûsuf (a.s.)a "Hediye olarak sana âyîne getirdim; tâ ki her ne zaman ona bakar isen, kendinin güzel yüzünü göresin ve beni hatırlayasın" demesi

31. bölüm / 54 · 2009 kelime · ~11 dk okuma

3233. Yusuf (a.s.) dedi: Agah ol, hediye getir. O bu talebe karşı utanmaktan figān etti.

Yûsuf (a.s.) misâfire hitâben dedi ki: "Hediye getirmek âdettir; ne hediye getirdin?" Misafir de bu talebe karşı utanıp içinden ıztırâba düştü.

3234. Dedi ki: Ben senin için o kadar hediye aradım; lâyık olan bir hediye nazara gelmedi.

Ya'nî senin için o kadar münasib bir hediye aradığım halde, bulamadım.

3235. Bir habbeyi kân tarafına nasıl götüreyim; bir katrayı ummân tarafına nasıl götüreyim?

"Bulacağım hediye her ne olursa olsun, sana karşı bir altın habbesinin altın menba'ı tarafına ve bir katre suyun da Ummân Denizi cânibine götürülmesi kabilinden idi."

3236. Dil ve cânı senin huzuruna getirsem, kimyonu Kirman'a götürürüm.

Ya'nî “Senin huzûruna gönlümü ve cânımı takdîm etsem, kıymetsiz şeyleri takdîm etmiş olurum. Kirmân vilâyetinde pek mebzûl olan kimyonu, Kirmân vilâyetine götürmüş gibi olurum."

3237. Nazîri olmayan senin hüsnünden başka, bu anbarda olmayan bir tohum yoktur.

Ya'nî "Senin indinde nazîr ve misli olmayan hüsnün bulunduğu gibi, ondan başkaca da eşyâ cinsinden getireceğim hediyelerin hepsi de mebzûldür; binâenaleyh nazarımda senin huzûruna münasib olan bir hediye kalmamıştır."

3238. Onu lâyık gördüm ki, senin huzuruna, bir sînenin nûru gibi olan bir ayîneyi getireyim.

Bu sûret Ankaravî hazretlerinin verdiği ma'nâdır. “Çü nûr-ı sîneî" de olan "çü" edât-ı teşbîíh olduğuna göre, ma'nâ böyle olur. Fakat ta'lîl için olmak ihtimâli de vardır. Bu sûrette tercüme şöyle olur: "Sen sînenin nûru olduğu için, senin huzûruna bir ayna getirmeyi lâyık gördüm." Ya'nî senin vechin, nûr-ı kalb gibi parlaktır; bunun için sana ayna getirdim, demek olur.

3239. Ta ki kendinin güzel yüzünü onda göresin; ey sen ki semânın şem'i olan güneş gibisin.

3240. Ey nûrânî, kendi yüzünü gördüğün vakit, beni hatırlaman için sana ay-[3199] na getirdim.

3241. Aynayı o koltuğundan çıkardı; ayna güzelin mahall-i iştigali olur.

Misafir hediye olarak getirdiği aynayı koltuğunun altından çıkarıp, Yûsuf (a.s.) a takdîm etti. Zîrâ güzeller dâimâ aynaya nâzırdır ve ayna onların dâimâ temâşâ mahallidir. Bu beyt-i şerîfde, vücûd-ı mümkinât aynalarında Hak Teâlâ hazretlerinin cemâlini dâimâ müşâhede buyurduğuna işâret buyrulur. Nitekim Hâce Muhammed Pârsa hazretleri Risale-i Kudsiyye'lerinin ibtidâsında دليل وجود او وجود اوست و شهود او شهود اوست ya'ni O'nun vücudunun delîli yine kendi vücûdudur; ve O'nun şühûdu, ancak kendisinin şühûdudur" buyurur- lar. Zîrâ her vücûddan zâhir olan varlık, Hakk'ın vücûdudur ve her gözden vâki' olan müşâhede, ancak Hakk'ın müşâhedesidir.

