Vahyin pertevi onun üzerine vurması, o âyeti Peygamber (a.s.v.)dan evvel okuması sebebiyle, kâtib-i vahyin mürted olması ve "İmdi ben de mahall-i vahyim!" demesi
32. bölüm / 54 · 4706 kelime · ~24 dk okuma
3269. Osman'dan evvel bir yazıcı var idi ki, o vahiy yazmakta azîm cidd gösterirdi.
Osman Zi'n-nûreyn (r.a.) hazretlerinden evvel, vahy-i ilâhîyi istinsâh eden kâtib vardı ki, o kâtib vahyin istinsâhı emrinde büyük bir gayret gösterirdi.
3270. Vaktaki Peygamber vahiyden ta'lîm buyurdu, o, onu hemen kâğıt üzerine yazdı.
3271. O vahyin pertevi onun üzerine parlar idi; o kendi bâtınında, hikmet bulur idi.
3272. Peygamber o hikmetin “ayn"ını buyururdu; o bü'l-fuzûl, bu kadardan gümrah oldu.
"Bü'l-fuzûl" her şeyde haddi tecavüz eden kimsedir. "Güm-râh" doğru yoldan çıkan demekdir. Ya'nî Resûl-i Ekrem Efendimiz, vahiy pertevinin kalbine aks etmesinden dolayı, o kâtibin kendi bâtınında bulduğu hikmeti söyleyince, vahiy kâtibi bu hikmeti kendi isti'dâdından bildi; ve bu kadar bir nûra tahammül edemeyip, yolunu şaşırıp zulmet-i irtidâda düştü.
3273. Dedi ki: O şeyi ki, müstenîr olan Resûl söylüyor, o hakikat muhakkak benim zamîrimde vardır.
Kâtib-i vahy kendi bâtınına mün'akis olan vahyin pertevini görünce dedi ki: Cânib-i Hak'dan nûr-i vahyin talibi olan Peygamber'in söylediği hakikat, muhakkak benim de bâtınımda vardır.
3274. Onun düşüncesinin pertevi Resûl'e vurdu; Hakk'ın kahrını onun canı üzerine nüzûl getirdi.
Kâtib-i vahyin bu fenâ düşüncesinin eseri, (S.a.v.) Efendimiz'in kalb-i şerîflerine aks etti; bu akis, Hakk'ın kahrını kâtibin canı üzerine indirdi.
3275. Hem katiblikten, hem dinden çıktı; kin sebebiyle Mustafa'ya ve dînine düşman oldu.
3276. Mustafa buyurdu ki: Ey inadçı kâfir! Eğer nûr senden idiyse, niçin kara oldun?
3277. Eğer sen yenbû'-i ilâhî ola idin, böyle kara suyu açmazdın.
"Yenbû'" büyük pınar demektir. "Kara su"dan murâd, zulmet-i küfür ve inkârdır. Ya'nî eğer senin kalbin, içinde nûr-i vahy-i ilâhî fışkıran büyük bir pınar olaydı, o kalbindeki küfür ve inkâr zulmetini açıp ızhâr etmezdin.
3278. Bunun ve onun önünde nâmûs kırılmamak için bu, onun ağzını bağladı.
Şunun bunun önünde nâmûs-ı mevhûmu kırılmamak, ya'nî kendisi için, "Bu adam mesleksiz ve dâimâ mütelevvindir" dedirtmemek için, bu nâmûs-ı mevhûm, yaptığı hatâ-yı azîmden rücû'dan ve tövbe ve istiğfârdan ağzını bağladı.
3279. Bu sebebden de içi yandı; tövbe etmeğe kādir olmadı; bu acibdir.
Hind şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm hazretleri kendi şerhinde buyururlar ki : "Eğer o kâtib Müseylemetü'l-Kezzâb ise emr-i zâhirdir ve âtîdeki beyitler ile intibâk-ı tâm hâsıl olur. Ve eğer Abdullah b. Sa'd ibni Ebî Serh ise, bu ebyâta intibâkı müşkildir. Zîrâ o, feth-i Mekke'den sonra islâma gelip Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bîat etti. Onun için tövbeye tevfik-ı ilâhî oldu. Ve târîh kitablarında muhaddisler onun îmânı kıssasını böyle nakl etmişlerdir ki: Feth-i Mekke günü Resûl-i Ekrem Efendimiz birkaç kişinin kanını mübâh kılmış idi; ve buyurdular ki: "Kim bulursa, eğer Ka'be'nin örtüsüne yapışmış olsalar bile onla- rı öldürsün." Onlardan birkaç kişi îmân etti ve îmânlarını kabûl buyurdular; lâkin Abdullah ibn Sa'd Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman'ın evinde saklandı. Hz. Osman efendimiz ise onu Server-i âlem Efendimiz'in huzûruna getirdi, yâ Resûlallâh, bâyi' Abdullah'dır dedi ve onun bîatını kabûl buyurdular. Bu rivâyet Kitâbü'l-İsâbe'de mezkûr olduğu gibi, Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman efendimizden İbn Asâkir de rivâyet etmiştir. Ondan sonra Abdullah İbn Sa'd cihâda iştirak etti. Kitâbü'l-İsâbe'de esâmî-i ashâb arasında mezkûrdur. İmâm Beğavî Yezîd ibn Ebî Habîb'den sened-i sahîh ile rivâyet eder ki Abdullâh ibn Sa'd ibn Ebî Serh, Remle tarafında sabah vakti olunca اللهم اجعل آخر عملى صلوة الصبح ya'ni "Yâ Rab, benim son amelimi sabah namazı kıl!" diye duâ etti; ondan sonra abdest alıp sabah namazını kıldı; ve sağa ve sola selâm verdi, Allah Teâlâ rûhunu kabz etti. İmdi bu rivâyât-ı sahîha, ona tövbe nasib olduğuna delîldir. Binâenaleyh Hz. Mevlânâ (k.s.) nun murâd-ı âlîleri budur ki, hatâsından dolayı içi yanardı; fakat nâmûsu kırılmamak için derhal tövbe edemedi.
Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfdeki ma'nâ şöyle olur: Yaptığı hatâdan dolayı Abdullah'ın içi yandı; fakat bir kere irtidâden Mekke'ye gitmiş ve irtidadını i'lân eylemiş olduğundan, nâmûs-ı mevhûmunu kırıp tövbe edemedi; ve bu tövbesini ehl-i İslâm'ın galebe-i seyfi olan feth-i Mekke gününe kadar te'hîr etti.
3280. Ah ederdi ve ona ah faide olmadı; vaktaki kılıç geldi ve başı kaptı. [3239]
Ya'nî kâtib-i vahy hatâsından pişmân olup âh eder idiyse de, kendisi irtidâden Mekke'ye azîmet etmiş olduğu ve nâmûs-ı mevhûmunu bertaraf edemediği için, fâide vermedi. Vaktâki ehl-i İslâm'ın baş kesen seyf-i satveti zâhir olup, Mekke-i Mükerreme feth olundu, kâtib-i vahy dahi o mevhûm olan nâmûsunu çiğneyip tövbe ve istiğfâr ile serfürû etmeğe ve içinin nedâmetini ızhâra muvaffak oldu.
3281. Hak nâmûsu yüz batman demir yapıp, ey, çok kimseyi zahir olmayan bağla bağlamıştır.
Efrâd-ı beşeriyyenin bâtınını takyîd eden birtakım gizli bağlar vardır; onlardan birisi de halkın kendisini ta'yib edeceği düşüncesidir; bu düşünce ekseriyâ kendisini Hak ve hakikate inkıyâd etmekten vazgeçirir.
3282. Kibir ve küfür o mertebe yolu bağladı ki, o kimse âhı zâhire getirmeğe kādir olmaz.
Kibir ve inkâr, o nedâmet ve tövbe yolunu öyle bağlayış bağladı ki, nâdim olan kimse bâtınındaki âhı ve nedâmeti ızhâr edemez.
3283. Hak Teâlâ أغلالاً فَهُمْ مُقْمَحُون buyurdu: zincirler bizim üzerimize hâricden değildir.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Yâsîn'de olan إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (Yâsîn, 36/8) ya'nî "Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar zincirler taktık; binâenaleyh onların başları yukarıda kalmış ve gözleri kapanmıştır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Hak Teâlâ hazretlerinin, mütekebbirlerin ve münkirlerin çenelerine kadar dolayarak taktığı zincirler, biz insanların kendi vücûdumuzun hâricinden değildir; belki bu zincirleri bizler, bâtınımızda kendimiz îcâd ettik ve bu zincirlerin kimi kibir ve inkâr ve kimi alâkāt-ı muhtelife-i dünyeviyye ve kimi, haysiyyet-i mevhûmedir. Bu zincirler kat kat boynumuza sarılmış ve çenelerimize kadar dayanmıştır. Bu sebeble başımız gurûr ve enâniyet ile yukarıya kalkmış ve gözlerimiz Hak ve hakikati görmekten kapanmıştır.
3284. Biz onların arkalarında sed kıldık ve onların gözlerini örttük; o önünde ve arkasındaki bağı görmez.
Bu beyt-i şerîfde de yukarıki âyet-i kerîmenin maba'di olan وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) ya'nî "Ve biz onların önlerine ve arkalarına sed ve hâil koyduk; onların gözlerini örttük; binâenaleyh onlar görmezler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
3285. O hâsıl olan sed, sahrâ rengini tutar; o bilmez ki, o kaza seddidir.
Ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin, önde ve arkada ikāme ettiği sed ve hâil, bu vücûd-ı izâfi sahrâsında olan şeylerin renginde ve îcâbâtındadır. Ve meselâ bu vücûd-ı izâfi sahrâsının rengi âr ve nâmûs ve kibir ve nahvet ve inkâr ve taassub ve da'vâ-yı enâniyet gibi sıfatlardır ki, bunların her birerleri, kişinin etrâfındaki Hak ve hakikati görmeğe hâil olan birtakım sedlerdir; ve bu vücûd-ı izâfî âleminin temeli, vehm-i isneyniyyet üzerine kurulmuş ve kazâ-yı ilâhî bu âlemde bu sedleri ve hâilleri ihdâs eylemiştir.
3286. Senin şahidin, şahidin yüzünün seddidir; senin mürşidin, mürşid sözlerinin seddidir.
Ankaravî hazretleri buyururlar ki: "Senin âlem-i sûretteki mahbûbun, mahbûb-i hakîkînin yüzünün hicabıdır; ve seni âlem-i keserâtta istiğrâka sevk eden rehberin, sana âlem-i vahdetden bahs eden veliyy-i kâmilin sözünün hicabıdır." Burada diğer bir ma'nâ daha hâtıra gelir: Birinci "şâhid"den murâd Arabî ve beyyine ma'nâsına olan şâhiddir.İkinci "şâhid"den murâd Fârisî ve mahbûb ma'nâsına gelen şâhiddir. Birinci "mürşid"den murâd kuvâ-yı nefsâniyye ve ikinci "mürşid"den murâd, Hak yoluna rehber olan veliyy-i kâmildir. Ya'nî, ey vücûd-ı izâfi sahrâsında hayrân olan kimse, senin Sâni'-i kâinât ve hakāyık-ı eşyâ hakkında havâss-i zâhiren ve bâtınen ile ihzâr eylediğin beyyinât ve delâil, mahbûb-ı hakîkînin vechinin hicabıdır. Nitekim Hz. Mısrî buyurur: Mısra': Zâhir iken ol anı örter delâil beyyinât Ve senin bu husûsta mürşidin olan nazar-ı aklîn, Hak yolunun rehberi olan veliyy-i kâmil sözünün seddi ve hicabıdır. Zîrâ sen bu rehberi sûrette kendine kıyâs edip, ona tâbi' olmayı kendince zül addedersin; ve kibir ve gurûrun idrâk-i hakîkate mâni' olur.
