İçeriğe atla

Nass mukābelesinde kıyâs getiren ilk kimse İblîs idi

37. bölüm / 54 · 1850 kelime · ~10 dk okuma

3437. İbtida o kimse ki, envâr-ı Huda önünde bu kıyascıkları gösterdi, İblîs idi.

"Huda"nın nûrlarından murâd, tecelliyât-ı esmâiyyesidir. İblís, Hakk'ın Adem'de bu cem'iyyet-i esmâiyyesiyle vâki' olan tecelliyâtına karşı, kendince bir kıyâs yaptı da; "O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım; ateş topraktan hayırlıdır, binâenaleyh ben ondan hayırlıyım; ve a'la olan ednâya serfürû' etmez," diye bir kıyâs-ı mantıkî yaptı. Sûret-i zâhirede mantık nokta-i nazarından bu doğru idi; fakat Adem'in hakikatine ve bâtınındaki cem'iyyet-i esmâiyyeye nazaran pek eğri idi. Çünkü İblîs'in bâtın gözü kör idi. Bu kıyâsı zâhir gözü ile gördüğüne göre yaptı. Nitekim âtîde buyururlar:

3438. Dedi ki: Ateş şübhesiz topraktan daha iyidir; ben ateşdenim, o eksef olan topraktandır.

3439. İmdi fer'i, asıl üzerine kıyas edelim: O zulmetten, biz ise nûr-ı rûşeniz. deniz.

Ya'nî ateş asıl ve toprak fer'dir. Zîrâ hilkat-i âlemin etvârında ateş topraktan evveldir; ve küre-i âteşîn teberrüd ettikten sonra, ondan kışr-ı arz olan toprak hâsıl olmuştur. Ve وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) ya'nî "Adem'den evvel cân ismindeki mahlūkātı nâr-ı semûmdan halk ettik" âyet-i kerîmesinde ateşin bu takaddümüne işâret buyrulur. Ehl-i fennin istidlâlâtı dahi bu merkezdedir. Ve sûret-i zâhireye nazaran ateş asıl ve toprak fer'dir; ve kezâ ateş latîf ve nûrânî ve toprak kesîf ve zulmânîdir. Ve niseb-i sûrîsi i'tibariyle toprak ateştendir. Beyt-i şerîfde İblîs lisânından “mâ” (biz) ta'bîri, onun kibir ve gurûruna işarettir.

3440. Hak Teâlâ buyurdu: Hayır; belki la-ensab oldu; fazl için zühd ve takvâ mihrab oldu.

Hak Teâlâ buyurdu ki: “Hayır, hakikatte asıl ve fer' nisbetlerine i'tibâr yoktur. Nitekim âyet-i kerimede فَإِذَا نُفِخَ فِي الصورِ فَلاَ أَنْسَابَ بينهم (Mü'minun, 23/101) ya'nî “Sûra nefh olunduğu vakit, mahlûkātın aralarında nisbetler yoktur" buyrulur. Zîrâ yevm-i kıyâmet, sûretlerin mürtefi' ve hakikatlerin zâhir olduğu bir devirdir. Ey İblîs senin yaptığın kıyâs ise, sûrete taalluk eder. Hakikatler zâhir olduğu vakit, fazl ancak zühd ve takvâ sâhibleri için sâbit olur.

3441. Bu, fânî olan cihanın mîrâsı değildir ki, onu nisbetler ile bulasın; rûhânîdir.

Bu fazl, fânî olan âlem-i sûretin mîrâsı değildir ki, onu sûret nisbetleri ile isbât edebilesin; o mîrâs-ı fazl ancak rûhânî ve ma'nevîdir. Niseb-i rûhânî ise enbiyânın ma'nâ-yı ulvílerine olan ittisâldir.

3442. Belki bu fazl, peygamberlerin mîrâsıdır; bunun varisi etkiyanın canlarıdır.

3443. O Ebû Cehl'in oğlu aşikâre mü'min oldu; o Nûh nebînin oğlu gümrahlardan oldu.

Niseb-i sûrî mu'teber olmadığının açık bir delili bu âlemde de zâhirdir. Nitekim son nefesine kadar küfür ve inâdında musırr olan Ebû Cehl'in oğlu İkrime (r.a.) apaçık îmânını ızhâr etti; ve bir peygamber-i zîşân olan Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân ise, ehl-i küfür ve dalâletten oldu. Binâenaleyh Hz. İkrime'ye Ebû Cehl'in oğlu olmak zarar vermedi ve Ken'ân'a da babasının peygamber olması fâide etmedi.

