Muhâsara etmiş oldukları bu şehirden Mûsâ (a.s.)ı ve kavmini bî-murâd olarak döndür diye Bel'am-ı Bâûr'un duâ etmesi ve onun duâsının müstecâb olması
33. bölüm / 54 · 1388 kelime · ~7 dk okuma
3338. Bel'am b. Bâûr'a, zamanın İsa'sı gibi halk-ı cihan mağlub oldu.
3339. Onun gayrine kimseler serfürû etmediler; onun efsûnu hastanın sıhhati idi.
3340. Kibirden ve kemâlden dolayı Mûsâ ile pençeleşti; öyle oldu ki, sen hâ- [3300] li işittin.
Havâss-ı esmâya vukūfundan dolayı kendisinde büyüklük ve kemâl gö- rüp, Hz. Mûsâ gibi ulü'l-azm bir peygamber-i zîşâna karşı tasarrufa ve mukābeleye kıyâm etti; nihâyet o hâle geldi ki, sen onun kıssasını yukarıda zikr olunan âyette ve kütüb-i tefâsîrde işittin.
3341. Cihânda zahir ve gizli yüz bin İblîs ve Bel'am böyle olmuştur.
Cihânda İblîs'in ve Bel'am'ın yüz binlerce nazîri vardır ve bunlardan ba'zıları Nemrûd ve Ebû Cehil gibi her zamanda zâhirdir; ve ba'zıları da münafıklar gibi gizlidir. Fakat cümlesinin âkıbet-i halleri, İblîs ve Bel'am'ın akıbeti gibi olmuştur.
3342. Allah Teâlâ bu ikisini meşhur etti; tâ ki bu ikisi bâkî üzerine şahid ola.
3343. Bu iki hırsızı yüksek darağacı üzerine asdı; ve yoksa kahırda çok hırsızlar var idiler.
3344. Bu ikisinin perçemini şehir tarafına götürdü; kahrın ölmüşlerini saymak mümkin değildir.
Bu İblîs ile Bel'am'ın hâl-i enâniyyeti, başkalarına ibret-i müessire olmak üzere cânib-i Hak'dan i'lân buyruldu; ve Cenâb-ı Hak bu kendisinin sıfat-ı Kibriya'sını ve kemâlini çalan bu iki hırsızı kâküllerinden tutup şöhret meydanına götürdü.
Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı bir suâl-i mukaddere cevabdır. Ya'nî bir sâil çıkıp der ki: "Kahr-ı ilâhîye uğrayanlar yalnız İblîs ile Bel'am-ı Bâûr mudur? Ve Fir'avn ve Nemrûd ve emsâli Kur'ân-ı Kerîm'de teşhîr buyrulmamış mıdır? "Cenâb-ı Pîr buna cevâben buyururlar ki: "Evet başkaları da vardır; kahr-ı ilâhînin öldürdüklerini bu âlemde saymak mümkin değildir. Bunlar nümûne olmak üzere zikr olundu."
Ba'zı nüshalarda "În dû-râ perçem" yerine "În du perçem-râ" vâki' olmuştur; ve Hind şârihlerinin beyânına nazaran "perçem" kâkül ma'nâsına geldiği gibi, "yaban öküzü" ma'nâsına da gelir. Bu sûrette ma'nâ "Bu iki yaban öküzünü şehir tarafına götürdü" demek olur.
3345. Sen nâzenînsin ve fakat kendi haddinde. Sakın sakın hadden ziyade ayak koyma!
Ey ilim ve irfân sâhibi olan kimse, sen vâkıâ nâzenînsin; fakat kendi haddinde ve mertebende nâzenînsin. Bu mertebenin hâricine tecavüz etmekten kork; zîrâ her bir ilim sâhibinin fevkınde bir alîm vardır; ve her bir mertebenin üstünde de, birçok mertebeler vardır.
3346. Eğer kendinden daha nâzenîn üzerine vurur isen, seni yedinci yerin dibine götürür.
Eğer sen haddini tecavüz edip, kendinden daha nâzenîn olan bir kimseye mukābeleye ve ta'n ve i'râza kalkarsan, o mukābele seni tabakāt-ı arzın en dibindeki tabakaya kadar tenzîl eder; ya'nî mertebeni de muhafaza edemeyip esfel-i sâfilîne düşersin. "Yedi kat arz" ta'bîrinden, arzın bidâyet-i halkından beri geçirdiği istihâlâtın yedi devre üzerine vâki' olup ve her bir devrede bir kat kışır bağladığı anlaşılır. Zîrâ bu yedi arz ta'bîrine âsâr-ı evliyâda tesadüf olunduğu gibi, hadis-i şerîfde de من غصب شبرا من ارض طوق الله تعالى من سبع ارضين ya'nî "Kim ki arzdan bir karış yer gasb ederse, Allah Teâlâ yedi kat arzı boynuna geçirir" buyrulur.