3287. Ey, çok küffârın din sevdası vardır; onların bağı nâmûs ve kibir ve bu ve odur.
Ya'nî enbiyâ ve evliyâyı münkir olan birçok kimseler vardır ki, bâtınlarında, onların din ve meslekini kabûle meyilleri vardır; fakat tebdîl-i din ve meslek etti diye, şunun bunun kendilerine vâki' olacak ta'n ve ta'yîbleri, nâmûslarına ve kibirlerine dokunacağı için, bu meyillerini bir türlü ızhâr edemezler.
3288. Bağ gizlidir; fakat demirden beterdir; demir bağı balta parçalar.
3289. Demir bağı ayırmak mümkündür; gaybî olan bağa kimse ilac bilmez.
Sıfât-ı nefsâniyye bağları kalb-i beşerde gizlidir; fakat demir zincirden daha kuvvetlidir. Zîrâ demir zinciri balta ve keski ile parçalamak kolaydır; fakat gizli olan sıfât-ı nefsâniyye bağlarını çözmenin çâresini bir kimse kendi kendine bilemez.
3290. Eğer adamı arı soksa, o lahza onun tab'ı def'i üzere sa'y eder.
Ya'nî kendini arı sokan bir kimse, o arının sapladığı iğneyi çıkarmağa çalışır; ve bunu çıkarmadıkça tab'ında rahat olmaz.
3291. İğnenin yarasına gelince, mâdemki o senin varlığındandır, gam kavî olur ve derd zayıf olmaz.
Senin bâtınındaki iğnenin yarasına gelince; o yara mâdemki senin mevhûm olan varlığından ve enâniyyetinden peyda olmaktadır, bu mevhûm olan varlığından geçmedikçe gamın kuvvetli ve şiddetli olur; ve bâtınında dembedem duyduğun elem ve ıztırâb gevşer ve zayıf olmaz.
3292. Bunun şerhi sîneden dışarıya sıçrıyor; lakin korkuyorum ki ümidsizlik verir.
Bu bağ mes'elesinin şerhi yukarıdaki şu رنك صحرا دارد آن سدی که خاست او نمی داند که آن سد قضاست beytinde beyân eylediğimiz “Sedd-i kazâ”nın îzâhını iktizâ ediyor; ve bu îzâhât dahi bâtınımdan dışarı sıçramak üzeredir; fakat korkarım ki, gönüllere ümidsizlik ve ye's verir; binâenaleyh sırr-ı kaderin mestûr kalması hikmettir.
3293. Hayır, ümidsiz olma, kendini şad et! O feryad-resin huzurunda feryad et!
Her ne kadar sırr-ı kader, isti'dâd-ı ezelîye muallak ve saâdet ve şekāvet de bu isti'dâdâta tâbi' ise de, hadd-i zâtında mestûr olan bu mes'ele hakkında me'yûs olma ve o feryâda yetişen Hakk'ın huzûrunda:
3294. De ki: Ey afvın muhibbi, bizden afv et; ey eski nasır zahmetinin tabibi!
Feryâd-res olan Hakk'a münâcâtında şöyle de ki: "Ey afvı seven Rabbim, bizi afv et! Ey bizim eski nasırımızdan hâsıl olan ağrı ve sayrılarımızı tedâvî eden tabib-i hakîkîmiz!” “Eski nasır"dan murâd, beşerin bu âlem-i izâfîye göz açtığı günden beri kendisinde hâsıl olan enâniyyet duygusudur. Bu duygu efrâd-ı beşerin her devre-i sinninde kat kat nasırlaşır; ve eğer serbest kalır ve fırsat da bulursa, soluğu Fir'avnlık mertebesinde alır.
3295. Hikmetin aksi o şakîyi zâyi' etti; kendini görme, tâ ki senden toz kaldırmasın.
Mâdemki bizdeki bu eski nasır, enâniyyettir ve insanın kendisini görmesidir; böyle olunca, sen de kendini görme ki, bu enâniyyetin kalbinde inkâr tozlarını kaldırıp zulmet peydâ etmesin. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kalb-i şerîfinden aks eden hikmeti, vahiy kâtibinin kendinden bilmesi ve huzûr-ı risâletde kendisini görmesi, o şakîyi zulmet-i inkâr içine düşürüp, hîn-i rücû'a kadar, ömrünün bir kısmını zâyi' etti.
3296. Ey birâder, senin üzerine hikmet cârîdir; o, abdaldandır ve senin üzerinde âriyetdir.
Ey sâlik kardeşim, senin kalbine vârid olan hikemiyât-ı ilâhiyye, abdal-ı ilâhîye vârid olan hikemiyâtın aksidir; ve akis sûreti ile senin kalbinde cârîdir. Binâenaleyh sen onları kendinden bilme; zîrâ sen henüz sıfât-ı nefsâniyyeni sıfât-ı hakkāniyyeye tebdíl etmediğin için abdâl-ı ilâhî sırasında değilsin.