3242. Varlığın aynası ne olur? Yokluk. Eğer ahmak değil isen, yokluk götür!

Ya'nî eşyâ zıddı ile inkişaf ettiği için, varlığın mukābili de yokluktur. Hakîkî varlık, ancak Hakk'ın varlığıdır; binâenaleyh Hakk'ın varlığı zahir olmak için, vücûd-ı hakîkînin izafatından olan kendi vücûd-ı mevhûmunu nazarından kaldır ve huzûr-ı Hakk'a yokluk götür. Sen kendi varlığını kaldırınca, karşına Hakk'ın varlığı dikilir.

3243. Varlık, yoklukta görünebilir; mal sahibleri fakîr üzerine cûd götürürler.

Ma'dûmâttan ibaret olan vücûd-ı mümkinâtın ânen-fe-ânen helâk olması, bize Hakk'ın varlığını gösterir ve bu yokluk, varlığın aynası olur. Nitekim hep zengin olup hiçbir fakîr bulunmasa, cûd ve sehânın ve fakr u gınânın ma'nâları anlaşılmaz idi. Binâenaleyh fakr gınânın ve gınâ da fakrın aynası olur.

3244. Muhakkak ekmeğin sâfî aynası açtır; kav dahi çakmağın aynasıdır.

Ekmeğin hâssıyyeti ve te'sîri, karnı aç olan kimsede zahir olur; ve çakmağın eseri de kavda ve fitilde görünür. Aç olmasa, ekmeğin ve kav olmasa çakmağın kıymeti kalmaz.

3245. Her yerde hâsıl olan yokluk ve noksan, bütün sıfatların güzelliğinin aynasıdır.

Meselâ hânesi olmayıp yaptırmak isteyen kimse, mi'mârın san'atına muhtâç olur ve bu yokluk mi'mârın san'atının güzelliğinin aynası olur. Nitekim âtîdeki beyitlerde Cenâb-ı Pîr efendimiz misâller ile bu ma'nâyı tavzîh buyururlar.

3246. Elbise sağlam ve dikilmiş olduğu vakit, nasıl terzinin san'atının mazharı olur?

3247. Cüzû' yontulmamış olmalıdır ki, dülger asıl, veyâ fer' yapsın.

Ağaç kütükleri yontulmamış olmalıdır ki, dülger onlardan temel direği veyâ döşeme ve kaplama tahtaları yapsın ve san'atını göstersin.

3248. Kırık bağlayıcı efendi, kırılmış ayak olan yere gider.

3249. Hasta ve zayıf olmadığı vakit, tıb san'atının cemâli ne vakit aşikâr olur?

3250. Bakırların enzâr-ı nâsda horluğu ve aşağılığı olmasa idi, ne vakit kimya görünürdü?

Bakır halk nazarında mübtezel ve kıymetsiz bir ma'den olup, ehl-i kimyâ indinde ma'lûm olan iksîr vâsıtasıyla altına kalb olunduğu için, “san'at-ı kimya" zâhir olmuştur.

3251. Noksanlar vasf-ı kemâlin aynasıdır; ve o hakāret izz ü celâlin aynasıdır.

Ne kadar noksanlar varsa, yukarıda gösterildiği vech ile hepsi zuhûr-ı kemâl için bir aynadır; ve mahlûkātın hakāret ve zilleti ise Hakk'ın izzet ve celâlinin aynasıdır.

3252. Zîrâ ki muhakkak zıddı, zıd peydâ eder; zîrâ ki bal, sirke ile zâhirdir.

Ya'nî bir şeyin vücûdu onun zıddı ile bilinir. Meselâ aydınlığın vücudu, karanlık ile ve tatlı, ekşi ile ve soğuk, sıcak ile bilinir. Sâir zıdlar da böyledir. Onun için الاشياء تنكشف باضدادها ya'nî “Eşyâ zıddıyla inkişaf eder" denilmiştir.

