İçeriğe atla

Sağırın hasta olan komşusunun iyâdetine gitmesi

36. bölüm / 54 · 1487 kelime · ~8 dk okuma

3401. Bir fazl-ı zâtîsi olan kimse bir sağıra dedi ki: Senin bir komşun hasta oldu.

3402. Sağır kendi kendine dedi: Ağır kulak ile ben o civânın sözünden ne anlarım?

3403. Hususiyle hasta ve sesi zayıf oldu; fakat oraya gitmek lâzımdır; çare yoktur.

3404. Onun dudağı kımıldandığını gördüğüm vakit, ben kendimden onu da kıyas tutarım.

Hastanın dudağı kımıldanmağa başlayınca, ben onun hâlini, kendi hâlimden kıyâs ederim; bilfarz ben hasta olsam, birisi beni iyâdete gelse, bana benim söyliyeceğim sözleri söyler ve ben de ona tahmîn ettiğim cevabları veririm.

3405. Ben, ey mihnet-keşim, nasılsın? dediğim vakit, o iyiyim, yahut hoşum diyecektir.

3406. Ben derim ki, şükür. Ne çorbası içtin? O, bir şerbet, yahut mercimek çorbası, der.

3407. Ben derim ki, âfiyet olsun, o tabîblerden sana gelen kimdir? Filân, der.

3408. Ben derim ki, onun ayağı çok uğurludur; mâdemki o geliyor; senin işin iyi olur.

3409. Biz onun ayağını denemişiz; her nereye giderse, hâcet-revâ olur.

3410. Kıyasî olan bu cevabları tesbît etti; o sâf adam, o hastanın huzuruna gitti.

3411. Dedi, nasılsın? Dedi, öldüm; dedi Elhamdülillah. Hasta bundan çok bîzâr ve na-hoş oldu.

3412. Dedi ki: Bu ne şükürdür? Meğer o bizim ile fenâ olmuştur. Sağır bir kıyâs yaptı; o da eğri gelmiştir.

Hasta dedi ki: "Bu adam neye şükr ediyor; meğer o bizim ile kötü kişi olmuştur." Sağır kendi kendine bir kıyâs yaptı; o da maksadına muhâlif geldi.

3413. Ondan sonra ona dedi ki: Ne yedin? Zehir! dedi. Afiyet olsun, dedi. Kahır ziyade oldu.

Bu ters mükâlemeden hastanın kahrı ve üzüntüsü ziyâde oldu.

3414. Ondan sonra dedi: Tabiblerden sana ilâç ile gelen kimdir?

3415. Dedi: Azrâîl geliyor, def' ol! Dedi: Onun ayağı pek mübarektir; şad ol!

3416. Sağır dışarıya çıktı; o sevinerek: Şükür ki ona şimdi riayet ettim, dedi.

3417. Hasta dedi ki: Bu bizim canımızın düşmanıdır; biz onun ma'den-i cefâ olduğunu bilmiyor idik.

3418. Hastanın hâtırı, yüz sakat arayıcı, tâ ki ona her nevi'den haber ede.

Hasta sağırın iyâdetinden ziyâde hiddet etti. Ona türlü türlü ifadeler ile fenâ haberler göndererek, teessürünü ve öfkesini bildirmek için hâtırı birçok müessir sözler arayıcı oldu.

3419. Bir kimse fenâ taâm yediği vakit, kay edinceye kadar onun gönlünü bulandırır.

Fenâ sözler, fenâ taâm gibidir; fenâ taâm yiyen kimse nasıl istifrâğ ederse, fenâ sözleri işiten kimse de, öyle sözleri kāiline iade eder.

3420. Kezm-i gayz budur; onu kay etme; tâ ki cezasında tatlı söz bulasın. [3379]

Öfkeyi yutmak, fenâ sözlere maʼrûz kalındığı vakit, onu yutmak ve hazm etmektir. Ey sâlik, o öfkeyi iâde etme; tâ ki sana fenâ muâmele eden, senden mukābele görmeyince utanıp, kelimât-ı tayyibe ile senden özür dilesin. İşte öfkeyi hazm etmenin mükâfât-ı dünyeviyyesi budur; mükâfât-ı uhreviyyesi ise, muhabbet-i ilâhiyyeye nâiliyyettir. Zîrâ Hak Teâlâ sûre-i Âl-i İmrân'da الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَ اللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) yanî "Cennet, meserret ve meşakkat içinde infak edenler ve öfkesini yutanlar ve nâsı afv edenler için hazırlanmıştır; Allah Teâlâ muhsin olanları sever" buyrulur.