3297. Vâkıa ev kendinde bir nûr bulmuştur; o münevver olan komşudan parlamıştır.
Meselâ karşı karşıya olan iki evin birisi karanlık ve diğeri ışıklı olsa; eğer karanlık ev bir ışık bulursa, bu ışık, komşunun penceresinden aks eden ışık olur. Binâenaleyh bu odanın ışığı kendisinden olmadığı halde “Benimdir" diye da'vâ etse, kâzib olur. Kâmilin kalbi ile nâkısın kalbi de tamâmiyle bu misâle mutâbıktır.
3298. Şükr et, mağrûr olma, burun yapma, kulak tut; ve asla hodbînlik etme!
"Bînî me-kün" tekebbürden kinâye olur. Nitekim Türkçe'de dahi mütekebbir yerine "burnu büyük" ve "burnu Kāf dağında" ta'bîrleri kullanılır. Ya'nî ey sâlik, eğer kalbine hikemiyât-ı ilâhiyye ve maânî-i ledünniyye vârid olursa şükr et; buna mağrûr olma ve kibirlenme. Bunları mürşidinin kalbinden vâki' olan bir akis bil ve onun sözlerine kulak tut ve kendini ondan müstağnî bilme; ve aslâ hodbînlik etme!
3299. Yüz teessüf ve elem ki, bu âriyeti, ümmetleri ümmetlikten dûr etti.
Pek çok teessüf olunur ki, bu âriyete mensûb olan hâli birçok ümmetler, kendilerinden bildiler de, peygamberlerinin ümmetliklerinden matrûd oldular.
3300. Ben o kimsenin kölesiyim ki, o her rebâtda, kendisini simâta vâsıl bilmez. [3259]
"Rebât" rânın fethi ile, kervânların konduğu misafirhânedir ve zamânımızda "otel" derler. Ve "simât" sînin kesri ile, sofra ma'nâsınadır. "Rebât"dan murâd, tarîk-ı Hak'da seferde bulunan sâlikin uğradığı makāmât ve "simât"dan murâd, maksûd-ı aslî olan makām-ı kemâldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: "Ben o sâlikin kölesiyim ki, o esnâ-yı sülükünde uğradığı her bir makāmı, maksûd-i aslî bilmeyip himmetini âlî tutar ve kendisini makām-ı kemâle vâsıl olmuş bilmez ve mürşidinin terbiyesinden asla müstağnî görmez." Ve Hafız-ı Şîrâzî dahi bu ma'nâda buyurur: "Ben o himmetin kölesiyim ki, çerh-i felek altında, reng-i taallukdan kabûl ettiği her şeyden âzâddır."
3301. Kişi bir gün meskenine erişmek için, çok rebâtı terk etmek lazımdır.
Sâlik, maksûd-ı aslî olan mesken-i kemâle vâsıl olabilmek için, esnâ-yı sülükünde vâsıl olduğu birçok makāmların alâkasını terk etmek lâzımdır. Çünkü uğradığı makāmlar kendisini rehberinin götürdüğü makāmlardır. Rehberi onun elini ancak mertebe-i kemâle vusûlünde bırakır. Eğer mürşidi onun makām alâkasını ve kendinde kemâl duygusu hâsıl olup, mürşidden istiğnâ duygusu hâsıl olduğunu görürse, onu âriyet olan o makāmda bırakır ve sâlik de bu âriyet olan makāmdan sukūt eder.
3302. Gerçi demir kırmızı oldu; kırmızı değildir; bir ateş vurucunun âriyet olan pertevîdir.
Ateşte kızan bir demir, kıpkırmızı bir renge girer; fakat o kırmızılık demirin değildir; demirci onu ateşe koymuştur; ona âriyet olan pertev ateşten aks etmiştir.
3303. Eğer pencere yahut hâne pür-nûr olursa, sen rûşen bilme; ancak güneşi!
Eğer pencere veyâhut ev nûrlu olursa, sen onları hakîkatte nûrlu bilme; ancak güneşi nûrlu bil!
3304. Her kapı ve duvar, ben nûrluyum, bir başkasının pertevini tutmam, bu benim der.
3305. Böyle olunca güneş der ki: Ey nâ-reşîd, ben gurub ettiğim vakit, zâhir olur.
Kapının ve duvarın da'vâsına cevâben güneş der ki: "Ey nâ-lâyık, ben gurûb ettiğim vakit, senin da'vânın butlânı zâhir olur. Ben pertevimi çekince, zulmet içinde kaldığını görürsün."
3306. Yeşillikler, biz kendimizden yeşiliz, şad ve handânız ve çok yüzü yakışıklıyız, derler.
3307. Yaz faslı der ki: Ey ümmetler, ben geçtiğim vakit kendinizi görün!
Ya'nî ağaçlar yeşillikleri ve letâfeti kendilerinden bilip, bilfarz deseler ki, "Bu letâfet ve yakışıklılık bizdendir." Yaz faslı, "Hele ben geçeyim, kış faslı gelsin, kendinizi görürsünüz" diye cevab verir. Bu misâlden anlaşılır ki, isti'dâdât, müessirât ile zâhir olur.
3308. Ten güzellik ve cemâl ile nazlanır; rûh ise ferini ve perr ü bâlini gizlemiştir.
Ya'nî rûhun parlaklığı ve kuvveti cisimde müstetirdir.
3309. Ona der ki: Ey mezbele! Sen kimsin? Bir iki gün benim pertevimden yaşadın.
Cenâb-ı Pîr cisme "mezbele" ta'bîr buyururlar. Hakikaten de mezbeleden başka bir şey değildir. Zîrâ bidâyeti iğrenç bir katre sudan, nihâyeti de birkaç kürek cîfeden ibarettir. Bu iki hâl arasında muammer oldukça, burnunda, kulağında ve karnında hammâl-ı necâsettir.