3253. Her kim ki, kendi noksanını gördü ve anladı, kendinin istikmâlinde on at ile koştu.

"Deh esbe tâhten" yedinde on at olduğu halde koşmak ma'nâsınadır ki, kemâl-i sür'atten kinâye olur. Nitekim vaktiyle hükümet tarafından çıkarılan posta tatarları, gidecekleri mahallere sür'atle vusûl için, gece ve gündüz atların koşturarak giderler ve bindikleri hayvan çatlarsa, yanlarındaki yedek hayvanlarına binerler idi. Eğer yedek hayvan bir ise "Yek esbe", iki ise "dü esbe" ve on ise "deh esbe" derler. Ya'nî kendinin noksânını görüp anlayan kimse, kendinde kemâl husûlü için son derece sür'atle sa'y etti; zîrâ noksânını gören kimse sâhib-i irfandır ve o irfân onu tahsil-i kemâle sevk eder.

3254. Kendinin kemâlini zanneden kimse, o sebebden Zü'l-Celâl tarafına uçmaz.

Kendinin ehl-i kemâlden olduğunu zan ve tevehhüm eden kimse; bu zannı sebebinden Zü'l-Celâl olan Hak tarafına uçup gidemez.

3255. Ey nâz sahibi, senin canında kemâl vehminden beter bir illet yoktur.

Ey kendini beğenip kibr eden ve nazlanan kimse; senin bâtınında merkûz olan kemâl vehminden berbâd bir hastalık yoktur. Çünkü sen kendinde kemâl gördükçe, aslâ kendi noksânına vakıf olamazsın.

3256. Bu mu'ciblik senden dışarıya gidinceye kadar, gönlünden ve gözünden çok kan gider.

Bu kendini beğenmek duygusu, senin içinden çıkıncaya kadar, kalbin çok ezilir ve sıkıntılar çeker ve gözlerin kanlı yaşlar döker. Ya'nî bu duygu senden kolay kolay mündefi' olmaz. Nitekim bir bahs-i ilmîde hakikatı teslîm etmek, ashâb-ı ilimden pek çok kimselerin nefislerine ağır gelir.

3257. İblîsin illeti "Ene hayrun" [Ben hayırlıyım] olmuştur; ve bu maraz her mahlûkun nefsinde vardır.

İblîs'in huzûr-ı ilâhîden koğulmasına sebeb olan hastalık "Ben Adem'den hayırlıyım" demesi ve da'vâ-yı kemâlde bulunması olmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede قَالَ أَنَا خَيْرٌ منْهُ خَلَقْتنى من نار وَ خَلَقْتَهُ من طين (A'raf, 7/12) ya'nî "İblîs dedi, ben ondan hayırlıyım; beni ateşten ve onu topraktan yarattın, dedi" buyrulur. Ve bu "Ben ondan hayırlıyım" demek marazı, her mahlûkun nefsinde vardır. Kiminde zâhirdir ve kiminde hafidir ve kiminde ahfâdır.

3258. Gerçi o kendisini çok şikeste görür; ab-ı sâfî ve ırmak altında gübre bil!

Vâkıâ o nefsinde kemâl tevehhüm eden kimse, kendisini halka karşı çok kırık ve mütevâzi' görür; fakat onun hâli, dibinde gübre tortusu bulunan ve üstünde berrâk su akan bir ırmağa benzer. Zâhiren latîf görünen onun tevâzu'u altında, berbâd bir enâniyet mahfidir.

3259. İmtihanda seni karıştırdığı vakit, su derhal gübre renkli olur.

Ey kendini mütevâzi' gören kimse, herhangi bir sûretle imtihân için Hak Teâlâ hazretleri kullarından birisini senin üzerine musallat edip, o kimse kavlî veyâ fiilî ile seni karıştırdığı vakit, sâfî ve berrâk su gibi olan tevâzu'un, gübre gibi olan enâniyet rengine boyanıverir.

