Hârût ve Mârût'un kendi ismetlerine i'timâd etmesi ve ehl-i dünyaya karışmak istemesi ve fitneye düşmesi
34. bölüm / 54 · 1677 kelime · ~9 dk okuma
3361. Meşhur olan Hârût ve Mârût gibi ki, gurûrdan zehirli ok yediler.
Sûre-i Bakara'da وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنَ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ (Bakara/102) [Bâbil'de Hârût ve Mârût'a indirileni...] âyet-i kerîmesinde isimleri zikr olunup, kütüb-i tefâsîrde kıssaları iştihâr eden Hârût ve Mârût gibi ki, bu iki melek, mertebe-i melekiyyetteki ismetlerine mağrûr olmaları yüzünden, kahr-ı ilâhînin zehirli okunu yediler ve mertebe-i akıldan hayvaniyyet mertebesine tenezzül ettiler. Bu kıssa yukarıda 543 numaralı beyitte muhtasaran geçmiş idi.
3362. Onların kendi tahâretlerine büyük i'timâdları var idi; su sığırının arslan üzerine i'timâdı nedir?
Ba'zı zevât Hârût ve Mârût'un iki melek olup, insan sûretinde Bâbil şehrine nüzûl ederek şehvetlerine tebean isyân ettiklerini; ve ba'zıları da hadd-i zâtında bunlar iki insan olup, riyâzet ve mücâhedeleri sebebiyle beşeriyyetten melekiyyet mertebesine irtikā ettikleri halde, kendi tahâretlerine i'timâd ettikleri için, tekrâr şehvete mübtelâ olup mertebelerinden sukūt ettiklerini beyân ederler. Herhangisi olursa olsun, burada Hz. Pîr'in murâd-ı âlîleri misâlen, meşhûr olan kıssayı beyân ile, kibir ve ucbun bâdî-i kahr-ı ilâhî olduğunu beyândır. "Gâv-mîş" su sığırı, manda demektir ki, mahlûk-ı zaîfeden kinâyedir. "Arslan"dan murâd وَ هُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ (En'âm, 6/18) [O kullarının üstünde kāhirdir] âyet-i kerîmesi mûcibince Zât-ı Hak'dır ki, kuddûsiyyet-i hakîkiyye Zât-ı hazretine mahsûstur. Ya'nî Hârût ve Mârût'un kudsiyyet-i izâfiyyelerine dayanmaları, mandanın, arslana dayanmasına benzer. Su sığırı ve manda, arslanı hiçe sayıp üzerine dayanırsa parçalanır; bunun gibi mahlûk dahi kendinin zannettiği kudsiyyet ve tahâret-i izâfiyyesine i'timâd eden ve kudsiyyet-i hakîkiyye sahibinin önünde tezellül etmeyip, ucb ve kibre mübtelâ olursa, netîcesi kahr-ı ilâhîye giriftâr olmaktır. Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "arslan"dan murâd, kazâ-yı ilâhîdir derler. Bu ma'nâ dahi muvâfık olur.
3363. Gerçi o, boynuzu ile yüz tedbîr eder. Erkek arslan onu şah şah parçalar.
"Şâh" boynuz ma'nâsına geldiği gibi, "dal" ma'nâsına da gelir. Ya'nî her ne kadar su sığırı boynuzu ile arslana mukābeleye kıyâm ederse de, erkek arslan onu dal dal parçalar ve dilim dilim yapar. Bunun gibi Hakk'ın sıfat-ı kuddûsiyyetine ve kibriyâsına iştirâk da'vâsında bulunanlar, kazâ-yı ilâhîye karşı türlü türlü tedbîrlerini kullansalar bile, Hak Teâlâ tecellî-i kahrîsi ile onları parça parça eder.
3364. Eğer kirpi gibi boynuz dolu olsa, çaresiz arslan sığırı öldürecektir.
Mahlûk ne kadar kuvvetli olursa olsun ve ne kadar âkilâne tedbirler ittihâz ederse etsin, neticesi helaktir; zîra كُلِّ شَيْئٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] buyrulmuştur.
3365. Vâkıâ sert rüzgâr çok ağaçları koparır; o, körpe nebâta ihsân eder.
Ya'nî mahlûkun kuvveti ve mukābelesi çok olursa, kahr-ı ilâhî şiddetli gelir; ve eğer zayıf olursa, kahır da hafif olur ve kahr-ı hafif ise ayn-ı ihsândır.
3366. O sert rüzgâr nebatın zayıflığı üzerine merhamet etti; ey gönül sen kuvvetten laf etme!
“Me-lund” lundîden masdarından nehiydir. Bir kimsenin öfkelenip kendi kendine söylenmesi ma'nâsınadır. Ey gönül mâdemki sert rüzgâr körpe ve zayıf olan nebâta lutuf ve merhamet ile muâmele eder, sen de nefsine mülâyim gelmeyen kazâ-yı ilâhîye karşı, homurdanarak söylenme; zîrâ bu söylenmek, mukābele ve kuvvet ma'nâsını işrâb eder.
3367. Dalların ve ağacın sıklığından ve çokluğundan, baltaya ne vakit korku gelir? Parça parça keser.
3368. Lakin kendisini bir yaprak üzerine vurmaz, nîşteri bir nîşterin gayrine vurmaz.
Ya'nî balta, kuvvetli olan ağaç dallarını kesmek içindir; bir yaprağı koparmak için balta kuvveti zâiddir. Zîrâ bir nîşter, ancak nîşter gibi keskin olan şey hakkında isti'mâl olunur; binâenaleyh kahr-ı ilâhî zulümde kavî olanlara şiddetle isabet eder ve hafif olanlara da mülâyemetle dokunup geçer.
3369. Aleve odunun çokluğundan ne gam! Kasab, koyun sürüsünden ne vakit ürker?
Kahr-ı ilâhînin önünde, makhûrların kuvvet ve kesretlerinin ehemmiyeti olmadığına birer misâldir.
3370. Ma'nânın önünde sûret nedir? Çok zebûndur. Çerhi onun ma'nası aşağı tutar.
Suver-i âlemden her ne vâki' olursa, hep onun ma'nâsındandır; ve “ma'nâ”dan murâd Zâtullâh'dır; “sûret”den murâd dahi müteayyinâttır. (Bahrü'l-Ulûm şerhinden.) Buradan i'tibâren kıssanın nihâyetine kadar mevcûdâttan her bir mevcûd harekât ve sekenât ve hâssiyât ve te'sîrâtta kendi ma'nâsının tâbi'idir. Nitekim kālıb rûhun ve kalbin tâbi'idir; ve ruh ve kalb dahi القلب بين اصبعين من اصابع الرحمن hadîs-i şerîfi mûcibince, fermân-ı ilâhî olmaksızın bir iş yapamaz. (Hz. İmdâdullâh ve Muhammed Efdal şerhlerinden.)
3371. Sen dolap gibi olan çerhden kıyas tut ki, onun dönüşü kimdendir? Mü-şîr olan akıldandır.
Manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden eflâkin ve fezâ-yı nâmütenâhîde devr eden diğer manzûme-i şemsiyyelerin vesâir âlemlerin dolap gibi devr etmeleri kimin te'sîrindendir? Alem-i ma'nâdan olan akl-ı küllün te'sîrindendir ve o akl-ı kül hâricde ma'dûm olduğu halde, mevcûd üzerinde müessirdir; ve bu hey'et-i mecmûanın müdebbiridir.
3372. Ey oğul, bu felek gibi olan kalıbın dönüşü, örtülmüş olan ruhdandır.
Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan oğlum; bu felek gibi olan cism-i beşerin devrânı, bu cismin sûreti ile örtülmüş olan rûhdandır ve rûh ise ma'nâdır.
3373. Irmak suyunun esîri olan bir çark gibi; bu rüzgârın devri onun ma'nâsındandır.
Irmak suyunun te'sîriyle dönen bir çark gibi, arz üzerinde cereyân eden bu rüzgârın devri ve hareketi, o rüzgârın ma'nâsından dolayıdır. Zîrâ rüzgâr dahi esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır ve o isim o mazharın Rabb-i hâssıdır ve onun ma'nâsıdır.