3444. Toprağa mensub olan veled, ay gibi münevver oldu; sen ateşin veledisin, git kara yüzlü!

Topraktan mütevellid olan Adem, zillet ve tevâzu'u sebebiyle, ind-i ilâhîde mükerrem olup ay gibi münevver oldu. Ey İblîs, sen ateşten mütevellid olduğun için şânın isti'lâ ve tekebbür olduğundan, kara yüzlü oldun, git!

3445. Âlim, bu kıyasları ve araştırmayı bulutlu günde, yahut gecede kible için yapmıştır.

Ya'nî ulemâ bu kıyâsât-ı akliyyeyi ve araştırmayı, bulutlu günde veyâ gece vaktinde namaz kılacağı vakit, kıbleyi bulmak için yapar. Zîrâ şer'de bir sahrâda kıbleyi bulmak için güneşi sağ tarafına alıp, şarka müteveccih olursa kıble ta'yîn olunur; fakat bulutlu günde ve gecede güneş olmadığı için, kıble hakkında birtakım kıyâsât ve taharriyât yapılır. “Habr” hâ'nın fethi ve kesri ile, âlim ma'nâsına gelir. Ba'zı nüshalarda "cebr" vâki'dir.

3446. Fakat güneş ile ve Ka'be yüz önünde olmakla, bu kıyas ve bu taharrîyi isteme!

3447. Kıyasdan dolayı Ka'be'yi görülmemiş etme; ondan yüz çevirme; Allah Teâlâ doğruyu pek ziyâde bilir.

“Ka'be”den murâd, insân-ı kâmildir; zîrâ insân-ı kâmil Ka'be gibi mazhar-ı ism-i Zât'dır. Bu mazhariyetinden dolayı sûret-i Ka'be'ye teveccüh olunur. Ve bu teveccüh hakîkatte ancak Hakk'adır. Bunun gibi, ayn-ı mazhariyyette olan insân-ı kâmile de teveccüh ve serfürû lâzımdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten Hz. Pîr, Dîvân-ı Kebîrlerinde:

“Adem'in bu heykeli nikābdır; biz cümle secdelerin kıblesiyiz.”

Ve dîğer bir beyitlerinde de şöyle buyururlar:

“Âşıkların kıblesi benim; bî-dillerin Ka'besi benim. Kalk ve benim âsitânımın kapısına baş koy!” İmdi beyt-i şerîfin ma'nâsı budur ki: Ey zâhir-perest; İblîs Adem'e secde ve serfürû ile emr olunduğu vakit, birtakım kıyâscıklar yapıp, kendisini hayırlı gördü ve ona serfürûdan ve itâatten imtina' etti. Sen de ilm-i zâhirin ile birtakım kıyâs-i mantıkîler yapıp, Ka'be-i Hak olan insân-ı kâmilden yüz çevirme ve sûret-i beşeriyyesine bakıp kendi hâline kıyâs etme ve bu Ka'be'yi görülmemiş bir hâle getirme! Aksi takdîrde İblîs ile hemhâl olmuş olursun; ve bizim bu doğru olan şözümüzden ürkme; Allah Teâlâ doğruyu bilir.

3448. Hak kuşundan bir ses işittiğin vakit, ders gibi onun zahirini hatırında tutarsın.

Ey zâhir-perest, sen Hakk'ın kuşları olan enbiyâ ve evliyâdan bir söz işittiğin vakit, ibtidâî mekteblerindeki çocukların ma'nâsına nüfüz etmeksizin ezberledikleri ders gibi, o sözlerin zâhirini hâtırında tutarsın.

3449. Ondan sonra da kendinden birtakım kıyaslar yaparsın; muhakkak hayal-i mahzı zâtî edersin.

Ey zâhir-perest, bu sözleri işittikten sonra dahi, kendi bilgine göre birtakım kıyaslar yaparsın; o kıyaslardan fikrinde birtakım hayaller peyda olur; işte o hayâlât-ı mahzayı, hakikat zanneder ve bu hayâline göre inkâra ve i'tirâzâta başlarsın.

3450. Muhakkak abdalın ıstılahları vardır ki, ondan kulların haberi olmaz.

[3409] Vücûd-ı abdânîleri vücûd-ı hakkānîye ve sıfât-ı abdânîleri, sıfât-ı ilâhiyyeye mübeddel olan enbiyâ ve evliyânın birtakım ıstılâhları vardır ki, onların akvâl-i zâhire ile alâka ve münasebetleri yoktur. Zîrâ her bir ilmin ıstılâhında o lafzın ma'nâ-yı zâhirîsi murâd olunmaz. Belki o ıstılâha taalluk ettiği ma'nâ murâd olunur. Meselâ “şarâb" derlerse, murâdları, herkesin bildiği kokmuş üzüm suyu değildir. Ve "mahbub" derlerse, murâdları etten ve kandan mürekkeb olan mahbûb-i cismânî değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîf de buyururlar: Ben leb dediğim vakit, leb-i deryâ olur; ben "lâ" dediğim vakit, murâd “illâ” olur. İşte ulemâ-i zâhire evliyâullâhın bu ıstılâhlarından gâfil oldukları için, meşâyih-i kibârdan ba'zılarına inkâr ve i'tirâz ederler.