3421. Onun sabrı olmadığından o daralwerdi. Diyordu ki: Bu karısı fahişe olan kelb-i mef'ûl nerede?

3422. Tâ ki onun yüzüne söylediği şeyi dökeyim; zîrâ o zaman arslan gibi olan zamîrim uyumuş idi.

3423. Mâdemki iyâdet gönül rahatı içindir, bu iyâdet değildir, düşman-murad-lılıktır.

Hadd-i zâtında hastanın iyâdeti gönül almak içindir; bu adamın yaptığı iyâdet değil, fırsat bulup düşmanca intikām almaktır.

3424. Ta ki kendi düşmanını zayıf göre; tâ ki onun kötü hatırı karar tuta.

Ya'nî bu sözleri o kimse kendi düşmanını zayıf ve hasta gördüğü vakit, kötü hâtırını teskîn için söyledi.

3425. Çok kimseler ki onlar taatdan gümrehdirler; gönlü, onun rıdvânına ve sevabına koyarlar.

Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki .كظم غيظ اینست الخ beytine merbuttur. Zîrâ gazabı hazm etmek ahlâk-ı hasenedendir; ve ahlâk-ı hasene ise مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ (Nisâ, 4/79) [Sana gelen iyilik Allah'dandır] âyet-i kerîmesi mûcibince ahlâk-ı ilâhiyyedendir. Çünkü Allah Teâlâ eğer sevmediği sû'-i ahvâle mukābil gazabı ile tecellî buyursa idi, kâinât herc ü merc olurdu. Ve zâhirdir ki Hakk'ın sû'-i hâle karşı gazabla tecellî buyurmaması bir ücret ve rıdvân mukābilinde değildir. Binâenaleyh kullar için تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız] emrine tebean, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk lâzımdır. Ve ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan kimseler ise, emr-i ilâhîyi hiçbir mükâfât duygusuna tâbi' olmayarak îfâ ederler. İmdi Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya intikālen buyururlar ki: Çok kimseler vardır ki, tâatdan dalâlete düşmüşlerdir; çünkü onlar tâatı li-vechillâh yapmayıp, cen- netin ni'metlerine nâiliyyet gibi bir ücret mukābilinde icrâ ve ibadetlerinde وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَة رَبِّهِ أَحَداً (Kehf, 18/110) [Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın] âyet-i kerîmesinin hükmüne muhalefet ederler ve Rab'lerinin ibâdetine kendi nefislerinin hazzını teşrîk ederler.

3426. Muhakkak hakîkatte gizli ma'siyet olur. Çok bulanıklık vardır ki, sen onu sâfî zannedersin.

Ya'nî Hakk'a ücret mukābilinde tapmak, hakikatte gizli bir ma'siyettir. Çok bulanık ameller vardır ki, ey âbid sen onu sâfî ve parlak bir ibâdet zannedersin. Binâenaleyh âbid ecr ü sevâb tama'ından kat'-ı nazar ederse mahza Hak, ibâdete lâyık olduğu ve emre itâat kulluğun şânından bulunduğu için Hakk'a ibâdet etmek lazımdır. Ve kezâ tarîk-ı Hak sâliki dahi merâtib ve envâr gibi hicâbât-ı ma'neviyyeye gözünü dikerek çalışmamak ve belki kendi mevhûm olan varlığını, vücûd-ı Hak muvâcehesinde kaldırmak kasdıyla sa'y etmek îcâb eder.

3427. O sağır gibi ki, o iyilik ettiğini zannederek oturmuştur ve o aks üzere sıçradı.

Ya'nî bu sûretle ibâdet eden kimsenin ameli, kıssasını zikr ettiğimiz śağırın fiiline benzer. Zîrâ o sağır, hastanın hâtırını sormak gibi bir iyilik yaptığını zannettiği halde, yaptığı iş tersine çıktı.

3428. O hizmet ettim ve komşu hakkını yerine getirdim diye hoş oturmuştur.

Sağır, yaptığı işten memnûn olup, gönlü râhat olarak oturmuştur. Bunun gibi ücret mukābilinde Hakk'a ibâdet edenler de, ibâdet ettim diye râhatça oturmuşlardır.

3429. O hastanın gönlünde, kendi için bir ateş yakmıştır; ve kendini de o ateşle yakmıştır.

Sağır, ters sözleriyle hastanın gönlünde bir gazab ateşi yakmıştır ve hastanın gazabı gönderdiği haberler ile kendisine de aks ettiği için, o âteş-i ga- zab onu yakmıştır. Bunun gibi, ücretle ibâdet edenler de naîm-i uhreviyyeye nâil olurlar ise de, şirk-i hafileri sebebiyle cemâl-i Hak'dan mahrûmiyet ateşi ile yanarlar.

