Kendi hâlini ve kendi mesleğini, câhillerden gizli tutmak lüzûmu beyânındadır
38. bölüm / 54 · 3240 kelime · ~17 dk okuma
3467. Bir perdenin hakîminin lafızlarını dinle; bâde içmiş olduğun mahalle baş koy!
"Hakîm-i perde-î" ta'bîri ile evliyâ-yı kibârdan mestûru'l-hâl olan Hakîm-i Senâî hazretleri murâd buyrulur. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı, onların şu beyt-i şerîfinin mazmûnudur:
"Sarhoşluk makāmından ayak kaldırma; başını da mey içtiğin mahalle koyasın."
"Bâde"den murâd, aşk-ı ilâhî bâdesidir ki, sâlike sekr-i ma'nevî verir. "Baş koymak"dan murâd, sekr-i ma'nevî hâsıl olduğu vakit, hâlini nâsa ızhâr etmeyip hifz etmektir. Nitekim sûrî içkiden sarhoş olanlar, içtikleri meyhaneden dışarıya çıkarlarsa, hâl-i sekrine vakıf olan çoluk çocuk onunla istihzâ ederler. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şudur: “Mestûru'l-hâl olan Hakîm Senâî hazretleri buyururlar ki: "Bâde içmiş olduğun yerde kal, dışarıya çıkma. Ey sâlik, bu sözleri dinle!"
3468. Bir sarhoş meyhaneden ayrıldığı vakit, çocukların maskarası ve oyuncağı oldu.
"Dâll" burada ayrılmak ma'nâsında müsta'meldir.
3469. O her bir yol üzerinde taraf taraf çamur içine düşer; her bir ahmak ona güler.
Cenâb-ı Pîr, sarhoşun hâline gülenlere "ahmak" ta'bîr buyururlar. Zîrâ sarhoşluk ya bâde-i sûrîden olur veyâ bâde-i aşk-ı ilâhîden olur. Bâde-i sûrî sarhoşlarının hâli, aklı başında olanlar için gülünecek bir hâl değil, belki acınacak ve teessüf edilecek bir hâldir. Bâde-i ma'nevîden sarhoş olanların hâline gülmek ise hamâkatın son derecesidir.
3470. O böyle, çocuklar da sarhoşluktan ve onun meyinin zevkından bî-haber olarak arkasında.
Sarhoş böyle düşe kalka yürür bir haldedir; çocuklar da onun arkasından "Yûhâ!" diye bağırıp istihzâ ederler; fakat o sarhoşla istihzâ eden bu çocuklar, sarhoşluk hâlinden ve onun içtiği içkinin verdiği zevkden bî-haberdirler.
3471. Allah sarhoşunun gayri olan halk çocukdurlar, hevadan kurtulmuş olandan gayrisi bâliğ değildir.
Bu nefsânî olan insanlar henüz çocuk hükmündedirler; zîrâ sıfât-ı nefsâniyyelerinin vesâyeti altındadırlar ve onların velîleri, nefs-i emmâreleridir; bu velilerinin hükmü ile oturup kalkarlar. Allah sarhoşları ise, sıfât-ı nefsâniyye vesâyeti altından çıkmışlar ve hevâ-yı nefsânîlerinden kurtulmuşlardır. Binâenaleyh nefislerinin hevâsından kurtulmuş olan kimselerden başkası bâliğ değildir.
3472. Hak Teâlâ buyurdu ki: "Dünya laib ve lehvdir ve siz çocuklarsınız; ve Hak Teâlâ doğruyu buyurur."
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Hadid'de vaki انما الْحَيَوَةُ الدُّنْيَا لَعَبٌ وَ لَهُوٌ (Hadid, 57/20) ya'nî "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir." Ve sûre-i En'âm'da keza وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَعِبٌ وَ لَهُوٌ (En'âm, 6/32) [Dünyâ hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir] âyet-i kerîmelerine işaret buyrulur; ve oyuncak ve mâlâya'nî ile meşgûliyet ise ancak çocuklara mahsûstur. Ve laib u lehvden ibâret bulunan dünyanın lezzât ve şehevâtında müstağrak olan insanların çocuklardan farkı olmadığından, Hak Teâlâ dünyanın ahvâlini Kurân-ı Kerîm' de pek doğru olarak buyurdu.