3451. Kuş dilini sadâ ile öğrendin; yüz kıyas ve yüz heves parlattın.

Ey zâhir-perest, enbiyâ ve evliyânın sözlerini zevk-ı hâlî ile değil, harf ve savt ile öğrendin ve onların bu sözlerini de kendi akvāl-ı zâhiriyyene tatbik edip birçok kıyâs-ı mantıkíler ve bir çok fikirler ve hayaller parlattın.

3452. O hasta gibi, gönüller senden hasta oldu; sağır isabet-i vehmî ile mest oldu.

Senin hâlin, yukarıda geçen sağır ile hastanın kıssasına benzedi. Nitekim o kıssada hastanın gönlü, sağırın iyâdetinden cismi gibi hasta oldu ve elem duydu. Halbuki sağır pek doğru ve münasib bir iş yaptığını zannederek, sevincinden sarhoş oldu. İşte ey zâhir-perest, senin de bâtın kulağın sağır olduğu için, onların sözlerini dudak kımıldaması kabílinden anladın ve kendi tahmînine göre ma'nâ verdin ve verdiğin cevablar tersine oldu. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyânın gönüllerini incittin.

3453. O vahiy katibi kuşun sesinden, o kuşun şerîki olduğuna bir zan götürmüş idi.

Yukarıda kıssası geçen vahiy kâtibi, kendisini peygamberin vahiyde şerîki zannetmiş idi.

3454. Kuş ona bir kanad vurdu; muhakkak onu kör etti; işte onu merg ve derdin ka'rına götürdü.

Peygamber (a.s.) ona bir sille-i ma'neviyye vurdu; onun bâtın gözünü kör etti ve işte onu ma'nevî ölümün ve elemin dibine kadar götürdü.

3455. Sakının, bir akis sebebiyle yahut bir zan sebebiyle siz dahi makāmât-ı semâdan düşmiyesiniz.

Ey sâlikler, sakının! Enbiyâ ve evliyâdan sizin kalbinize bir ma'nâ ve bir zevk mün'akis olduğu vakit, onu kendi fazíletiniz zannedip ucba düşmeyin; veyâhut onların sözlerine karşı bir kıyâs-ı hayâlî yapıp sû-i fikre meyl etmeyin. Aksi halde makāmât-ı aliyyeden esfel-i sâfilíne sukūt edersiniz.

3456. Her ne kadar Hârût ve Marût iseniz de ve نحن الصافون damı üzerinde cümleden ziyade iseniz de.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Saffat'da olan وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُونَ وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ (Saffât, 37/165-166) ya'nî “Biz melâike tâifesi ibâdette saf bağlayıcıyız ve biz Hakk'ı tenzih ve tesbih ediciyiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî, ey sâlikler, siz sâika-i riyâzet ve mücâhede ile her ne kadar Hârût ve Mârût gibi, mertebe-i melekiyyette ve rûhâniyyet âleminde iseniz de ve her ne kadar نحن الصافون [Nahnü's-sâffûn] diyen melâikenin bulunduğu makām-ı rûhânîde hepsinden daha müterakkî iseniz de... Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı, âtîdeki beyit ile itmâm buyrulur.

3457. Kötülerin kötülükleri üzerine merhamet edin; benlik ve hodbînlik üzerine az dolanın.

Keferenin küfrünü ve fesakanın fıskını gördüğünüz vakit, kendinizi temiz bir halde görerek onları tahkîr etmeyin; belki onların hallerine acıyın; zîrâ birisini tahkîr etmek, kendisini ondan büyük ve efdal görmek demektir; bu ise benlik ve hodbînlikden başka bir şey değildir.

3458. Sakınınız; olmaya ki pusudan gayret gele, başı aşağı yerin dibine düşesiniz.

Ey âbid ve zâhidler, ehl-i fiska hakāretten sakınınız; olmaya ki pusudan bir gayret-i ilâhiyye zuhûra gele de, makām-ı âlîden dereke-i süflîye düşesiniz. Rivâyet olunur ki Îsâ (a.s.) zühhaddan birisi ile yolda giderken fesaka-i meşhûreden birisi onların nûrâniyetlerine ve letâfet-i hallerine hayrân hayrân bakıp içinden "Bunlar ne nûranî adamlardır, fıskım meşhûr olduğu için beni refâkatlerine kabûl etmezler ki, sohbetlerine iştirak edeyim!" demiş; ve birkaç adım da bu düşünce ile arkalarından gitmiş. Zahid dönüp arkasına baktığı vakit, bu adamı görünce hiddet edip koğmuş; bu bîçârenin bu koğulmadan gönlü münkesir olarak ta'kîbde tevakkuf etmiş. Derhâl Îsâ (a.s.)a, o zâhidin tardıyla refâkatine o fâsıkı alması için hitâb-ı izzet vâki' olmuştur.