3310. Senin şîven ve nâzın cihana sığmıyor; dur, tâ ki ben senden sıçrayıcı [3269] olayım!
3311. Senin germ-dârların senin için mezar kazarlar; seni karıncaların ve yılanların tu'mesi ederler.
"Germ-dârân" harâretle seven dostlardan kinâyedir. Ya'nî rûh der ki: "Ey mezbele olan ten! Seni harâretle seven dostların, mezarını kazıp seni haşerâ- ta gıda olmak üzere defn ederler; sana karşı olan muhabbetleri bu işi yapmağa mâni' olmaz."
3312. O bir kimse senin kokundan burnunu tutar ki, o senin huzurunda çokluk ölürdü.
Senin üzerinde benim pertevim mevcûd iken, huzûrunda sana karşı pek ziyâde hürmetkâr olan bir kimse, senin berbâd kokundan burnunu tutar.
3313. Söylemek ve görmek ve işitmek, ruhun pertevidir; suda olan kaynama, ateşin pertevi olur.
Nasıl ki, söyleme ve görme ve işitme rûhun pertevi ve eseri; ve suda olan kaynayış da ateşin eseri ve pertevi ise, ey sâlik sende olan hâlât-ı cezbe ve aşk ve vâridât-ı ilâhiyye de, insân-ı kâmilin kalbinden aks eden pertev ve eserdir. Sakın bunları kendinden bilme!
3314. Ten üzerinde canın bir pertevi olduğu gibi, abdalın pertevi de benim canım üzerindedir.
Cesedin havâssi üzerinde canın pertevi ve eseri bulunduğu gibi, benim canımın üzerinde de abdâl-i ilâhînin te'sîrâtı vardır. "Abdal"dan murâd, sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkāniyyeye mübeddel olan kümmel-i evliyâdır. Veyâhud, evliyâdan "abdâl" tesmiye olunan bir tâifedir ki, istedikleri yerde, kendilerinin misli olan sûret-i rûhâniyyelerini ikāme ederler ve görenler farkına varmazlar. Ve onlar yedi kişidir ki, her birisi ekālîm-i seb'adan birisinin müdebbiridir. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Abdâl yedi kimsedir. Ne ziyâde ve ne de eksik olurlar. Allah Teâlâ onlar sebebiyle yedi iklîmi hifz eder. Her birisi bir iklîme bedeldir. Onlardan birisi kadem-i Halil, ikincisi kadem-i Kelîm, üçüncüsü kadem-i Hârûn, dördüncüsü kadem-i İdrîs, beşincisi kadem-i Yûsuf, altıncısı kadem-i Îsâ, yedincisi kadem-i Adem (aleyhimü's-selâm) üzerinedir. Ve onlara "abdâl" derler. Zîrâ bunlardan birisi bir mahalden mufârakat edeceği vakit, eğer bu mevzi'de onların emni için bir emirden dolayı maslahat murâd ederse, kendi sû- reti üzerine bir şahsı terk eder. Onu gören bir kimse bu şahsın rü'yetinden şekk etmez. Zîrâ bu, o adamın aynıdır; halbuki o değildir; belki o bir şahs-ı rûhânîdir ki onu kasd ile kendi bedeline bıraktı." Fakat Hz. Pîr efendimizin beyt-i şerîfde buyurdukları "abdâl"dan murâd, evvelķi ma'nâ olmak daha müreccah görünür.
3315. Cânın cânı candan ayak çektiği vakit, cân öyle olur ki, cansız ten bil!
Sâlikin cânına kuvvet vermek i'tibâriyle cânın cânı olan insân-ı kâmil, sâlikin terbiye-i rûhundan yüz çevirdiği vakit, cansız bir ceset nasıl bî-revnak olursa, o sâlikin rûhu dahi öylece bî-revnak olur ve onda bilkuvve mündemic olan kemâlât zuhûra gelmez. Binâenaleyh insân-ı kâmile karşı kendini müstağnî bilme ve onun huzûrunda enâniyyetini kırıp mütezellil ol! Zîrâ yevm-i kıyâmette o seni terbiye eden kamil senin şâfi'in ve şâhidin olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: وَ يَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ أُمَّة شهيداً (Nahl, 16/84) Ya'nî "Yevm-i kıyâmette her ümmetten şahid getiririz."
3316. O cihetten başı zemîn üzerine koyarım; ta ki yevm-i dînde benim şahidim olsun.
"Dîn" inkıyâd ve cezâ ve âdet ma'nâlarına gelir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu üç ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de, Fass-ı Ya'kūbîde îzâh buyururlar. "Yevm-i dîn" yevm-i cezâ demek olur ki, "yevm-i kıyâmet" murâd olunur. Zîrâ yevm-i kıyâmet Hak Teâlâ hazretlerinin Hakem ve Adl ism-i şerîfleriyle olan tecellísidir ve bu isimler a'mâl-i ibâdın muvâzenesini ve beyyine ve şühûda müsteniden hüküm i'tâsını îcâb eder. Bu ma'nâya binâen Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfde yeryüzü üzerinde vâki' olan secdenin sırrını beyân buyururlar.
