Resûl (s.a.v.)e, Zeyd (r.a.)ın "Ahvâl-i halk bana âşikârdır ve mestûr değildir" diye cevab vermesi
41. bölüm / 54 · 3056 kelime · ~16 dk okuma
3568. Ben kıyamet günü gibi, erkekten ve kadından cümleyi apaçık, zâhiren görüyorum.
3569. Agah ol, söyliyeyim mi, yahud nefes bağlıyayım mı? Mustafâ ona dudak ısırdı ki, yetişir, demektir.
Hz. Zeyd, azîm bir cezbe içinde, (S.a.v.) Efendimiz'e hitâben: “Yâ Resûlallâh, ben kıyâmet gününde olduğu gibi, kadınlar ve erkekler ne halde ise onları aynen apaçık görüyorum; bunları açıktan açığa söyliyeyim mi, yoksa susayım mı?" dedi. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz ona: "Sus, bu kadar kâfidir!" demek olan dudaklarını ısırmakla işâret buyurdular.
3570. Yâ Resûlallah haşrın sırrını söyliyeyim; bugün âlemde neşri izhar ede- [3528] yim.
Beyt-i şerîfde beyân buyrulan haşir, hem rûhânî ve hem de cismânî olan haşirlere râci'dir. Bu haşir mes'elesi hakkında hükemâ ve ulemâ arasında muhtelif fikirler dermeyân olunmuştur. Kimi haşr-ı ecsâd vâki'dir der ve kimi haşr-ı ecsâdı inkâr edip kelâm-ı enbiyâda zikr olunan haşir, haşr-i rûhî ve aklîdir; tefhîm-i avâm için haşr-i ecsâma delâlet eden azâb ve sevâb-ı cismânî ibâreleriyle beyân olunmuştur. Binâenaleyh ba'zıları âlem-i berzahda gayr-i mahsüs ve hayâlî olan haşr-ı ervâha haml etmişlerdir; ve ba'zıları da tenâsühe düşmüşlerdir. Vâkıâ insanın ölümüne kıyâmet ve haşir denmesi doğrudur; fakat onların haşri, haşr-i rûhânîye hasr etmeleri bâtıldır ve hilâf-ı nefsü'l-emirdir. Ve ehl-i tenâsühün zu'mu ise bâtıl-ı muhakkakdır. Ehl-i îmân ve irfân her iki haşra da kāildirler ve kelâm-ı şâri'i te'vîl etmezler.
3571. Bırak beni, tâ ki perdeleri yırtayım; tâ ki gevherim bir güneş gibi parlasın.
3572. Ta ki benden güneşe küsûf gelsin, tâ ki hurma ağacı ile söğüt ağacını göstereyim.
Ya'nî, yâ Resûlallâh, bana müsâade buyur ki, esrâr perdelerini yırtayım; benim güneş gibi olan hakikatim ve hüviyyetim zâhir olsun ve nihâyet bu zuhûrdan âlem-i sûretin güneşine küsûf ve karanlık ârız olsun. Meyveli hurma ağacı gibi olan sâlih kulları ve söğüt ağacı gibi meyvesiz olan fâsid kulları, birer birer ızhâr edeyim.
3573. Kıyametin sırrını, nakd-i halisi ve kalp karışık olan nakdi göstereyim.
3574. