İçeriğe atla

Peygamber (a.s.)ın Zeyd'e "Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?" diye sorması ve onun "Yâ Resûlallah hakkan mü'min olarak sabahladım" diye cevab vermesi

40. bölüm / 54 · 1238 kelime · ~7 dk okuma

3541. Peygamber bir sabah Zeyd'e buyurdu ki: Ey safâlı olan arkadaş, nasıl sabahladın?

3542. Mü'min bir kul olarak, dedi. Tekrar ona buyurdular ki: Eğer açıldı ise, îmân bağından nişan hani?

Eğer îmanda ayne'l-yakîn mertebesine vâsıl oldun ise, bu îmânın alâmeti nedir?

3543. (Zeyd) dedi: Ben günlerce susuz olmuşum; gece aşktan ve harâretlerden uyumamışım.

Ya'nî, gündüzleri sâim ve geceleri dahi ibâdetle kāim olmuşum, dedi.

3544. Nihayet gündüzden ve geceden öyle geçtim ki, mızrağın ucu kalkandan geçer.

Ya'nî mızrağın ucu kalkandan nasıl geçerse, ben de geceden ve gündüzden öyle geçtim.

3545. Öyle ki o tarafdan bütün milletler birdir; yüz binlerce yıl ve bir saat birdir.

Ya'nî kuyûd-ı beşeriyyeden kurtuldum ve âlem-i ıtlâka ve mertebe-i vahdete vâsıl oldum; ve bu mertebeden nazar olunursa, bütün milletler, ya'nî keserât-ı taayyünât hep müttehiddir; ve o mertebede zaman ve mekân kayıtları yoktur. Binâenaleyh âlem-i taayyünâtın yüz binlercesi ile bir sâati orada hep birdir; zîrâ bunların cümlesi i'tibârîdir.

3546. Ezelin ve ebedin ittihadı vardır. İftikād cihetinden akıl için o tarafa yolun yoktur.

Ya'nî o mertebe-i vahdette, ezel ile ebed birleşmiştir. Bu mertebeye takarrüb edince, akıl kendisini gâib etmesi cihetinden, aklın bu ma'nâya yolu yoktur; ve akıl bu mertebeye adım atmaktan âcizdir. Zîrâ bu mertebe Zât-ı Hakk'ın vahdeti ve kesret-i taayyünâtının fenâsı demektir; akıl ise âlem-i keserâttandır. Keserât-ı taayyünât fânî olunca, bu meyanda akıl da fânî olur. Yukarıda zikr olunan hadîsde gerçi Hz. Zeyd'in bu ifadeleri yoktur; fakat Cenâb-ı Pîr, kendilerinin dahi vâsıl olduğu o mertebenin ahvâlini Hz. Zeyd'in lisânından tafsil buyururlar.

3547. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Bu yoldan azık getirdin ise, bu diyârın akıllarının anlayışına layık olarak getir!

Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Zeyd'in sözlerine cevâben "Eğer bu vahdet yolundan hakāyık ve maârif azıklarını getirdin ise, bu âlem-i sûret ehlinin akılları erebilecek ta'bîrât ve elfâz ile beyân et!" buyurdular. Zîrâ ezel ile ebedin birleşmesine ve yüz binlerce sene ile bir sâatin bir olmasına, âlem-i sûret ehlinin akılları ermez.

3548. (Zeyd) dedi: Halaik gökyüzünü nasıl görürlerse, ben de arşiler ile arşı görüyorum.

Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin ihtârları üzerine, Hz. Zeyd, ehl-i âlemin anlıyabilecekleri ta'bîrât ile söze şürü' edip buyurdu ki: Ben arş-ı a'lâ-yı arşın sakinleriyle beraber, âlem halkının gökyüzünü apaçık gördükleri gibi görüyorum.

3549. Sekiz cennet ve yedi cehennem benim önümde, putperestin önündeki put gibi aşikardır.

3550. Ben değirmende buğdayı arpadan anladığım gibi, halkı birer birer tanırım.

3551. Öyle ki, cennetlik kimdir ve yabancı kimdir, benim önümde yılan ve balık gibi zahirdir.