3317. Yevm-i dîn ki, bir sarsılış sarsılır; bu yeryüzü hallerin şahidi olur.
Yevm-i cezâda arz bir sarsılış sarsılır ve bu sarsılış içinde ahvâl-i beşerin şâhidi olur. Bu beyt-i şerîfde اذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضِ زَلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضِ أَثْقَالَهَا وَ َقالَ الإِنْسَانُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تَحَدَّثُ أَخْبَارَهَا بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا (Zilzal, 99/1-5) ya'nî "Vaktáki arz bir sar- sılış sarsılır ve arz eskālini dışarıya çıkarır ve beşer arza ne oldu, der. Rabb'in arza vahyetmesiyle işte bu günde haberleri söyler" âyât-ı kerîmesine işâret buyrulur. Ni'metullâh Nahcivânî hazretleri bu sûre-i şerîfenin tefsîrinde şöyle buyurur: "Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet eder ki: Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz يومئذ تَحَدَّثُ أَخْبَارَهَا ayet-i kerîmesi hakkında buyurdular ki: “Arzın ihbâr ettiği şey nedir bilir misiniz?" Allah Teâlâ ve Resûlü bilir dedik. Buyurdular ki: "Onun haberleri kendi üstünde her bir abdin ve ümmetin işledikleri şeye şehadetidir; ya'nî benim üzerimde şu günde şunu ve şunu işlediler; işte arzın haberleri budur." Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, arz kendi üzerinde secde eden kulların secdelerine de şehadet eder.
3318. Felsefî fikir ve zanda münkir olur; git başını o duvar üzerine vur, de!
Feylesof haşrı ve yeryüzünün haber vermesini, kendi havâssinden mülhem olan fikre ve zanna göre münkir olur. Zîrâ o, ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında mahsûr kalmıştır ve ism-i Bâtın'ın ahkâmından câhildir. İsm-i Zâhir'in ahkâmı altında cemâdın kelâm-ı fiilîleri vardır; kelâm-ı kavlîleri ise bâtınlarında mahfidir. Çünkü cemâddan her birisi birer ismin mazharıdır ve her bir isim, cemî'-i esmâyı hâvîdir; fakat bu esmânın kâffesinin zuhûr-ı ahkâmına onların taayyünü müsâid değildir; bu müsaade ancak taayyün-i beşerîye mahsûstur. Vaktāki kıyamet günü zuhûr butûna inkılâb eder; onların bâtınlarındaki kelâm o âleme göre zâhir olur. Nitekim âyet-i kerimede انطقنا الله الذي أَنْطَقَ كُلِّ شَيْئ (Fussilet, 41/21) ya'nî "Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi söyletti" derler. İmdi feylesof ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında mahsûr kaldığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz "Sen o feylesofa de ki, git başını cemâddan olan duvara vur ki, sana kelâm-ı fiilîsi olan başını yarmakla mukābele etsin; ve kelâm-ı kavlîsini inkâr ediyorsun, bâri bu sûretle onun kelâm-ı fiilîsi nazarında sabit olsun" buyurur.
3319. Suyun nutku ve toprağın nutku ve çamurun nutku; ehl-i dilin havassinin mahsüsüdür.
Ey yalnız ism-i Zâhirin ahkâmında esîr kalan feylesof, cemâdâtın nutku ehl-i bâtının havâssi tarafından his ve idrâk olunur. Binhaenaleyh bunların ke- lâm-ı kavlîlerini duymak için onlar kıyâmete intizâr etmezler. Bu âlem-i zâhirin mâverâsından onu duyarlar ve senin inkârına ve hurâfât demene gülerler.
3320. Felsefî ki, o hannâneyi münkirdir, evliyânın havassinden bîgânedir.
[3280] Sütûn-ı hannânenin nâlesini inkâr eden o feylesof, ehl-i bâtın olan evliyânın havâssine yabancıdır; zîrâ onun inkârı, evliyâyı kendisine kıyâs etmesinden ve onların ahvâl-i bâtınesine yabancı olmasındandır. Sütûn-ı hannânenin kıssası yukarıda 2145 numaralı beyt-i şerîfden i'tibâren zikr edilmiştir.
3321. O der ki: Halkın sevdasının pertevi, halkın re'yine çok hayalât getirir.
O feylesof evliyâ hakkında der ki: "Ehl-i riyâzet olan kimselerin açlık sebebiyle ve hılt-ı sevdânın galebesiyle buhâr dimâğına çıkar ve mâlihulyâ peydâ eder; birtakım suver-i hayâliyye görürler ve ona keşf ve aşk derler."
3322. Belki onun o fesâd ve küfrünün aksi, bu münkirlik hayalini onun üzerine vurdu.
Feylesofun nutk-ı cemâdâtı inkâr etmesi, muhâkemesinin ve aklının bozukluğundandır; ve bu bozukluk onun nazarında hakikati örtmüş olmasındandır. İşte bu fesâd ve setrin aksi onda bu hayâl-i inkârı onun üzerine musallat kıldı da, hakikate hayâlât ve hurâfât dedi.
3323. Feylesof şeytanı münkir olur; o demde bir şeytanın maskarası olur.
Ya'nî feylesof ism-i Zâhir'in ahkâmında mahsûr kaldığı için, ism-i Bâtın'ın mezâhiri olan şeytanı ve periyi ve cinnin envâ'ını inkâr eder. Onun bu inkârı görünmeyen ve fakat âsârı zâhir olan kuvâyı inkâr etmek kabîlinden olur. İm-di o feylesof şeytanı inkâr edince, şeytan kendi âleminden onun ile istihzâ eder.
3324. Eğer şeytanı görmedin ise, kendini gör! Cünûnsuz alın üzerinde mâvilik olmaz.
Ya'nî görünmeyen mahlûk eseri ile bilinir. Meselâ elektrik kuvveti görünmez; fakat eseri ile vücûdu bilinir. "Ey feylesof, eğer Mudil isminin mazharı olan şeytanı zâhirde görmedin ise, kendini gör; zîrâ onun eser-i ıdlâli sende zâhirdir. Nitekim delilik zâhirde görünür bir şey değildir; fakat bir deli kafasını taşa çarpıp alnı morarır ise, o morluk veyâ mâvilik eserinden onda delilik olduğunu anlarsın.