3347. Ad ve Semûd'un kıssası ne içindir? Ta bilesin ki, enbiyanın nezaketi vardır.
Ya'nî Kur'ân-ı Kerîm'de Ad ve Semûd kavminin peygamberleri olan Hûd ve Sâlih (aleyhime's-selâm)a olan muhalefetlerine ve sûret-i helâklarına dair zikr edilmiş bulunan kıssaları Hak Teâlâ hazretleri, enbiyâ hazarâtının ind-i ilâhîsindeki nezâketlerini bilmen için beyân etti. Zîrâ onlar Hakk'ın mahbûblarıdır; ve Hakk'ın mahbûblarına karşı olan hakāretin cezası da bittabi' ağır olur.
3348. Bu hasf ü kazf ve sâika alâmeti, nefs-i nâtıka izzetinin beyânı oldu.
"Hasf" yere batmak ve "kazf" taş atmak ve "sâika" yıldırım ma'nâlarınadır. Hasf ile Mûsâ (a.s.)a hakāret eden Kārûn'un ve kazf ile Lut (a.s.)a hakāret eden Lut kavminin ve sâika ile de Semûd kavminin helâkine işâret buyrulur. Ve bu helâk alâmetleri enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın nüfûs-ı kudsiyyelerinin izz ü şerefini ızhâr içindir. Ve beyt-i şerîfdeki "nefs-i nâtıka" ta'bîrinde iki vecih vardır: Birisi zâhir ve bâtın i'tibâriyle insan olanlar, ancak enbiyâ ile onların vârisleri olan evliyâdır. Diğerleri her ne kadar sûrette insan iseler de, bâtınları hayvandır. Binâenaleyh bu helâk, onların nefs-i nâtıkala-rının izzetini beyân içindir. Ve ikinci vecih dahi bu âlemde alelumûm sûret-i insâniyyede zuhûr, nefs-i nâtıkanın tekmîli için olduğu halde, bu sûretin şe-refini ve izzetini muhafaza edemeyip hayvâniyyete meyl ve inhimâk eden-ler, vazîfelerini yapmadıklarından vücûdları vâcibü'l-izâle olur; ve onların kahrı da bu nefs-i nâtıka izzet ve şerefinin sâir nüfûs-ı insâniyyeye karşı ız-hâr ve beyânı için bulunur.
3349. Cümle hayvanı insan için öldür; cümle insanı da akıl için öldür!
İnsana gıda olmağa sâlih olan hayvanların hepsi, fâide-i insâniyye için öl-dürülür; ve kezâ insanın râhatını selb eden hayvanların hepsini de öldürmek câizdir. Zîrâ aklı sebebiyle insanın bu hayvânât üzerine fazl u şerefi vardır. Eğer insanlar akıl ve idrakten inhiraf edip hayvâniyet derekesine tenezzül ederse, onları da akıl için öldürmek îcâb eder. Ve bu katilde iki nokta-i nazar vardır: Birisi kalan insanlara ibret olmak, dîğeri de, salâhından ümîd munka-tı' olan vücûd-ı muzırrı izâle etmektir. Ve bu beyt-i şerîfde "akıl”dan murâd, enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın akıllarıdır; binâenaleyh enbiyâya mukābele ve muhalefet eden insanların öldürülmesi câiz olur.
3350. Akıl ne olur? Akıl sahibinin akl-ı küllüdür; akl-ı cüz'î de akıldır; am-[3310]mâ donuktur.
Akıldan murâdımız nedir? Bilir misin? Akıllının akl-ı küllüdür. Bu akıl en-biyânın ve onların vârisleri olan evliyânın akıllarıdır. Nâkıs olan insanların akl-ı cüz'îleri de akıldır; fakat pek kolaylıkla hayvâniyyete meyl ettiği için, bu akıl gâyet zayıf ve donuktur.
3351. Ademîden vahşî olan hayvanatın hepsi, hayvânât-ı insiden noksanlıkta olur.
İnsanlardan ürken vahşî hayvanların hepsi, insana alışkın olan hayvâ-nât-ı ehliyyeden daha nâkıstır; ya'nî hayvânât-ı vahşiyyenin mertebesi, hay- vânât-ı ehliyye mertebesinden daha aşağıdır. Çünkü hayvânât-ı ehliyye ukūl-i cüz'iyye ashâbına yaklaşmıştır.
3352. Onların kanı halka sebil oldu; zîrâ akl-ı celîlden vahşîdirler.
“Sebîl” yol ma'nâsına ise de, Fârisîde “mübah” ma'nâsında da isti'mâl olunur. Ya'nî hayvânât-ı vahşiyyenin kanı insana mübahdır; çünkü celîl ve şerîf olan akla karşı vahşîdirler.