3260. Ey delikanlı, ırmak sana sâfî görünürse de ırmağın dibinde gübre var- [3219] dır.

Ey genç sâlik, senin kırıklığın ve boyun bükmen, sana bir ırmağın suyu gibi sâfî ve berrâk görünürse de, onun tahtında enâniyyet-i mevhûme gübresi vardır.

3261. Fatîn olan yol bilici pîr, nefs-i kül bağlarına ırmak kazıcıdır.

Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı "kül" kelimesi Arabî olduğuna göre verilmiştir. Bu ma'nâya göre "pîr"den murâd, makām-ı kutbiyyette bulunan zâta işâret olunur. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine vâki' olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin maksemi, bu zât-ı şerîfin kalbidir; ve füyûzât-ı ilâhiyye, ehl-i âleme onun kalb-i şerîfinden tevzî' olunur. "Nefs-i kül"den murâd, vücûd-ı izâfî âleminin hey'et-i mecmûasıdır. "Nefs-i kül bağları"ndan murâd, efrâd-ı beşerdir. "Irmak kazmak"dan murâd, efrâd-ı beşerin kalblerindeki gübrelerin tathîridir. "Gil" kelimesi Fârisî olduğuna göre, beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: "Fatîn olan yol bilici pîr, çamur olan nefsin bağlarına ırmak kazıcıdır." Bu sûretde "pîr"den murâd, bakā-billâh mertebesine kāim ve irşâda meʼzûn bulunan bilcümle evliyâ-yı izâmdır. "Nefs-i Gil"den murâd, topraktan mahlûk olan efrâd-ı beşerdir; ve "bağ"dan murâd onların kalbleridir. "Irmak kazmak"tan murâd, kalbdeki neces-i enâniyetin tathîridir. Hind nüshalarında "nefs ü ten" ve "nefs ü gil" vâki' olup, bu ikinci ma'nâ verilmiştir; ve bu ma'nâ, vâkıa mutâbık olmak îcâb eder. Çünkü âlemde kutbu'l-aktâb, her zamanda zât-ı vâhidden ibaret olduğu halde, irşâda me'zûn olan evliyâ-yı Hak çoktur ve onların cümlesi tathîr-i kulûba me'mûrdur. İsmâîl-i Ankaravî hazretleri dahi kendi şerhlerinde bu iki nüsha üzerine ma'nâ vermiştir.

3262. Kendi ırmağını ne vakit temizleyip kişinin ilmi, ilm-i Hudâ'dan nâfi' oldu?

Ya'nî bir kimse kendi kalbini, kendi kendine tathîr edip havâssından kalbine lâyih olan ulûmu, ilm-i Hakk'a tahvîl etmek sûretiyle menfaat hâsıl edebilir mi? O kimsenin havâss-ı hamsesi yolundan kalbine lâyih olan bilgileri, bi'l-irşad ilm-i Hakk'a tebdîl sûretiyle kalbini temizliyecek bir mürşid-i kâmil lâzımdır.

3263. Kılıç kendi sapını ne vakit yontar; git bu yarayı bir cerraha tevdî' et!

Meselâ kılıç kendi sapını i'mâl edebilir mi? Ona bir usta lâzımdır; ve kezâ kişi kendi yarasını tedâvî etmek pek zordur. Onu bir cerrâh tedâvî etmek îcâb eder. Binâenaleyh ey sâlik, git kalbindeki alâkāt-ı nefsâniyye yarasını tedâvî için, onu cerrâh mesâbesinde olan bir mürşid-i kâmile tevdî' et!

3264. Kişi kendi yarasının çirkinliğini görmemek için, her yaranın başı üzerine sinekler toplandı.

3265. O sinek, düşüncelerin ve o malındır; yaran o ahvalinin zulmetidir.

Ya'nî muhîtinden havâssin vâsıtasıyla kalbine bin türlü düşünceler gelir; ve mâl ve mülküne alâkāt ve muhabbet duyguları toplanır. Bunların hepsi senin ruhunun nûrâniyyeti önünde birer zulmet peydâ eder. Binâenaleyh ahvâlin nefsânî ve zulmânî olur. Kalbinde toplanan bu efkâr ve alâkāt, sinekler gibi senin kalbinde yer tutan benlik yarası üzerine konarlar.