3473. Sen oyundan dışarıya gitmedin, çocuksun; ruhun tahâreti olmaksızın ne vakit tahir olursun?
Mü'minin tahâret-i zâhirîsi ve bâtınîsi vardır. Tahâret-i zâhirîsi gusül ve abdest ve istincâ ve istibrâ sûretiyle te'mîn olunur. Tahâret-i bâtınî, ancak rûhun âlem-i süflîye olan muhabbet ve alâkātını kesmek ve onun yerine hubb-i ilâhîyi ikāme etmek ile olur. Ey sâlik zâhirini temizledin; fakat rûhunu lezzât ve şehevât-ı dünyeviyyeye meyilden temizliyemedin. Rûhun temizlenmedikçe, tâhir olmazsın.
3474. Ey delikanlı, burada sürdükleri bu şehveti, çocuk cima'ı gibi bil!
Ya'nî bu âlem-i süflînin huzûzât ve şehevâtı zevk-ı hakîkî değildir. Çocukların yaptıkları cimâ' taklîdi gibi zevk-i hakîkîden ârîdir. Zîrâ çocuklar bu taklîdi yapsalar bile, zevk-i inzâlden haberdâr değildirler.
3475. Çocuğun o cima'ı ne olur? Bir Rüstem'in, bir gazînin cima'ına nisbetle bir oyundur.
Binâenaleyh çocukların cimâ' taklîdi, Rüstem gibi bir pehlivanın veyâ harbin meşakkatlerinden sarsılmayacak kadar kuvvetli a'sâba mâlik olan bir gâzînin cimâ'ına nisbetle bir oyuncaktan ibârettir. Zîrâ onlar cimâ'ın lezzetini duyarlar; bu çocuklar ise, lezzetten bî-haber olarak, ancak taklîd yaparlar. Bunun gibi zevk-i hakîkî ancak rûhânî olan zevkdir, cismânî olan zevkler ancak çocuk oyuncağıdır.
3476. Halkın cengi çocukların cengi gibidir; hep ma'nâsız ve içsiz ve hakîrdir.
Ya'nî çocukların arasında kavga zuhûru, birbirinin oyunlarına taarruz etmeleri sebebiyledir. Ve bu sebeble iki taraf olup kavga ederler. Hayât-ı dünyeviyye menâfi'inde müstağrak olan insanların arasındaki kavga da yekdîğerinin menâfi'-i dünyeviyyelerine vâki' olan taarruzdan neş'et eder. Binâ- enaleyh çocukların kavgaları nasıl bî-ma'nâ ve dipsiz ve hakîr ise; halk-ı cihânın kavgaları da öyledir.
3477. Hepsinin cenkleri tahta kılıç iledir; hepsinin ahenkleri lâ-yenfa'î olan şeydedir.
Çocuklar birbirleriyle tahta kılıçlar ile kavga ederler. Hepsinin kavgadaki âhenkleri, bir nef-i hakîkîsi olmayan oyundadır.
3478. Hepsi, bu bizim Burak'ımızdır; ya Düldül gidişlimizdir diye bir kamı-şa süvar olmuştur.
Ya'nî çocuklar iki taraf olup muhârebe taklîdi yaptıkları vakit, bacaklarının arasına birer sırık alıp sürüyerek koşarlar ve kendilerini hayvana binmiş sûretinde gösterirler; ve bu bizim bindiğimiz sırık veyâ kamış Burak'ımızdır ve gidişi, Hz. Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin bindiği "Düldül” adlı hayvanın gidişine benzer derler. Halbuki çocuklar bu sırıkları kendileri taşıdıkları halde, onu kendilerinin merkûbu addederler.
