Rûmîlerin ve Çinlilerin nakkāşlık ilminde ve sûret yapıcılıkta da'vâ etmelerinin kıssası
39. bölüm / 54 · 1623 kelime · ~9 dk okuma
3508. Çinliler dediler: Biz daha nakkāşız; Rûmîler dediler yiğitlik bize mahsûstur.
Çinliler nakkāşlıkta biz daha mâhiriz; Rûmîler de, bu husûsda yiğitlik ve ustalık bizimdir diye da'vâ ettiler ve bu da'vâlarını pâdişâh-ı zamân huzûrunda yaptılar.
3509. Sultan dedi, bu hususda sizlerden da'vâda makbûl kimdir? Diye imtihân etmek isterim.
3510. Rûm ve Çin ehli vaktaki hazır oldular, Rûmîler ilimde daha vakıf idiler.
3511. Çinliler dediler: Hâssaten bir odayı bize teslîm edin; biri de sizin lâyıkınız olsun.
Bu sözü Çinliler Rûmîlere söylediler. Sarayın odalarından birisini hâssaten bize bırakın, biz san'atımızı o odanın duvarlarında gösterelim ve odanın birisi de sizin olsun; siz de san'atınızı o odada gösterin dediler.
3512. Kapı kapıya mukābil iki oda var idi; ondan birisini Çinli ve diğerini Rûmî aldı.
3513. Çinliler şahdan yüz renk istediler; binâenaleyh o azîz hazîneyi açtı.
3514. Her bir sabah hazîneden Çinliler için atâdan renkler ta'yîni var idi.
3515. Rûmîler dediler: Pasın def'inden gayri ne nakış, ne de renk iş için lâyık gelmez.
Rûmîler dediler ki: Bizim yapacağımız için ne nakış ve ne de renk isti'mâli lâyık değildir; bize lâzım olan ancak pası izâle etmektir.
3516. Kapıyı bağladılar ve saykal vurdular; felek gibi sâde ve sâfî oldular.
Ya'nî, Rûmîler çalıştıkları odanın kapısını kapadılar ve duvara cilâ vurmağa başladılar. Kubbe-i semâ nasıl sâde ve sâfî ise, onlar da san'atlarında öyle sâde ve sâfî oldular.
3517. İki yüz renklilikten, renksizliğe bir yol vardır; renk bulut gibidir ve renksizlik bir aydır.
Keserâttan vahdete bir yol vardır ve suver-i müteayyinât sâf olan semâ-yı hakîkînin hicabı ve bulutudur; ve renksizlik ay gibi parlak bir hakikattir.
3518. Bulutda her ne ziyâ ve parlaklık görürsen, onu yıldızdan ve aydan ve güneşten bil!
Bulutun ziyâsı ve parlaklığı kendinden olmadığı gibi, bu taayyünât-ı âlemin güzelliği ve parlaklığı da kendilerinden değildir.
3519. Çinliler amelden fâriğ oldukları vakit, sevinçten davullar çaldılar.
3520. Şah içeriye geldi; orada nakışları gördü; o aklı ve fehmi kapardı.
Pâdişâhın gördüğü nakışlar o kadar latîf idi ki, aklı ve fehmi hayretlere düşürür idi.
3521. Ondan sonra Rûmîler tarafına geldi; perdeyi ortadan yukarıya çektiler.
3522. O tasvîrin ve o amellerin aksi, o sâfî olmuş duvarların üzerine vurdu.
3523. Her neyi ki orada gördü, burada iyi göründü; gözü, göz hanesinden kapardı.
Pâdişâh Çinliler tarafında her ne nakış gördü ise, Rûmîler tarafında o nakışları daha latîf ve parlak gördü; bir hâlde ki, kemâl-i letâfetinden gözü kamaştırdı.