3459. Her ikisi dediler: Ey Huda fermân senindir; senin emânın olmaksızın bir emân ise nerededir?

Hârût ve Mârût dediler ki, yâ Rab, fermân senindir; senin hifz u emânın olmaksızın bir emân ve halâs bulmanın çâresi yoktur.

3460. Bunu söylüyorlar idi ve gönülleri çırpınıyordu. Bizden kötülük nereden [3419] gelir; ne güzel kullarız!

Onlar zâhiren bu münâcâtı etmekle beraber, gönüllerinde biz ne güzel kullarız; hiç bizden kötülük sâdır olur mu? Hâtırası çırpınıyordu.

3461. Hodbînlik tohumunu ekmedikçe, iki meleğin ıztırabı da bırakmadı.

Mertebe-i melekiyyette sâbit olan Hârût ve Mârût'un ıztırâbât-ı derûnîleri, hodbînlik tohumunu ekmedikçe yakalarını bırakmadı.

3462. Binaenaleyh diyorlardı ki: Ey rûhânîlerin kudsiyyetinden bî-haber olan erkânîler!

Ey erkân-ı erbaadan, ya'nî toprak ve su ve gaz ve harâretten mürekkeben mahlûk olan ve rûhânîlerin kudsiyyet ve tahâretinden habersiz olan insanlar!

3463. Biz bu felek üzerinde perdeler öreriz; yeryüzü üzerine gelir ve şadırvân vururuz.

"Tutuk" perde demektir. "Dal"ın zammı ile "şâdurvân", büyük perde ve paravana ve münakkaş halı ve mûsîkîde bir makāmın adı; ve yüksek binâ kubbesi ma'nâlarına gelir. Ma'lûm olsun ki melâike iki nevi'dir: Birisi unsuriyyûndandır ki Adem'e hizmet ve serfürû ile mükellefdir; ve dîğeri melâike-i âlîndir ki, Âdem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Ve melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır ki, onlar âlem-i kevnde mezâhirin zuhûruna hâdimdirler. Bu beyt-i şerîfde, melâike-i unsuriyyûnun hizmetlerine işaretle, onların lisânından buyrulur. "Biz felek üzerinde mezâhir-i ilâhiyye perdelerini vururuz ve yeryüzüne geliriz; türlü türlü nukūşu hâvî çayır ve çimen ve eşcâr ve ezhâr döşeklerini döşeriz."

3464. Adle çalışırız ve ibadet getiririz; yine her gece felek tarafına uçarız.

Suver-i müteayyine arasında meşiyyet-i ilâhiyye dâiresinde adl ü i'tidal ikāmesine çalışırız ve kulluk vazîfesini îfâ ederiz; tekrâr âlem-i rûhâniyyete uçarız.

3465. Nihayet devr-i zamanın a'cubesi oluruz; nihayet yeryüzünde emn ü emân vaz' ederiz.

"A'cûbe" son derecede acíb demektir ve "elif"in zammı ile "u'cûbe" denilmek de câizdir. Ya'nî “Âkıbet yaptığımız vazâif-i muhtelife ile acîb oluruz; ve nihâyet bu hizmetlerimiz ile nizâm-ı âlemi te'mîn ve yeryüzüne emn ü emân-i ilâhîyi vaz' ederiz."

3466. O hal-i feleğin yeryüzüne kıyası doğru gelmez; pusuda fark tutar.

"Hâl-i felek"den murâd, âlem-i letâfet ve rûhâniyyettir; ve "yeryüzü"nden murâd, âlem-i kesâfet ve nefsâniyyettir. Ya'nî âlem-i letâfet ve rûhâniyyetin ahvâlini, âlem-i kesâfet ve nefsâniyyetin ahvâline kıyâs etmek doğru değildir. Zîrâ âlem-i letâfet, âlem-i kesâfetin arkasında ve pususundadır; ve aralarında büyük fark vardır. Binâenaleyh ehl-i gaflet ve cehâlet, ahvâl-i rûhâniyyeyi ahvâl-i nefsâniyyeye kıyâs ederlerse, hatâ ederler.