3374. Bu nefsin cerr ü meddi ve îrâd ve masrafı, pür-heves olan candan baş-ka kimden olur?
Ba'zı nüshalarda "cerr" yerine "cezr" vâki' olmuştur; her ikisi de aynı ma'nâyı ifade eder. "Cerr"den murâd, nefesin içeriye alınması ve "medd"den murâd dahi dışarıya çıkarılmasıdır. "Dahl ü harc" dan murâd dahi nefesin çok veyâ az alınıp verilmesidir. "Pür-heves" ta'bîriyle candaki sıfat-ı irâdeye işâret buyrulur. Ya'ni bu cismin devâm-ı hayâtına sebeb olan nefesin alınıp verilmesi, cemâd nev'inden olan cismin şânından değildir. Sahib-i irâde olan canın te'sîriyle vâki' olur. Nitekim herhangi bir sebeble hayât munkatı' ve can, tenden alâkasını keserse, nefes dahi munkatı' olur.
3375. Onu gâh cîm ve hâ ve dâl eder; onu gâh sulh ve gâh cidal eder.
Can o nefesi ba'zan "cîm ve hâ ve dâl" harflerinden terekküb eden "cahd" yapar; ve "cahd" inkâr demektir. Zîrâ insanın tekellümü nefes iledir ve tekellüm de tefekküre müsteniddir ve tefekkür ve idrâk ise canın hâssasıdır. Binâenaleyh can nefesi ba'zan inkâr ma'nâsını hâvî olan sözlere sevk eder ve nefesi inkârın aynı yapar ve ba'zan dostâne ve ba'zan da düşmenâne sözlere sevk edip sulh ve cidâlin aynları yapar.
3376. Onu gâh sağa, gâh sola götürür; onu gâh gülistan, gâh diken yapar.
Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin tavzíh ve te'kîdidir. "Sağ"dan murâd, cânib-i saâdet ve "sol”dan murâd dahi cânib-i şekāvettir. Nitekim Kurân-ı Kerîm'de ashâb-ı saâdet hakkında أصحاب اليمين (Vakia, 5627) [Ashab-ı yemîn] ve ashâb-ı şekāvet hakkında da أَصْحَابُ الشَّمَالَ (Vâkıa, 56/41) [Ashâb-ı şimâl] ta'bîr buyrulur. "Gülistan"dan murâd, îmân ve “hâr”dan murâd, küfür ve inkârdır. Ya'nî can nefesi ba'zan saâdet ve ba'zan şekāvet tarafına götürür ve ba'zan onu îmân ve ba'zan küfür ve inkâr yapar. Bu sebeble ehl-i tarîk indinde "pâs-ı enfâs" ya'nî hifz-ı enfâs pek dikkat ve riâyet edilecek şeydir.
3377. Bizim Yezdân'ımız bu rüzgârı öylece Ad üzerine ejderha gibi etmiş idi.
Bu beyt-i şerîfde لا تسبوا الريح فانها من نفس الرحمن ya'ni Rüzgâra söğmeyin; zîrâ o, nefes-i rahmândandır" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Yukarıki beyitlerde nefes-i insânîden bahis buyrulmuş ve bu nefesin gâh dostça ve gâh düşmanca çıkacağı zikr edilmiş idi. Bu beyt-i şerîfde de nefes-i rahmânîden olan rüzgârın kavm-i Âd üzerine düşmanca ve ejderhâ gibi esdiği beyân buyrulur. Ya'nî bizim nefesimiz dostça ve düşmanca çıktığı gibi, bizim Yezdân'ımız da, nefes-i rahmânîden olan rüzgârı kavm-i Âd üzerine ejderhâ gibi yapıp düşmanca salıvermiş idi.
3378. Yine de o rüzgârı mü'minler üzerine sulh ve riâyet ve emân etmiş idi.
Hak Teâlâ yine o nefes-i rahmânîsinden olan rüzgârı, Ad kavminin mü'minleri üzerine dostça salıvermiş ve onlar hakkında ni'met ve râhat kılmış idi.
3379. Rabbü'l-âlemînin ma'nalarının deryası olan şeyh-i dîn, ma'na ancak Allah'dır dedi.
“Şeyh-i dîn”ta'bîrinin kime râci' olduğu hakkında şürrâh-ı kirâm hazarâtı muhtelif mütâlaalarda bulunmuşlardır. Ankaravî hazretleri buyururlar ki: “Sürûrî ve Şem'î, Sadreddîn Konevî hazretleri demiş iseler de, tahsîse delilleri yoktur. Kibârdan bir başkası veyâhud Şeyh-i Ekber olması baîd değildir. Çünkü Hz. Şeyh-i Ekber'in bu mazmûn üzere kitablarında kelâmı çoktur; fakat “el-ma'nâ hüvallâh” sözü aynen mütedâvil olan kitablarında yoktur.”