3552. Bu zamanda, yevm-i kıyamette yüzlerin beyaz ve kara olması bu gürûha zahir olmuştur.

Ya'nî sûre-i Âl-i İmran'da يوم تبيض وجوه و تسود وجوه (Al-i İmrân, 3/106) ya'nî "O günde yüzler vardır ki, beyazdır; ve yüzler vardır ki karadır" âyet-i kerîmesinin sırrı olan bu mertebe-i vahdete vâsıl olan kâmillere zâhir olmuştur.

3553. Bundan evvel her ne kadar pür-ayıb olan cân var idi, rahimde idi ve halaikden gaib idi.

Ya'nî âlem-i ecsâda taalluktan evvel henüz ana rahminde olup ahvâli, ehl-i dünyâ nazarından gâib olan ne kadar ayıblı ve kusûrlu ervâh, ya'nî ervâh-ı eşkıyâ var idiyse, mertebe-i vahdete vâsıl olan kâmillere bu dünyâda iken mekşûf olmuştur; zîrâ bu zevâta, o mertebede a'yân-ı sâbite münkeşif olur.

3554. Şakî olan kimse, anasının karnında şakî oldu; onların hali cismin hey'etlerinden tanılır.

3555. Cisim, ana gibi cân çocuğuna gebedir. Ölüm, doğum ağrısı ve sarsıntısıdır.

3556. Geçmiş olan canların hepsi, acaba o mesrûr olan can ne türlü doğar diye muntazırdır.

“Batır” sıfat-ı müşebbehedir, gâfil ma'nâsına gelir. Gafletten pek ziyâde mesrûr olan kimse ma'nâsına gelen “batar”dan müştakdır. Ya'nî, âlem-i cisimden, evvelce âlem-i berzaha mevt ile intikal etmiş olan rûhlar, mevt-i hâli ile cisimden alâkasını kesmek üzere bulunan bir rûh hakkında, acabâ hayât-ı dünyeviyyede gafletle mesrûren yaşayan bu rûh, bu âleme ne türlü doğacaktır; ya'nî kara yüzlü mü, yoksa beyaz yüzlü mü? Nûrânî mi, zulmânî mi? Saîd mi, şakî midir diyerek beklerler.

3557. Zengîler, muhakkak o bizdendir derler. Rûmîler de, o çok yakışıklıdır derler.

“Zenciler”den murâd. zulmânî olan ervâh-ı eşkıyâdır. “Rûmîler”den murâd nûrânî olan ervâh-ı süadâdır. Ya'nî, öleceği bekleyen geçmiş rûhlar, bu rûhun cinsi hakkında ihtilaf içindedirler.

3558. Vaktaki vücud cân âlemine doğar, o hâlde beyaz ve kara ihtilafı kalmaz.

Ya'nî rûh, âlem-i berzâha intikāl edince, evvelce geçen ervâhın şekilleri ve ihtilafları zâil olur.

3559. Eğer zenci olursa, onu zenciler götürür; rûmu da aradan rûmî götürür.

"Zenciler"den murâd, ervâh-ı eşkıyâ, “Rûmîler”den murâd ervâh-ı süadâ-dır. Ya'nî mevt hâli ile cesedden infikâk eden rûhu, kendi cinsinden olan rûh-lar istikbâl ederler ve onu alıp kendi karârgâhlarına götürürler. “Rûhlar”dan murâd, iki sınıf ervâh-ı insâniyye olduğu gibi, iki sınıf melâike de olabilir; zî-râ melâike de iki nevi'dir: Birisi melâike-i rahmet, diğeri melâike-i azâbdır. Ni-tekim إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ المَلائِكَةُ اَلا تَخَافُوا وَ لا تَحْزَنُوا وَ أَبشروا بالجَنَّةِ الَّتِي كنتم توعدون (Fussilet, 41/30) ya'nî “Bizim Rabb'imiz Allah Teâlâ'dır dedikten sonra, sebât edenlere, korkmayınız ve mahzûn olmayınız ve va'd olunduğu-nuz cennet ile müjdelendiniz, diyerek melâike tenezzül ederler" âyet-i kerî-mesi melâike-i rahmetin istikbâline delildir.

