Hârût ve Mârût kıssasının bakıyyesi ve onların dâr-ı dünyâda dahi Bâbil kuyusunda cezâ ve ukūbetleri
35. bölüm / 54 · 852 kelime · ~5 dk okuma
3385. Vaktaki cihan halkının günah ve fıskı ikisi üzerine rûşen olurdu, o zamân,
3386. Öfkeden ellerini çiğnemeğe başlarlar idi; lakin göz ile kendi ayıplarını görmezler idi.
Hârût ve Mârût, ehl-i âlemin günahlarını ve fısk u fesâdlarını gördükleri vakit pek ziyâde hiddet edip, öfkelerinden ellerini ısırmağa başlarlar idi; lâkin çeşm-i idrâk ile kendi kusûrlarını görmezler ve bilakis kendilerinin kudsiyyet ve tahâretlerine i'timâd ederler idi.
3387. O çirkin adam aynada kendini gördü; ondan yüz çevirdi ve öfkelendi.
Ya'nî bu hâl, çirkin bir adamın, aynada kendisini görüp mün'akis olan sûretin çirkinliğinden öfkelenerek, aynadan yüz çevirmesine benzer.
3388. Kendini gören kimse, vaktaki bir kimseden bir cürüm gördü, onda cehennemden bir ateş peyda oldu.
Ya'nî hodbîn olup kendini beğenen bir kimse, birinin kabahatini görüp gazab ederse, onun bâtınında cehennem cinsinden bir ateş peyda olur. Zîrâ gazab, eser-i celâldir ve cehennem de mazhar-ı celâldir. Binâenaleyh bu eser, cehennem mazharından o kimsenin kalbine sıçrayan bir kıvılcımdır.
3389. O, o kibre "hamiyyet-i dîn" ta'bîr eder; kendisinde olan kâfir nefse bakmaz.
“Hamiyyet”, “hama” masdarından, harâretlenmek ma'nâsınadır ki, gazab ve öfke dahi kanın harâretinden hâsıldır. Beyt-i şerîfde şeddesiz “hamyet” te- laffuzu, zarûret-i vezinden nâşîdir. Ya'nî birinin kabâhatini gören kimse, ken- disinin kâfir-i hakikat olan nefsine bakmaz da, o kabâhate olan öfkesine ve kendisini ondan daha temiz görmekten mütehassıl olan kibrine “hamiyyet-i dîniyye” ve “gayret-i dîniyye” ta'bîr eder. Bu beyt-i şerifde أتأمرون الناس بالبر و تَنْسَوْنَ أَنْفُسِكُمْ (Bakara, 2/44) ya'nî “Kendi nefsinizi unutarak, nâsá takvâ ile mi emrediyorsunuz?” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
3390. Hamiyyet-i dîniyyenin başka alâmeti vardır ki, o ateşten bütün cihân [3349] yemyeşildir.
Ya'nî filhakîka hamiyyet-i dîniyye vardır; fakat bu hamiyyet-i dîniyyenin başka alâmeti vardır. Şöyle ki o ateşten bütün cihân cennet gibi yemyeşil ve rûhânî olur. Meselâ hodbîn olan kimse birinin kabâhatine öfkelendiği vakit, bu öfkesinin ateşi ile muhîtini de ateşe çevirir ve muhalefet ve adâvete sebeb olur. Fakat Hak'da fânî olan evliyâullâhın hamiyyet-i dîniyyesi böyle değil- dir. Onların kendi muhîtlerine, kendilerini sevdirerek halkı ıslâh ederler; ve onların âteş-i hamiyyetinden, kendi muhîtleri cennet gibi rûhânî bir hâl içine dalarlar. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'lerinde buyururlar ki: “ Bu halkın ef'âli eğridir; eğer onlara bu eğriliklerden bahs olunursa, Tanrı selâmı- nı vermezler. Onların terbiyesi mektebdeki sıbyâna benzer. Meselâ bir yazı hocası çocuğa meşk verir. Bidâyetinde çocuğun bu yazısı kâmilen eğridir; fa- kat muallim çocuğun yazısını gördüğü vakit tahsîn eder; ve evvelâ elifden başlayıp, bu yazının hepsi güzel olmuştur; fakat şu elifi eğer dikkat edip böyle yazarsan, yazın daha güzel olur, der. Çocuk elifi ıslâh edince, böylece "be" harfine geçer ve ilâ-âhirihi böyle mülayimâne terbiye eder."