3353. Vahşînin izzeti bu sebeble aşağı vaki' oldu; zîrâ insana muhalif gelmiştir.
Vahşi hayvanın izzeti ve şerefi, akla yabancı olması sebebiyle, aşağı mertebeye düştü; çünkü akıl sahibi olan insana muhâlif olarak zâhir oldu.
3354. Böyle olunca ey nâdire, sen nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, senin ne izzetin olur?
Akıl bu derece şerîf ve celîl olunca ey ahmak, sen ukül-i enbiyâdan nefret eden vahşî eşek olduğun vakit, sende insanlığın izzeti ve şerefi kalır mı?
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Müddessir'de olan فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذكرة معرضين كانهم حمر مستنفرة فرت من قسورة (Müddessir, 74/49-51) ya'nî “Nasihatten yüz çeviren o münkirlere ne oldu? Gûyâ onlar nefret eden vahşî eşeklerdir ki, arslandan kaçarlar” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.
“Humurun” kelimesi şeddesiz olduğu halde, beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için şedde ile “hummurun” vâki' olmuştur.
3355. Salahdan dolayı eşeği öldürmek lâyık olmaz; vaktaki vahşî olur; onun kanı mübah olur.
İnsanın işine yaradığı için eşeği öldürmek câiz değildir; ancak vahşî olduğu vakit, onu öldürmek mübah olur.
3356. Vâkıa eşeğin ilm-i zâciri olmaz; onu Vedûd ma'zûr tutmaz.
Yaban eşeği kendisini vahşilikten men' edecek bir ilme mâlik değildir; ve bu sebeble o vahşiliğin fenâ olduğunu bilmez. Fakat Hz. Vedûd, onu, insana karşı olan vahşiliğinden dolayı ma'zûr tutmaz; katline cevâz verir. Zîrâ "Vedûd" ism-i şerîfinin iktizâsı, mezâhir arasında muhabbet ve te'nîs hükmünün cereyânını iktizâ eder. Binâenaleyh onun katline olan mesâğ, Hak Teâlâ'nın Vedûd ism-i şerîfinin hükmünden vâki' olur.
3357. Ey âlî dost, böyle olunca âdemî, o demden vahşî olduğu vakit, ne vakit ma'zûr olur?
Ey sûret-i insâniyyede müteayyen olmakla mükerrem ve âlî olan dostum. Vedûd ism-i şerîfinin hükmü böyle olunca, insan, enbiyânın akıl ve kelâmından vahşet edip firâr ettiği vakit, ma'zûr olur mu ve onun katli nasıl câiz olmaz?
3358. Şübhesiz vahşî gibi oklar ve mızraklar önünde, kâfirlerin kanı mübah oldu.
"Nüşşâb" nüşâbenin cem'idir, oklar demektir. "Rimâh" mızrak ma'nâsına olan "rumh"un cem'idir. Ya'nî enbiyâya karşı olan vahşiliklerinden ma'zûr olmadıkları için, hayvânât-ı vahşiyye gibi kâfirlerin oklar ile ve mızraklar ile öldürülmesi mübâh oldu. Artık menâfi'-i hasîse-i dünyeviyye için birbirini öldüren insanların kıymeti tasavvur olunsun.
3359. Onların zevceleri ve evlatları hep mübahdır; zîrâ ki akılsızdırlar, merdûd ve zelîldirler.
Küffârın zevcelerinin ve evlâtlarının şer'an esîr edilmesinin sebebi, onların akıl ve idrâke karşı vahşî ve kıymetlerini bilmeyip hayvaniyyet derekesine sukūt ederek, ind-i ilâhîde merdûd ve zelîl olmalarıdır. Esâretten sonra, terbiye-i insâniyyeyi iktisâb ettikleri vakit, artık vahşetleri zâil olmuş olacağından, şerîat-ı Ahmediyye, onların birer vesîle ile âzâd edilmelerini emir buyurur.
3360. Kezâ o bir akıl ki, aklın aklından ürker, akla mensubiyetten hayvânâta nakl olur. Bu beyt-i şerîf, yukarıki beyitlerin te'kîdidir. Ya'nî her ne kadar küffârın akl-ı cüz'îleri olup kendi aralarında medenî-bi't-tab' olarak yaşarlar ise de, aklın aklı olan akl-ı külden, ya'nî enbiyânın aklından ürküp kaçtıkları için, akl-ı cüz'îye mensûbiyetlerinin de hükmü kalmayıp insâniyyet rütbesinden, zekî hayvânât derekesine intikāl ve tenezzül ederler.