3325. Her kimin gönlünde şek ve dolaşıklık varsa, o cihanda gizli feylesofdur.
Ya'nî Cenâb-ı Hakk'a ve Peygamber'e îmân eden kimselerden her kimin gönlünde, nutk-ı cemâdât gibi havârık hakkında şübhe veyâhut onu te'vîl cihetine gitmek gibi bir dolaşıklık varsa, o kimse cihânda gizli bir feylesoftur.
3326. Vakit vakit i'tikād gösterir; o felsefe damarı yüzünü karartır.
Nutk-1 cemâdât ve havârık-ı âdât gibi zâhire muhâlif olan ahvâlden bahs olunup, ba'zı delâil-i kaviyye îrâdı üzerine, böyle bir kimse vakit vakit i'tikād gösterir; fakat kalbinde kökleşmiş olan felsefe damarı harekete gelince, böyle şey olmaz diye yine inkâr vâdîsine sapar; ve bu inkâr rûhunun yüzünü karartır, haberi olmaz.
3327. Ey mü'minler, sizde olandan korkun; sizde çok nihayetsiz âlem vardır.
Ey mü'minler, sizin de zamîrinizde bulunan feylesofluktan ve akāid-i fasideden korkun; zîrâ farkında olmadığınız halde sizde de Cebrîlik ve Kaderîlik ve halk-ı efâl ve rezzâkıyyet-i Hakk'a sû-i zan gibi pek çok nihâyetsiz âlemler vardır.
3328. Bütün yetmiş iki millet sendedir; eyvâh ki, bir gün o senden el kaldırır.
Bu beyt-i şerîfde ستفترق امتى ثلاثا و سبعين فرقة كلهم فى النار الا واحدة ya'nî “Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; onlardan birisi müstesnâ olmak üzere, hepsi nârdadır” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Zîrâ bu hadis-i şerîf mûcibince yetmiş iki fırka dalâlet içindedir ve bu yetmiş iki fırkanın i'tikādları Mil- lel ve Nihal ismindeki kitâbda ta'dâd ve îzâh olunmuştur. Bu fırkalardan kur- tulmuş olan bir fırka, Kur'ân'a ve Peygambere îmân edip aslâ ukūl-i zaîfesiy- le te'vílâta kıyâm etmeyen kimselerdir. Onun için hadis-i şerîfde عليكم بدين العجائز ya'nî "Kocakarıların dînini iltizâm edin!" buyrulur. Fakat bu derece teslîmiyet kolay bir şey değildir; hele aklı felsefe ve mantık gibi ulûm-ı nazariyyede müs- tağrak olan kimseler için pek müşkildir; meğer ki tevfik-ı ilâhî refik ola. İbâ- dullâhı bu gibi girdâblardan tahlîs için, pîrân-ı izâm hazarâtı usûl-i sülûkü vaz' buyurmuşlardır. Bu ma'nâya binâen Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Ey nazar-ı ak- lîsine i'timâd etmiş olan kimseler; Cebriye ve Kaderiyye ve Mücessime ve Mü- şebbihe gibi, bütün yetmiş iki fırkanın i'tikādları sizlerde gizlidir; arazdan ibâ- ret olan bu i'tikādlar a'râzın sûret bağlayacağı yevm-i kıyâmette, çirkin sûret- lerde zâhir olup ellerini kaldıracaklardır."
3329. Her kim ki, onun için o îmân yaprağı ola, onun korkusundan yaprak gibi lerzân olur.
يوم تبلى السرائر (Tânk, 86/9) [Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde] âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere, i'tikādât ve a'mâlin birer sûretle zâhir olacağı hakkında îmân yaprağı olan kimse, bu zuhûrun korkusundan ağaç yapraklarının rüzgârdan titrediği gibi, tir tir titrer.
3330. İblîs ve şeytan üzerine o sebebden gülmüşsün ki, sen kendini iyi adam görmüşsün.
İblîs'in ve onun avanesi olan şeytanların azgınlıklarına, mahzâ kendini iyi bir adam gördüğün için gülmektesin. Ey nefsinin azgınlığından gâfil olan kimse! Sen nefsinin sıfatlarını tedkîk edip İblîs ve şeyâtînden daha temiz mi gördün?
3331. Can körüğü ters ettiği vakit, ehl-i dinden ne kadar vâveyla zahir olur.
Rûz-i cezâda, canın bâtını zâhire çıktığı vakit, âlem-i dünyâda ehl-i din geçinen kimselerden bilsen ne kadar vâveylâ kopar. Nitekim sûre-i Mücâde- le'de buyrulur. يوم يبعثهم الله جميعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيئ الا أنهم هُمُ الْكَاذِبُونَ (Mücadele, 58/18) Ya'nî "Yevm-i kıyamette Allah Teâlâ onların hepsini cem' edip, size yemîn ettikleri gibi ona da yemîn ederler. Ve zannederler ki onlar bir şey üzeridedir. Âgâh ol ki, onlar ancak yalancılardır." İşte ehl-i dîn geçinen fırak-ı dâllenin halleri budur.
3332. Dükkân üzerinde her altın gösterici handân olmuştur; zîra imtihan taşı gizli olmuştur.
"Dükkân"dan murâd, makām-ı irşâd; "altın gösterici"den murâd, zâhirde takvâ ve salâh gösteren ve fakat bâtında sıfât-ı nefsâniyyenin esîri bulunan kimsedir. "İmtihân taşı"ndan murâd mihekdir; ve mihek, rûz-i cezâdır. Ya'nî dünyâda takvâ ve salâh libâsı ile görünüp; bâtını sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves olan kimse, makām-ı irşâda geçip ibâdullâhı terbiye azminde bulunur ve herkes de buna aldanır. Çünkü dünyada kıymet-i bâtıniyyeyi ızhâr eden mihek taşı gizlidir. Hak Teâlâ onu Settâr ism-i şerifiyle örtmüştür.