3266. Eğer pîr, senin o yaran üzerine merhem koyarsa, derd ve figān o zaman sakin olur.

3267. Hatta zanneder ki sıhhat bulmuştur; merhemin pertevi onun üzerine parlamıştır.

Ya'nî sâlik, mürşid-i kâmilin tasarruf-ı ma'nevîsi ile hâlinde salah olduğunu görünce, kendisinin emrâz-ı ma'neviyyeden kurtulduğunu ve kemâle geldiğini zanneder. Halbuki onun bu zannı hatâdır; zîrâ bu salâh, mürşidin merhem-i ma'nevîsinin te'sîridir. Eğer mürşid onu bırakıverse, yarası yine azmağa başlar. Bu akabe, sâlikler için pek tehlikeli bir akabedir; zîrâ kendisinin makām-ı irşâda geldiğini zanneden sâliklerden merdûd olanlar çoktur. Ve bunlara "sâlik-i ebter" derler; çünkü kendilerinde illet-i enâniyyet bâkî olduğu halde, irşâda kıyâm ederler ve bunlara aldanan kimseler de acınacak bir halde bulunurlar.

3268. Ey arkası yaralı, kendine gel; merhemden baş çekme ve onu pertevden bil; kendi aslından bilme!

Ey emrâz-ı ma'neviyye ile ma'lûl olan kimse, mürşidin tasarrufuna ihtiyacım kalmadı deyip ona karşı serkeş olma; ve o kalbinde hâsıl olan salâhı ve vâridât-ı ma'neviyyeyi, ancak onun teveccühünden ve tasarruf-ı ma'nevîsinden bil, kendi aslından bilme! Gerek Ankaravî'de ve gerek diğer Hind şârihlerinde, bu mürted olan vahiy kâtibinin Abdullah b. Sa'd ibn Ebî Serh olduğu zikr olunur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde bunun Müseylemetü'l-Kezzâb olduğu beyân olunmakta ise de, merkūmun vahiy kâtibi olduğu sâbit değildir. Huzûr-ı Risâlet-penâhîde ancak bir def'a bulunabilmiş ve eğer kendilerinden sonra riyâseti bana verirse tâbi' olurum demiş idi. Binâenaleyh Abdullah ibn Sa'd ibn Ebî Serh'in kâtib-i vahy olup irtidâd etmesi sahih ve sâbittir. Vâk'anın hulâsası budur: Sûre-i Mü'min nâzil oldu. (S.a.v.) Efendimiz okur ve kâtib-i vahy olan Abdullah dahi yazar idi. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ (Mü'min, 23/12-14) [Andolsun biz insanı çamurdan bir sülâleden yarattık; sonra onu emîn ve sağlam bir karargâhda nutfe hâline getirdik; sonra nutfeyi bir kan pıhtısı hâline soktuk; müteâkıben kan pıhtısını, bir lokmacık et yaptık; ve bir lokmacık eti, kemiklere çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir mahlûk olarak teşekkül ettirdik.] Âyet-i kerîmesini yazdığı vakit, hilkat-i beşerin etvârına taaccüb edip, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kırâatinden evvel فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ (Mü'min, 23/14) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir] dedi. Nebiyy-i zîşân Efendimiz dahi "Evet böyle yaz!" buyurdular. Abdullâh "Eğer Muhammed kendisine vahy olunan peygamber ise, ben de bana vahy olunan peygamberim" deyip irtidâd etti ve Mekke'ye gitti. Hz. Pîr Efendimiz, mürîdin kalbine vâki' olan sünûhâtın, mürşidinin aks-i pertevi olduğunu îzâh için bu kıssayı beyân buyurmuşlardır.