Hind şârihlerinden İmdâdullâh Çiştî (k.s.) ve Muhammed Rızâ hazretleri buyururlar ki: “Murâd ya şeyh Cüneyd veya Şeyh-i Ekberdir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber فالكل عبارة وانت المعنى [Kül, bir ibâredir ve sen ma'nâsın] buyurur.
Yine Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: “Şeyh-i din” Hz. Ali (k.v.) efendimizden ibârettir; ve “el-ma'nâ hüvallâh” buyurmuştur. Ya'nî nasıl ki elfâzda maânî mevcûd ise, böylece her bir şeyde Hak mevcûddur.”
Fakîr, “şeyh-i dîn” ile Ferîdüddîn Attâr hazretleri murâd buyrulduğuna zâhibim, Zîrâ cenâb-ı Attâr 14 yaşlarında iken Hz. Pîr'e Esrarnâme'lerini hediye etmişler idi; ve bu kitabı dâimâ yanlarında bulundururlar idi. Ve bu ma'nâyı Hz. Attâr şu beytinde beyân etmiştir: “Ma'nâ sensin ve senin hâricin isimdir; sen hazînesin ve bütün âlem tılsımdır. Ya'nî, sen ma'nâsın ve senin hâricin ve gayrin olan sûretler ancak isimdir; ve suver-i âlem senin hazîne-i vücudun üzerine bir tılsımdan ibârettir. Cenâb-ı Attâr 124 yaşında iken Cingiz vak'asında şehîd edilmiştir. “Şeyh-i dîn" ile, dînin büyüğü ve eskisi ma'nâsı murâd buyrulur.
3380. Bütün zemîn ve âsumânın tabakaları, o akıcı deryada bir haşak gibidir.
[3339] Fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûddur ve zemînin ve âsumânın tabakaları ve fezâda müteayyen olan bilcümle avâlim-i kesîfe ve latîfe, vücûd-ı mutlak-ı Hak'da mütekevvendir; ve bu avâlimin kâffesi akıcı deryâ üzerinde yüzen çörçöp gibidir. Nitekim ecrâm hakkında كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (Enbiyâ, 21/33) ya'nî "Hepsi felekte yüzerler" buyrulur. Ya'nî güneş ve ay ve nücûm hepsi, denizde yüzer gibi yüzerler.
3381. Suda hâşakın hamleleri ve oynamaları, hareket vaktinde sudan geldi.
Ecrâmın mihverleri üzerinde ve mahreklerinde devir ve hareketleri vücûd-ı mutlak-ı Hak'dandır. Nitekim su üzerinde yüzen çörçöpün hamleleri ve oynamaları hep suyun kımıldamasındandır. Bu hakikat مَا شَاءَ اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ (Kehf, 18/39) [Mâşaallah kuvvet sâdece Allah'ındır] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur.
3382. Onu inaddan sakin etmek istediği vakit, hâşaki sahil tarafına götürür.
Hak Teâlâ kendi vücûd-ı mutlakında çörçöp gibi yüzüp, hareketlerinde ısrâr ve inâd eden suver-i ecsâmı sâkin kılmak istediği vakit, onları bu vücûd-ı izâfı âleminden adem-i izâfi sâhiline düşürür.
3383. Onu sâhilden dalga mahalline çektiği vakit, sarsarın nebâta yaptığını yapar.
Yine onları adem-i izâfî sâhilinden, vücûd-ı izâfî dalgaları âlemine çektiği vakit, sert rüzgâr nebâtâtı nasıl tahrîk ederse, o hâşâki, sûret-i ilmiyyesi mertebesinde sabit olan hakikatleri üzerine, yine sûret âleminde harekete getirir.
3384. Bu sözün sonu yoktur; ey genç yine Hârût ve Mârût tarafına sür!
Ya'nî sûretten ma'nâya ve ma'nâdan sûrete intikāl sözünün nihâyeti yoktur. Ey maârif-i ilâhiyye tahsilinde nev-heves olan sâlik; idrâk merkebini Hârût ve Mârût tarafına sür!