3524. Ey baba, Rûmîler o sûfilerdir, tekrarsız ve kitabsız ve hünersiz cinsden.
3525. Lakin saykal etmişlerdir; o sîneler hırstan ve buhülden ve şehvetten ve kînlerden pakdir.
Rûmîler sûfilerin misâlidir ve o sûfiler kitâb okumazlar ve ders tekrârını bilmezler ve sûrî hünerlerden haberleri yoktur; fakat âyîne-i kalblerini parlatmışlar, tama' ve buhül ve hırs-ı dünyâ ve kin tutmak gibi evsâf-ı nefsâniyyeden kalbleri temizlenmiştir.
3526. O âyînenin safveti gönül vasfıdır; nihayetsiz sûreti kabul edicidir.
Ya'nî, âlem-i sûrette gördüğümüz aynanın safveti gönlün vasfıdır ve hadd-i zâtında gönül ayna sıfatlıdır. Ayna nasıl ki kendisine mukābil olan sû- retlerin aksini kabûl ederse, gönül dahi, âlem-i gayb nakışlarının aksini bî-nihâye olarak kabûl eder; fakat âlem-i süflînin nakışları onu paslandırdığı için safvet-i asliyyesi kalmaz, o pasları temizlemek îcâb eder. Beyit: Gönül âyînesin sûfi eder isen eğer sâfi Açılır sana bir kapı ayân olur cemâlullâh.
3527. Gaybin hadsiz olan sûretsiz sûreti, Mûsa üzerine ceybinden gönül aynasından parladı.
“Âlem-i gaybin hadsiz olan sûretsiz sûreti”nden murâd, a'yân-ı sâbitedir; zîrâ onlar suver-i ilmiyye-i ilâhiyye olduklarından nihâyetleri yoktur; ve vücûd-ı izâfî âlemine nazaran birer sûret-i müteayyine iktisab etmemiş olduklarından, onlara sûretsiz denebilir. Ve ilm-i ilâhî mertebesinde sâbit olduklarından suver-i gaybiyye de denebilir. İşte bu suver-i ilmiyye, ülü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın sâf olan gönlünün aynasına aks etti ve ceyb-i vücûdundan çıkıp hârika ve mu'cize olarak zâhir oldu. Nitekim koynuna elini sokup şiddetli bir projektör gibi parlak bir halde çıkardı; ve asâsını bırakıp, ejderhâ oldu ve asâsıyla denize vurup yol açtı ve kezâ asâsıyla kayaya vurup sular akıttı ve bunun gibi diğer mu'cizeler gösterdi. Bunların cümlesi âlem-i gaybın nihâyetsiz ve sûretsiz birer sûretleri idi.
3528. Gerçi o sûret feleğe, arşa ve ferşe ve deryaya ve balığa sığmaz.
Ya'nî, suver-i ilmiyye-i ilâhiyye, âlem-i sûrete sığmaz ve hulûl etmez; belki bu âlem-i sûret, suver-i ilmiyyenin akisleri ve zılleridir. Onun için ehl-i hakikat الاعيان ما شمت رائحة الوجود ya'nî “A'yân-ı sâbite vücûd-ı izâfi kokusunu koklamamıştır” buyururlar.
3529. Zîra o mahdûddur ve ma'dûddur; bil ki gönül aynasına had olmaz.
Nâmütenâhî olan tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyye, âlemin sûretine tamâmiyle aks etmez; çünkü âlem-i sûret dardır ve sayılıdır; ancak gönül aynasına aks eder. Zîrâ gönül aynasının hudûdu yoktur. Nitekim hadîs-i kudsîde لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدي المؤمن التقى النقى [Ben arzıma ve semâ- ma sığmam; fakat temiz ve muttakî mü'min kulumun kalbine sığarım] buyrulur. Ve "gönül"den murâd her insanın gönlü değil, ancak insân-ı kâmilin gönlüdür. Beyit: "Gönül, rabbânî olan bir penceredir; sen şeytanın evine niçin gönül ta'bîr edersin? Mecâzen gönül nâmını verdiğin şeyi, git mahallenin köpekleri önüne at!"