3479. Hâmildirler, halbuki kendilerini cehilden yüksek tutmuşlardır; râkib ve yolun mahmûlü sanmışlardır.
Ehl-i âlem hakîkatte yüklenmişlerdir ve dünyânın yükleri altında kalmışlardır; fakat ilimsizliklerinden dolayı kendilerini üstte farz etmişler ve tarîk-i Hak'da binici ve yüklenilmiş bir halde yürüdüklerini zannetmişlerdir. Ya'nî suver-i âlem alâkātı ve muhabbeti, ehl-i cihânın kalblerine oturmuş ve âlemdeki hareketleri mahzâ bu alâkāt ve muhabbet sâikasıyla vâki' olmakda bulunmuştur. Ve maahâzâ kendilerini bu alâkāt ve muhabbetin râkibi zannederler.
3480. Mahmulân-ı Hakk'ın at koşturarak dokuz tabakadan geçeceği güne [3439] kadar sabr et!
"Mahmûlân-ı Hak"dan murâd, evliyâullâhdır; ve "dokuz tabaka"dan murâd, ehl-i keşfin ve şerîatın beyân ettikleri tabakāt-ı felektir ki, bunlardan birisi arşdır. Buna "cism-i kül" de derler. Birisi "kürsî"dir; buna da "felek-i sevâbit" ve "felekü'l-bürûc" da derler; bunların cisimleri tabiîdir. Birisi de "felek-i kürsî"nin cevfinde olan "felek-i Zühal"dir; birisi onun altında olan "felek-i Müşteri"dir. Birisi "felek-i Mirríh" (Merîh)dir. Birisi "felek-i Şems"dir; birisi "felek-i Zühre"dir; birisi "felek-i Utârid"dir; birisi de "felek-i Kamer"dir. Ve bu eflâkden her birinin rûhâniyetleri ve rûhâniyetlerinin yekdîğerine te'sîrâtı vardır; ve bunların felekleri arza nazarandır. Ehl-i rasada göre eflâk başka türlü mütâlaa olunur. Onlara göre manzûme-i şemsiyyemiz Utârid, Zühre, Arz, Merih, seyyârât-ı sagîre, Müşteri, Zühal, Urânüs, Neptün'dür. Ve Şems, arz ile Merih arasında mihveri etrafında dâir olup, bu eflâkin cümlesini tenvîr eder. İmdi ehl-i keşf, ma'nen gördüklerini ve ehl-i rasad dahi vesâit-ı sûriyye ile görüp istidlâl edebildiklerini söylerler. Hadd-i zâtında bu eflâkin cümlesi âlem-i suverdir. Mesnevî-i Şerîf de sûretten geçip, ma'nâya vusûl husûsu beyân buyrulur. Binâenaleyh şekil ve sûret mahall-i kıyl u kāl değildir.
Şu halde beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı böyle olur: Hakk'ın birtakım kulları vardır ki, onların cisimleri ve sûretleri, rûhları ve ma'nâları üzerine binip, himmetlerinin atını koşturarak, âlem-i sûret olan dokuz tabaka eflâkden geçerler ve maksûd-ı aslî olan Hakk'a vâsıl olurlar. Bunlar mahmûlân-ı Hak'dırlar ve birtakım kulları da vardır ki, onların rûhlarına ve ma'nâlarına cisimleri binmiş ve âlem-i suverin alâkāt ve muhabbetinde mahbûs kalmışlardır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatte esîr olmuşlardır. Bunlar da hâmildirler. Beyt-i Hafız Şîrâzí (k.s.): "Sen tabiat evinden dışarıya çıkmıyorsun; hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!"