3333. Ey Settâr, bizden perdeyi kaldırma, imtihanda bize emân verici ol!
3334. Kalp, geceleyin altına yan vurur; altın gündüze intizar tutar.
Kalp altın gece vakti hâlis altın ile müsâvât da'vâsında bulunur; hâlis altın ise "Dur, sabah olsun!" diyerek, gündüze intizar eder. Bunun gibi dünyâ tılsımı içinde mürşid-i hakîkî ile müsâvât da'vâsında bulunan müddeî-i kâzibe o mürşid-i hakîkî, "Dur, rûz-ı kıyâmet olsun, hakikatler meydana çıksın, o vakit kıymetin anlaşılır," der.
3335. Hâl dili ile altın der ki: Dur, ey müzevvir gündüz zuhûra gelsin!
3336. İblîs-i laîn yüz binlerce sene, abdaldan ve emîrü'l-mü'minînden oldu.
Ya'nî huzûr-ı ilâhîden matrûd olan İblîs, yüz binlerce sene ma'bûduna karşı âbid ve mütezellil olup abdâldan, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyesini tebdîl etmiş olan kimselerden ve melâike-i kirâmın emîri oldu.
3337. Mâlik olduğu nâzdan dolayı, Âdem'e pençe vurdu; kuşluk vaktinde gübre gibi rüsvây oldu.
Ya'nî İblîs, kesret-i ibâdât ve tâatından dolayı kendisinde gördüğü kemâle binâen nazlanarak Âdem'i hakîr görmek sûretiyle, ona karşı muhalif bir vaz'iyyet aldı ve Hakk'a karşı da serkeşlik etti. Bu hâl İblîs'in mâhiyyet-i hakîkiyyesini ve isti'dâd-ı ezelîsini meydana çıkarmak için bir imtihân-ı ilâhî idi. Onun bâtınındaki kibir ve enâniyet gübre gibi ve Âdem'in zuhûru ile ona karşı secde teklifi kuşluk vakti gibi idi. Kuşluk vaktinde güneş yükselip harâreti şiddet peydâ edince, gübre yığınında nasıl bir taaffün peydâ olursa; bu hâlin zuhûrunda da İblîs'in enâniyet gübresi taaffün ederek, mâhiyyeti zâhir oldu. İşte insan da böyledir; çok kimselerin ucub ve enâniyetleri nefislerinde gizlidir; bir muharrik olmadıkça mütevâzi' ve nâzik görünürler. Vaktâki bir muharrikin tahrîki ile imtihân-ı ilâhî vâki' olunca, derhal o ucub ve enâniyet baş gösterir.
Tefsîr kitablarında mezkûrdur ki: Bel'am-ı Bâûr, Hz. Mûsâ (a.s.) zamânında, İbrâhîm (a.s.)ın suhufunu okuyan ve “ism-i a'zam"ı bilen bir abid ve âlim olup, duâsı müstecâb idi. Mûsâ (a.s.) kavmi ile beraber onların şehrini muhâsara buyurduğu vakit, o şehir ahâlîsi kendisine mâl ve ni'met arz ettiler ve Mûsâ (a.s.)ın adem-i muvaffakıyyeti için duâ etmesini taleb ettiler. Bundan vazgeçmesi ma'nen kendisine işâret olunmuş iken, nazar-ı i'tibâra almayıp onların va'dlerine tama'an duâ etti ve duâsı müstecâb oldu. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) nez'-i îmânı ile ona bedduâ etti; o sebeble matrûd-ı ilâhî oldu ve îmândan ve "ism-i a'zam"dan tecrîd olundu. İmâm-ı Gazzâlî hazretleri Minhâcü'l-Abidîn ismindeki kitablarında buyu- rurlar ki: "Bidâyet-i hâlinde merkūmun meclisinde pek çok kimseler, kendi- sinden ilim iktibâs ederler idi; vaktâki matrûd-ı ilâhî oldu; en evvel, âlemin sâni'i yoktur diye kitâb yazan merküm oldu." Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri kendi şerhinde şöyle buyurur: "Mûsâ (a.s.) Bel'am-ı Bâûr'un duâsı sebebiyle kırk sene Tîh sahrâsında kaldı; ba'zıları Yûşa' (a.s.)ın ve ba'zıları da Mûsâ (a.s.)ın duâsıy- la îmânı selb olundu [derler]; ve havâss-ı esmâ hil'atını kendisinden soydu- lar. Ve kendi ismi Bel'am, babasının ismi Bâûr idi." Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i A'râf'da Bel'am'ın hâline işâreten bu- yurur: وَاتْلُ عَلَيْهِم نبا الذي آتيناه آياتنا فانسلخ منها فاتبعه الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الغَاوِينَ وَ لَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَ لَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الكَلْبِ انْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أو تتركه يلهث (En'âm, 7/175,176) Ya'nî “Ey Habibim, âyâtımızı verdiğimiz kimsenin haberini ya- hûdîlere oku ki o, âyetlerimizden soyulup, şeytan onu kendisine uydurdu ve azgınlardan oldu; ve eğer biz istese idik o kimseyi suhuf-ı İbrâhîm ve ism-i a'zam sebebi ile yükseltir idik; velâkin o arz tarafına meyl etti ve hevâsına tâbi' oldu. Onun misâli o köpek gibidir ki, eğer üzerine hamle edip kovsan ve- yâhut kendi hâline bıraksan, dilini çıkarıp solur."