3391. Hak onlara dedi: Gerçi nûrânîsiniz; gafletlenmiş olan günahkârlara bakmayınız.
Hak Teâlâ mertebe-i mülkde bulunan Hârût ve Mârût'a buyurdu: "Gerçi sizde sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri yoktur; nûrânîsiniz; fakat sıfât-ı nefsâniyye perdesi altında aldanmış ve nûrâniyetten bî-haber kalmış olan günahkârlara nazar-ı hiddet ve hakâretle bakmayınız."
3392. Ey askerler ve köleler, şükür söyleyiniz; şehvetten ve baldır yarığından kurtulmuşsunuz.
"Ey cünûd-ı ilâhiyyem ve bendelerim olan melâikem, hamd ve senâya âid sözler söyleyiniz ki, âlem-i vücûdda şehvetten ve fercden kurtulmuşsunuz."
3393. Eğer ben size o ma'nadan koyarsam, muhakkak artık semâ sizi kabûl etmez.
"Eğer ben sizin varlığınıza o sıfât-ı nefsâniyye ma'nâlarından vaz' edersem, günahkârlar gibi zulümât ve kesâfette müstağrak olursunuz ve muhakkaktır ki artık âlem-i letâfet olan melekût-ı semâ sizi kabûl etmez."
3394. Sizin teninizde olan ismet, benim ismetimin aksinden ve hıfzımdandır.
“Sizin vücûd-ı nûrâniyyetinizdeki ismet ve tahâret, benim kudsiyyetimin aksindendir ve izâfîdir ve benim hıfzımdandır. O kudsiyyet sizde aslî ve hakîkî değildir.”
3395. Matrûd olan şeytân, sizin üzerinize gâlib olmamak için, sakın ve sakın, onu kendinizden değil, benden görünüz!
“O izâfi olan tahâreti ve ismeti kendinizden görüp kibir ve teâlî duygusu-na mübtelâ olmayınız; aksi halde şeytanetin rûhu ve esâsı olan kibriniz ve teâlîniz sebebiyle, matrûd olan şeytana tâbi' olmuş olursunuz."
3396. Nitekim Resûl'ün vahiy katibi, hikmeti ve usûlün nurunu kendinde gördü.
“Nitekim Resûl (a.s.)ın, yukarıda 3269 numaralı beyitten i'tibâren kıssası geçen vahiy kâtibi, hikmeti ve vahyin nûrunu kendinde gördü ve kendinden bildi.”
3397. Kendisini Huda'nın kuşlarının hem-savtı saydı; o sadâ gibi bir ıslık idi.
“O kâtib-i vahy, kendisini Hakk'ın kuşları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile bir addetti. Halbuki ondaki zuhûr, taklîdî sadâ gibi bir ıslık idi.”
3398. Eğer kuşların savtını vasıf olsan, kuşun muradı üzerine ne vakit, vakıf olursun?
“Eğer kuşların sesini taklîd etsen, kuşların murâdına vakıf olabilir misin?”
“Kuşlar”dan murâd enbiyâ ve evliyâdır. Meselâ evliyânın kelâmını taklîd edip söyleyenler vardır; fakat bu sözlerden onların zevkini ve murâdını bilmek mümkin olur mu?
3399. Eğer bülbüle mensub olan sadayı öğrensen, sen ne bilirsin ki o, bir gül ile ne tutar?
“Bülbül”den murâd kezâlik enbiyâ ve evliyâdır ve “gül”den murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'dır. Ya'nî “Ey mukallid olan kimse, farz edelim ki, enbiyânın ve evliyânın kelâmını ezberleyip söyledin; onların Hak ile olan muâmelelerini ne bilirsin?”
3400. Ve eğer bilirsen, sağırların dudaklarını kımıldatanlardan zanları gibi, o [3359] da zandan olur.
Ve eğer enbiyâ ve evliyânın kelâmından Hak'la olan muâmeleleri, ya'nî "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" gibi halleri hakkında sende bir fikir ve idrâk hâsıl olsa bile, bu anlayış zan ve tahmîndir. Nitekim sağırlar, dudaklarını kımıldatan kimselerin, bu kımıldatmalarından birtakım zan ve tahmîne düşüp kendilerini onların sözlerini doğru anladıklarını zannederler."