3481. Rûh ve melek ona urûc eder; rûhun urûcundan felek ihtizâz eder.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Meâric'de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme şudur: تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Meâric, 70/4) Ya'nî “Melâike ve ruh, ona mikdarı elli bin yıldan ibaret olan bir günde urûc ederler.” Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, cism-i kesîfe taalluk etmeyen ervâhdırlar. Ervâh-ı insaniyye ise, melâike cinsinden oldukları halde cism-i kesîfe taalluk etmişlerdir. Ve ervâh, hangi sınıftan olursa olsun بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'nî “Her bir şeyin melekûtu Hakk'ın yed-i kudretindedir ve O'na rücû' ederler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hepsi kendi asılları olan Hakk'a rücû' ederler; ve her bir şeyin melekûtu, onun rûhudur. İmdi bu urûcun serî'i ve batîsi vardır. Serî'i, bu âlem-i sûrette şer'-i şerîfin ahkâmına tevessül ile berâber, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile ömr-i beşer dâhilinde ve inâyet-i Hak ile vâki' olur. Ve batîsi, âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere elli bin yılda hâsıl olur. Eğer bu elli bin yılın her bir günü وَان يَوْماً عندَ رَبِّك كالف سنة مما تعدون (Hac, 22/47) ya'nî "Rabb'inin indinde bir gün, sizin saydığınız senelerden bin sene gibidir" âyet-i kerîmesi mûcibince, zamân dünya ölçüsü ile hesab olunursa, milyonlarca senelere bâliğ olur ki, bu da ind-i ilâhîde bir gün, ya'nî bir devir i'tibâr edilmiştir. Bu urûc-ı batî, manzûme-i şemsiyyemizin kıyamet-i kübrâsı kopup, fezâda küre-i cennet ve cehennemin teşekkülünden sonradır.
İmdi beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı budur: "Melek ve rûh, asl-ı hakîkîye milyonlarca senede urûc ettikleri halde; mahmûlân-ı Hak olan evliyâullâhın kemâl-i sür'atle urûcu vâki' olduğu vakit, eflâk gıbtasından ihtizâz eder ve titrer; zîrâ âlem-i sûretin hepsi kendi aslına rücû'a âşıkdırlar. Hattâ âlem-i sûrette mahbûs kalan hâmillerde de bu aşk mevcûddur; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim alâka ettikleri sûreti elde etmek için, canlarını fedâ edecek derecede gayret ederler. Elde edip onunla istedikleri gibi intifa' edince, ondan da bıkarlar ve başka bir sûret arkasında koşarlar; elde etseler, ondan da bıkarlar. Bu müteselsil usanmalar hep bâtınlarının asl-ı hakîkîyi aramalarındandır; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in ibtidâsında, dördüncü beyt-i şerîfde şöyle buyrulmuş idi: [Her bir kimse ki, kendi aslından uzak kaldı; tekrâr kendi vaslının zamânı-nı ister.]
3482. Cümleniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.
Ya'nî, ey ehl-i sûret! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular makāmında kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim ve kıyâs merkebine binip yular makāmında da zan ve enzâr-ı fikriyyenizi tutmuşsunuz; ve onla- rı maksada vusûl için Burak ve Düldül zannetmişsiniz.
3483. Hak'dan "Muhakkak zan nef vermez" erişti; zan merkebi, felekler üzerine ne vakit koştu?
Ya'nî, ey nazar-ı fikrî ile hakikate vusûle çalışanlar! Hak Teâlâ Necm sû- re-i şerifesinde إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِى مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً (Necm, 53/28) ya'ni "Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi müfid olmaz" buyurdu. Binâenaleyh zan ve kıyâs ve vehim atı, sûrî ve ma'nevî felekler üzerine koşabilir mi?
3484. İki zannın en galibi, o birinin tercihindedir; sen güneşin aydınlığında inâd etmezsin.
Meselâ gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında bir di- kili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür? Diye bir müşkil ârız olsa; bir kıyâs-ı fikrî yapıp zannının en gâlibi üzerine hükm eder ve yanındakilere bu zann-ı gâlibini kabûl ettirmek için inâd edersin. Vaktāki güneş doğar ve aydınlık hâsıl olur, o karartının hakîkati meşhûd olunca, artık inâd eder mi- sin?