3530. Akıl burada sakit, yahut şaşkın geldi. O sebebden ki, gönül onunla mıdır, yahut gönül o mudur?
Ya'nî, tecelliyât-ı ilmiyye-i ilâhiyyenin gönle sığmasından dolayı akıl, "Gönül o suver-i ilmiyye ile midir, yoksa gönül o suver-i ilmiyyenin kendisi midir?" diye sakit ve şaşkın bir hâlde kaldı. "Gönül onunla mıdır?" ta'bîri ile "ayne'l-yakîn" mertebesine; ve "Ost dil" ta'bîriyle de "hakka'l-yakîn" mertebesine işâret buyrulur.
3531. Her bir nakşın aksi, hem adedli, hem adedsiz olan kalbin gayrine, ebede kadar parlamaz.
İlm-i ilâhîde olan a'yân-ı sâbitenin aksi, insân-ı kâmilin kalbinden başkasına aslâ in'ikâs etmez; ve insân-ı kâmilin kalbi sûret i'tibariyle, âlem-i keserâtda ma'dûdât arasındadır ve ma'nâ i'tibariyle âlem-i vahdetde ma'dûdât arasından hâriçtir.
3532. Ebede kadar ona gelen her yeni nakış, onda bir hicabsız görünür.
İlm-i ilâhî sûretlerinin nihâyeti yoktur; binâenaleyh bu mertebeden insân-ı kâmilin kalbine mün'akis olan her yeni nakış, o kalbde apaçık ve hicâbsız görünür. Havâss-ı evliyâ, bu müşâhede ile, suver-i kevniyyenin geçmiş ve ebede kadar gelecek hâdisâtına muttali' olurlar.
3533. Ehl-i saykal, koku ve renkten kurtulmuşlardır; her bir demi bila-teemmül güzellik görürler.
Kalblerinin âyînesine cilâ vermiş olan havâss-ı evliyâ, âlem-i sûrette gör-dükleri kokulara ve renklere nazaran hükm etmezler; zîrâ onlar her bir ne-fes-i rahmânîyi bila-teemmül güzellik görürler; zîrâ âlem-i sûret her ân-ı gayr-i münkasimde tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve tecellî-i lutfi ile mevcûd olur; ve bu îcâd ve i'dâm lâ-yenkatı' vârid olan nefes-i rahmânî ile olur. Ve nefes-i rahmânînin tevâlîsi o kadar sür'atle vâki' olur ki, nazar-ı hissî teced-düd-i emsâlin farkında olamaz. Nitekim bu bâbdaki îzâhât 2066 numaralı beyitte geçti. Sâf olan kalbleriyle hakîkate nâzır olan havâss-ı evliyâ, tecel-liyât-ı ilâhiyyenin her andaki güzelliğini, teemmül ve tefekkür ile değil, zev-kan ve hâlen müşâhede ederler ve müşâhedelerinden bilirler.
3534. İlmin nakşını ve kışrını bıraktılar; ayne'l-yakîn bayrağını kaldırdılar.
Onların ilmi, havâss-i beşeriyye yolundan, kıyâsât-ı akliyye ile merte-be-i vehim ve hayâlde hâsıl olan ilim değildir. Zîrâ bu ilim nakış ve kabuk mesâbesindedir. O havâss-ı evliyânın ilmi âyîne-i kalblerine muntabı' ve mün'akis olan ulûm-ı rabbâniyyedir; ve o ulûmu kalblerinde yakîn gözü ile görürler.
3535. Fikir gitti ve rûşenîlık buldular; nahri ve aşinalığın bahrini buldular.
O kâmillerden vahdet-i Hakk'ın hicabı olan fikir gitti; hakikat güneşi çık-tı, aydınlık buldular; sadrı ve yüzmenin denizini buldular. "Nahr" boğazla-mak ve namazda sağ eli sol el üzerine koymak ve sadır ma'nâlarına gelir; bu-rada sadır ma'nâsı münasib olur. Ya'nî o kâmiller hem sadrı ve hem deryâ-yı hakikati bulup, enine boyuna yüzdüler. Ba'zı nüshalarda “nahr" yerine "nehir" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, yüzmenin nehrini ve bahrini buldular de-mek olur.