3430. Yaktığınız ateşten sakınınız; muhakkak siz ma'siyette ziyade ettiniz.

Ya'nî nazarı mâsivâllaha atf edip ibâdet etmek, Hak'dan uzak düşmek âteşine sebeb olur. Mâsivallâhın envâ'ı çoktur; kimi dünyevî, kimi uhrevîdir. Dünyevîsi riyâ ve ucb; ve uhrevîsi cennet ve mükâfât-ı uhreviyyedir. Bunların her ikisi de Zât-ı Hak'dan bu'du îcâb eder; ve halkın çoğu da bu gibi hicâblara mübtelâdır. Onun için Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Nazarınızı Hakk'ın gayrine atfetmekten dolayı yaktığınız âteş-i ma'nevîden sakınınız. Muhakkak siz ibâdet şeklindeki ma'siyeti çoğaltmaktasınız. Bu sebeble cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Seni Hak'dan teb'îd eden her bir ibâdet, ayn-ı ma'siyettir; ve seni Hakk'a takrib eden her bir ma'siyet, ayn-ı tâattır." Zîrâ riyâ için yapılan ve kıymetine i'timâd edilen ibâdet, hakikatte ma'siyet olur; ve icrâ edilen ma'siyeti müteâkib, kendini suçlu ve âciz ve zelîl görüp afv için ağlamak ve Hakk'a yalvarmak, ayn-ı ibâdettir ve sebeb-i kurbdur.

3431. Peygamber bir riya sahibine buyurdu ki: Ey delikanlı namaz kıl, zîrâ sen namaz kılmadın.

Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisini göstermek için baştan savma namaz kılan bir kimseyi gördüler. قم صل فانك لم تصل Ya'nî "Kalk namaz kıl, zîrâ sen namaz kılmadın" buyurdular. O kimse de namazını ta'dîl-i erkân ile kıldıktan sonra, Risâletpenah Efendimiz لا صلوة الا بحضور القلب ya'ni "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurdular.

3432. Bu korkuların çaresinden dolayı, her namazda "ihdina" geldi.

Meyl-i mâsivâ zihniyyeti ile ibâdet etmiş olmak korkularına karşı bir çâre olmak üzere her namazda Fâtiha-i şerîfeyi okuyup اهْدِنَا الصراط المستقيم (Fâtiha, 16) ya'nî “Yâ Rab bizi sırât-ı müstakîme hidâyet eyle" münâcâtında bulunmak lâzım geldi.

3433. Ey Huda, namazımı dalâlete düşenlerin ve ehl-i riyanın namazlarıyla karıştırma; diye.

Ya'nî, “Bizi sırât-ı müstakîme hidâyet et!" demek; yâ Rab benim namazımı, senin gayrini ibâdetine teşrîk eden ehl-i dalâlet ve riyânın namazlarıyla karıştırma, demek olur.

3434. Sağırın ihtiyar ettiği bir kıyastan, bu sebeble on senelik sohbet bâtıl oldu.

Ey âbid, zan ve tahmînin fenâlığına bak ki, zikr ettiğimiz kıssada, sağırın kendi zannı ile ihtiyâr ettiği bir kıyâsdan, komşusuyla ettiği on senelik sohbet ve dostluk bâtıl oldu.

3435. Hususiyle ey efendi, hiss-i dûnun kıyası, o vahyde hadden ziyadedir.

Ey ilmine i'timâd eden efendi, âlem-i süflîden olan havâss-i zâhire ve bâtınenin vahy-i ilâhî hakkındaki kıyasları, hadden pek ziyâdedir. Onlar[dan] kimi mantık ve kimi ilm-i kelâm ve kimi beyân ve bedîî gibi ilimlere tatbîkan alâtarîkı'l-kıyâs ma'nâlar çıkarırsın.

3436. Gerçi senin his kulağın kelâma liyakattedir; bil ki senin gayb tutucu kulağın sağırdır.

Ey âlim efendi, sen Kur'ân'ın elfâzını işittiğin vakit, his kulağın onların maânî-i zâhirelerini anlar; fakat o elfâzın maânî-i bâtınesini işitmekten bil ki senin bâtın kulağın sağırdır. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fíh'de buyururlar ki: "Şeyh Nessâc (k.s.) ümmî idi. Ehl-i ilim olan kimseler, huzûruna gelip bize Kur'ân'ı tefsîr et, derler ve o da, ben lisân-ı Arabîye vakıf değilim; siz âyet-i kerîmenin ma'nâsını söyleyin, ben de tefsîr edeyim, buyururlar idi. Ve âyetin ma'nâsını söyledikleri vakit, buyurur idi ki: Bu âyet, Risâletpenâh Efendimiz şu makāmda iken nâzil olmuştur ve bu makāmın ahvâli şöyledir, böyledir. İmdi bâtın kulağı sağır olan ulemâ-i zâhireye, evliyâullâhın beyân ettikleri maânîyi inkâr etmemek îcâb eder ve tarîk-ı insâf budur.