3485. Sonra kendi merkeblerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir merkeb yapmışsınız.
3486. Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrakiniz kamış gibidir. Agah ol, çocuk merkebi bil!
Beşi zâhir ve beşi bâtın olan havâssiniz cinsinden bulunan vehminiz ve fikriniz ve idrâkiniz, çocukların at taklîdi yaparak bindikleri kamışlar gibi- dir. Bu meşâir-i aşere ile her neyi idrak ederseniz aldanırsınız. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenler, bu havâslerinin hükmü altında zebûn kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeble enbiyâyı ve kitâbullâhı ve ahvâl-i âhireti münkir olurlar.
3487. Ehl-i dilin ilimleri, onların hammalıdır; ehl-i tenin ilimleri, onların yükleridir.
Evliyâ-yı Hakk'ın ilimleri, onları taşır ve ehl-i zâhirin havâss-i zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimleri, onların üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşımak zahmetinde müstağrakdırlar.
3488. İlim kalb üzerine vurduğu vakit bir yâr olur; ilim ten üzerine vurduğu vakit, bir yük olur.
İlim, âlem-i hakikatten kalbe mün'akis olduğu vakit, bilcümle umûrunda yardımcı bir dost olur; ve ilim, âlem-i sûretten tenin havâssi üzerine mün'akis olduğu vakit, sahibine bir yük olur ve onun dimâğını yorar; ve çok meşgûl olursa ilel-i dimâğiyyede mübtelâ olur. Nitekim misâlleri pek çoktur.
3489. Hak Teâlâ يَحْمِلُ أَسْفَارَهُ buyurdu. İlim Hû'dan olmadığı vakit, yük olur.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Cum'a'da olan مَثَلُ الَّذِينَ حُمِلُوا التَّوْرَيَةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا (Cum'a, 62/5)ya'nî "Kendilerine Tevrât tahmil olunduktan sonra, onu yüklemeyenlerin misli, kitablar taşıyan eşeklerin misli gibidir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalarına kitablar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfilîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.
3490. İlim ki, vasıtasız Hû'dan olmaya, o mâşıtanın rengi gibi, sâbit olmaz.
[3449] Ya'nî bila-vâsıta hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilmin mahall-i taalluku rûhdur ve rûh ise bâkîdir. Esfel-i sâfilîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen ilmin mahall-i taalluku havâss-i cisimdir; ve cisim ise, gelinin yüzünü süsleyen mâşıtanın, gelinin yanaklarına ve dudaklarına sürdüğü penbe boyalar gibi sâbit değildir. Mevt hâli gelip, cismin havâssi muattal kalınca, bu ilmin aslâ fâidesi olmaz; fâidesi olan ancak rûha taalluk eden ilimdir.
3491. Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.
Fakat bu ilm-i zâhirî yükünü, ulûm-i ledünniyye ve keşfiyyeyi münkir olmayarak taşır ve bu ilim vâsıtasıyla, ulûm-i evliyâya vukūf ve intikāl niyyet-i hâlisasıyla taşır ve zahmet çeker isen; bir gün gelir fedâ-yı enâniyyetinin mükâfâtı olarak senden o ilm-i zâhirî yükünü kaldırıp, ona bedel sana ulûm-i ledünniyye vermek sûreti ile hoşluk bahş ederler.
3492. Agah ol, o ilim yükünü hevâ için çekme; ta ki batındaki ilmin anbarını göresin.
Binâenaleyh ey zâhir-perest, kendine gel! "Herkes bana âlim desinler ve beni tahsîn edip, hürmet ve riâyet etsinler, nâmım dillerde söylensin" diyerek hevâ-yı nefsânî sâikasıyla bu ilm-i zâhirî yükünü yüklenme ve kendini beyhûde zahmete sokma. Eğer bu gibi enâniyet duygularından vaz geçersen, o vakit kendi bâtınındaki ilmin anbarını ve menba'ını görürsün. Zîrâ senin hüviyyetin Hak'dır ve sen o hüviyyetini kendi enâniyyetin ile setr edip durursun.