3536. Ölüm ki hep ondan korkarlar; bu tâife ona rîş-hand ederler.
"Rîş-hand" istihzâ ile gülmek ma'nâsınadır. Ya'nî bu tâife herkesin kork- tuğu ölüme karşı müstehziyâne gülerler.
3537. Kimse onların gönlü üzerine zafer bulmaz; zarar güher üzerine değil, sadef üzerine gelir.
Ya'nî o kâmillerin gönüllerinin safvetini kimse bozamaz; eğer zaleme-i dünyâdan birisi onlara zarar îkāına müteveccih olursa, o zararı ancak onla- rın sadef gibi olan cisimlerine yapabilir; yoksa sadef içindeki inciye benzeyen gönüllerine değil.
3538. Vâkıa nahvi ve fıkhı terk ettiler; fakat mahvı ve fakrı kaldırdılar.
O kâmiller nahiv ve fıkıh ilimleriyle meşgûliyeti terk ettiler; fakat vücûd-ı Hak'da kendi enâniyetlerini mahv etmek ilmini ve bilcümle harekât ve seke- nâtda Hakk'a iftikār ilmini ihtiyâr ettiler.
3539. Nihayet sekiz cennetin nakışları parlamıştır; onların gönüllerinin levhi- ni kabul edici bulmuştur.
Ya'nî, tahsil ettikleri mahv u fakr neticesinde gönüllerine sekiz cennetin nakışları in'ikâs etti; ve sekiz cennet aksetmek üzere onların gönuilerinin lev- hini kabûl eder bir halde buldu.
3540. Arşdan ve kürsîden ve haladan çok yüksektirler; Hakk'ın mak'ad-1 [3499] sıdkının sakinleridir.
Kâmillerin makāmı mekânî değildir; onların makāmı, âlem-i sûretin ve hattâ sâha-i esîriyye olan, âlem-i halânın fevkındedir. Onlar sûre-i Ka- mer'de vaki' ان المتقين في جنات ونهر في مقعد صدق عند مليك مقتدر (Kamer, 54/54,55) [Takva sahibleri cennetler, genişlikler içindedirler, doğruluk makāmında- dırlar, kudretli bir pâdişâhın yanındadırlar] âyet-i kerîmesinde beyân buy- rulduğu üzere muktedir, mutasarrıf olan Hakk'ın indinde, makām-ı sıdkda sâkindirler.
Bu kıssa, şu hadis-i şerîfin mazmûnudur: قال النبي صلى الله عليه و سلم الحارثة يا حارثة كيف اصبحت قال اصبحت مؤمنا حقا قال لكل شئ حقيقة فما حقيقة ايمانك يا حارثة فاجاب و قال عزلت نفسى عن الدنيا فاستوى عندى حجرها و مدرها و ذهبها و فضتها واظمأت نهارى واسهرت لیلی و کانی انظر الى عرش ربی بارزا وانظر الى اهل الجنة يتزاورون فيها و اهل النار يتعاوون قال النبي صلى الله عليه و سلم اصبت فالزم Ya'nî “(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise'ye "Yâ Hârise, nasıl sabahladın?" buyurdular. O da cevâben "Hakk'an mü'min olarak sabahladım" dedi. Buyurdular ki: "Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; imdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?" Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum ve ehl-i cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve ehl-i cehenneme nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar." Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: "Doğru söyledin, sus fâş etme!" Bu hadîs-i şerîfin ba'zı lafızlarında muhtelif rivâyetler vardır; hepsi aynı ma'nâyı müfiddir. Zeyd b. Hârise (r.a.) Server-i Enbiyâ Efendimiz'in evlatlığıdır.