3560. O doğmadıkça âlemin müşkilatıdır; doğmamışı anlayan azdır. [3519]

Ya'nî henüz doğmamış olan çocuğun hâlini ve evsâfını kimse bilmez. Zî-râ doğmamış olan çocuğun hâl ve şânını anlayan azdır. Henüz âlem-i sûrete gelmemiş olanların hakāyıkına ve a'yân-ı sâbitelerine muttali' olan ancak havâss-ı evliyâdır; bunların adedi de mebzûl değildir.

3561. O meğer Allâh'ın nûruyla nazar ede ki, onun için postun içine yol ola.

Ya'nî henüz doğmamış olan çocuğun hâlini bilebilecek olan zât-ı şerîf, meğer ki Allah'ın nûruyla nazar eden bir kimse olsa, zîrâ onun çeşm-i kalbi için sûretlerin içlerine ve ma'nâlarına nüfûz-ı nazar vardır.

3562. Nutfe suyunun aslı beyazdır ve latifdir; lakin Rûmî ve Habeş'in canının aksi.

3563. Ahsen-i takvîme renk verir; o yarısını esfele kadar götürür.

Vücûd-ı beşerin aslı olan nutfe suyunun rengi beyazdır ve latîftir; fakat o nutfe sûretine saîdin ve şakînin rûhlarının aksi, o nutfenin istihâlât neticesinde, ahsen-i takvîm üzere tekevvün eden sûret-i beşere birtakım haller ve vasıflar verir. İşte bu akis, beşerin bir kısmını, ya'nî zümre-i eşkıyâda dâhil olanları esfel-i sâfilîn-i tabîata kadar götürür. Ebû Zer hazretlerinden mervî olan hadis-i şerîfde ان الله تعالى خلق آدم فضرب بيمينه على يمينه فاخرج ذرية بيضاء كالفضة فضرب بيسراه على اليسرى فاخرج ذرية كالحميمة ثم قال هؤلاء في الجنة لا ابالى و هؤلاء في النار و لا ابالى ya'nî “Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i yarattı. Sağ eli ile onun sağına vurdu; gümüş gibi beyaz zürriyyet çıktı; ve sol eliyle soluna vurdu; kömür gibi zürriyyet çıktı. Sonra buyurdu: İşte bunlar cennettedir, pervâm yoktur; ve bunlar da nârdadır ve benim pervâm yoktur” buyrulur. "Sağ el"den murâd, yed-i kudret-i cemâl; ve "sol el"den murâd, yed-i kudret-i celâldir. Binâenaleyh süadâ mazhar-ı esmâ-i cemâliyye ve eşkıyâ, mazhar-ı esmâ-i celâliyyedir.

3564. Bu sözün nihayeti yoktur; kârvan katarından kalmamamız için, tekrar sür!

Bu saîd ve şakî sözleri sırr-ı kadere âid olup, bu husûstaki hakāyıkın nihâyeti yoktur. Ma'nâ kârvânının katarından geri kalmamak için Hz. Zeyd'in kıssasına rücû' et!

3565. Yevm-i kıyamette yüzler vardır ki, beyaz ve karadır; o gürüh Türk ve Hindû zâhir olur.

Ya'nî yevm-i kıyâmette muhtelif milletlere mensûb olan beyaz ve kara yüzlüler âşikâr olurlar.

3566. Sen saman çöpü müsün, yâhud ki dağ mısın? Hindû musun, yoksa Türk müsün? Her taife önünde zâhir olur.

"Hindû"dan murâd eşkıyâ ve “Türk”den murâd süadâdır. Vech-i şebeh reng-i zâhirleridir.

3567. Rahimde Hind ve Türk belli olmaz; vaktaki doğar, onu zayıf ve kavî görür.

Ana rahminde iken çocuk beyaz mıdır ve esmer midir belli olmaz; doğduğu vakit zayıf olanlar ile kavî olanlar, âlem-i sûrette apaçık görürler. "Zayıf"dan murâd, zâhir gözü açık ve bâtın gözü kapalı olanlar; ve “kavî"den murâd, zâhir ve bâtın gözleri açık olan evliyâ-yı kiramdır.