3493. Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.
Ya'nî rahvân bir at gibi olan ilm-i bâtınî üzerine bindiğin vakit, kıyâsât-ı akliyye ile tahsil etmiş olduğun o ilm-i zâhirî yükü senin omuzundan kendi kendine düşer.
3494. Ey Hudan, Hû nâmı ile kāni olmuş olan! Hu'nun kadehi olmaksızın ne vakit Hû'dan kurtulursun?
Merâtib-i vücûdun kâffesi hüviyyet-i ilâhiyyedendir; ve lisânen "Hû" lafzını söylemek de bu hüviyyet-i ilâhiyyedendir. Binâenaleyh bir kimse lisânen "Hû” lafzını zikr edip, fikren başka şeyler düşünse, hüviyyet-i ilâhiyyeden yalnız "Hû” isminin telaffuzuna kanâat etmiş olur ve انا جليس من ذكرني ya'nî "Ben, beni zikr edenin celîsiyim" hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak, bu zâkirin ancak lisânının celîsi olur; fikrinin vesâir a'zâ ve cevârihinin celîsi olmaz. Çünkü o kimsenin ancak dili bu lafızda müstağrakdır; bunu zikr ederken, başka söz söyleyemez; fakat fikri vesâir a'zâ ve cevârihi “Hû”da müstağrak değildir. Ve mâdemki bu kimse fikren "Hû"da müstağrak değildir, nefsânî ve şeytânî havâtırdan mahfûz olmaz. Ve fikrin "Hû"da istiğrâkı ise aşk-i ilâhî şarabından sarhoş olmağa mütevakkıftır. Sarhoşların dimâğını içki nasıl uyuşturur ise, şarâb-ı “Hû” kadehi dahi sıfât-ı nefsâniyyeyi öylece uyuşturur ve hevâ-yı nefsânîden ancak bu şarabı içenler kurtulur.
3495. Sıfatdan ve isimden ne doğar? Hayâl; ve o hayal ona visalin dellalı olur.
Ya'nî, sıfat bir mevsûfa ve isim müsemmâya delâlet eder. Binâenaleyh bir sıfat veya bir isim işitildiği vakit, o sıfatın mevsûfu ve o ismin müsemmâsı tahayyül olunur. İşte bu hayâl, o mevsûfa ve o müsemmâya vusûle delîl ve rehber olur. Zîrâ işitilmeyen bir sıfat ve ismin, mevsûfu ve müsemmâsı aslâ tahayyül olunmaz.
3496. Hiç medlûlsüz dellal gördün mü? Cadde olmadıkça hiç gül olmaz.
"Gul" Arabîdir; cinnin bir nev'idir ki, istediği şekle girip zâhir olur ve yolcuların yollarını şaşırtıp onları mühlik yerlere sevk eder. Türkçede "gulyabânî" demek ile meşhûrdur. Ya'nî medlûlü olmayan bir delîl yoktur ve cadde olmayan bir yerde de gulyabânî zâhir olmaz. Bunlar lâzım ve melzûm kabîlindendir. Cenâb-ı Pîr, tarîk-i Hakk'ı bir caddeye ve yolda da gulyabânî gibi sâliki yolundan şaşırtan hayaller de bulunabileceğine işaret buyrulur.
3497. Hiç hakikatsiz bir isim gördün mü? Yahud gülün "kâf"ından ve "lâm"ından gül topladın mı?
Ya'nî, hakikati olmayan hiçbir isim yoktur. Meselâ "gül" isminin delâlet ettiği bir hakikat vardır, o da bir çiçektir. İsim zikr edilmekle hakikat elde edilmez; "gül" ismi zikr olunduğu vakit, o ismi terkib eden "kâf" ve "lâm" harf- lerinden gül toplamak ve gülü elde etmek mümkin olmaz. Binâenaleyh gül ismini işitip, onun vücûdunun hayâli hâsıl olunca, o hayâlin sevki ile, o ismin müsemmâsı ve hakikati olan gülü elde etmek lâzımdır.
3498. İsmi okudun, git müsemmâyı iste. Ayı ırmağın suyu içinde değil, yukarıda bil!
Ey zakir, "Allah" ve "Hû" gibi esmâ-i ilâhiyyeyi telaffuz ettin; ve bunları telaffuz etmekle, yukarıda gül misâlinde zikr olunduğu üzere, bu isimlerin müsemmâsına ve hakîkatine vâsıl olmadın; zîrâ bu harf ve lafızdan ibâret olan isimler müsemmânın gayridir. Çünkü bu harfler ve lafızlar âlem-i taayyündendir ve bunların müsemmâsı ise "lâ-taayyün"dür. Ve taayyün, lâ-taayyünün aynı olmaz; belki bu taayyün, lâ-taayyünün adem-i izâfîden ibâret olan âlem-i imkâna tenezzülünden hâsıldır. Ve vücûd-ı Vâcib, vücûd-ı mümkinin "ayn"ı değildir; zîrâ isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiridir; ve aksi olarak zât sıfatın bâtını ve sıfat da ismin bâtınıdır. Ve vücûd her ne kadar bir ise de, merâtibi yekdiğerinin “ayn”ı değildir, gayridir. Binâenaleyh bu ismin ebtan-ı butûn olan hakikatini iste! Bu gayriyyet tıpkı, ayın ırmak suyuna olan in'ikâsına benzer ve ırmağın içindeki ay, hakikat değildir; belki hayâl-i mün'akisdir. Böyle olunca o hakikati suver-i mukayyedâtda değil, semâ-i ıtlâkda bil.
Menkabe: Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî (k.A.s.), suver-i cemîlede cemâl-i Hakk'ı müşâhede ile meşgûl olan Evhadüddîn Kirmânî hazretlerine sormuşlar ki: "Ey Evhadüddîn, ne iştesin?" O hazret buyurmuş ki: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'nî cemâl-i mutlakı, mukayyedâtda müşâhede ediyorum. Hz. Şemseddîn efendimiz buyurmuşlar ki: "Eğer boynunda çıbanın yok ise, niçin semâda görmüyorsun?" Ya'nî eğer hicâb içinde değilsen, niçin cemâl-i mutlakı semâ-yı ıtlakda müşâhede etmezsin?
Velhâsıl harflerden mürekkeb olan isim başka, müsemmâ başkadır; eğer aynı olsa idi فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصاً (Zümer, 39/2) [Allah'a ihlas ile ibadet et!] وَ مَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ (Beyyine, 98/5) [Sâdece Allah'a ibâdet etmekle emrolundular] âyetlerindeki ism-i Celâl sûretlerine ibâdet olunmak lâzım gelir idi.
3499. Eğer harften ve isimden geçmek istersen; âgâh ol, kendini tamâmiyle kendinden pâk et!
Eğer sûretten ibaret olan harften ve isimden geçmek istersen, vücûd-ı hakîkîye âgâh ol; kendini sûretten ibaret olan kendi varlığından tamâmiyle pâk et ve varlığı tamâmiyle Hakk'a bırak zîra التوحيد اسقاط الاضافات ya'nî "Tevhîd, izâfâtın ıskātıdır" buyrulmuştur.
3500. Demir gibi, demirlikten renksiz ol; riyazetde passız ayna ol!
Eski zamanlarda aynayı, demire sûret in'ikâs edecek derecede cilâ vermek sûretiyle demirden yaparlar idi. Nitekim zamânımızda da gâyet mücellâ olan ma'den tepsilerde ayna gibi sûret görünür. Ya'nî demir kara bir ma'den olup, içinde bir sûret görünmez iken, ona cilâ verip demirlik renginden çıkarırlar. Ey sâlik, sen de demir gibi riyâzet saykalı ile kendi enâniyyetini temizleyip, passız ayna ol; sıfât-ı Hak sana mün'akis olsun.
3501. Kendini kendi evsafından sâfî yap; tâ ki kendinin sâf olan zât-ı pakini göresin.
Ey sâlik, sen hüviyyet-i ilâhiyyedensin; binâenaleyh senin hakikatin "Hû" dur. Eğer sen kendini, sıfât-ı nefsâniyyenden temizleyip sâf edersen, kendinin pâk olan zâtını görürsün; ve o vakit senin senliğinin mevhûm olduğunu ve vücûd ancak Zât-ı Hakk'ın vücûdu bulunduğunu anlarsın.
3502. Gönülde kitabsız ve muîdsiz ve muallimsiz enbiyanın ilimlerini görürsün.
Ya'nî, kitâb okumağa ve bir muîdin ve muallimin takrîrine hâcet olmaksızın senin kalbine asl-ı hakikatten, enbiya (aleyhimü's-selâm)a vârid olan ulûmun vürûdunu görürsün.
3503. Peygamber buyurdu ki: Ümmetimden ba'zıları benim hem gevherim, hem himmetimdir.
Bunlar kendi mevhûm olan varlıklarından kurtulup, kendi hakikatlerini zevkan müşâhede eden evliyâullâhdır.
3504. Muhakkak onların canı beni o nûrdan görür ki, ben dahi onları onunla görürüm.
Ümmetimden olan o mü'minlerin rûhu beni, o hüviyyet-i ilâhiyyenin nûru ile görür ve ben de onları kezâlik o nûr ile görürüm.
3505. Sahîhayn ve hadîsler ve râvîler olmaksızın, belki ab-ı hayat meşrebinde.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin mâba'didir. Ya'nî, o mü'minlerin canı, cenâb-ı Peygamber'i, Buhârî ve Müslim gibi ahâdîs-i sahîha kitablarını ve dîğer kitablardaki ahâdîsi ve bu hadîslerin râvílerini okumaksızın görürler. "Meşreb-i âb-ı hayât" ta'bîriyle, nûr-ı kalbe işaret buyrulur. Ya'nî, belki cenâb-ı Peygamber'i nûr-i kalbde müşâhede ederler ve ulûm-ı ledünniyyeyi "hakikat-i muhammediyye'den alırlar. Binâenaleyh kibâr-ı evliyâullâhın âsâr-ı aliyyelerinde nakl ettikleri ahâdîs-i şerîfenin cümlesi, ahâdîs-i sahihadır; i'tiraz edenler hakikat-i hâle cehillerinden i'tiraz ederler.
3506. "Emseyna lekürdiyyen"nin sırrını bil; "Asbahnâ arabiyyen"nin sırrını oku!
امسیت کردیا و اصبحت عربیا ya'ni “Kürd olarak akşamladım ve Arab olarak sabahladım” sözlerini oku; bunun sırrına vakıf ol! Bu kelâmın kāili Mesnevî-i Şerîfin dîbâcesinde işâret buyrulduğu üzere, meşâyih-i kirâmdan Ebu'l-Vefa Ahî Türk demekle ma'rûf Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimizin cedleridir. Müşârunileyh hazretleri, lisân-ı Arab'a vakıf olmadığı halde, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin “Alîm” ism-i şerîfiyle tecellî buyurması üzerine, bir gecede lisân-ı Arab'a vâkıf olmuş ve bu lisân ile âmmeye hitâb ederək herkesi hayretlere düşürmüştür.
3507. Eğer ilm-i gaybîden bir misal istersen Rûmîlerden ve Çinlilerden kıssa söyle!
Eğer esbâb-ı sûriyyeye teşebbüs ile tahsil edilmemiş olan ulûm-ı gaybiyyenin husûlüne bir misâl istersen, Rûmîlerin ve Çinlilerin âtîdeki kıssasını zikr et; bu misâl sana bu husûsda bir fikir verir.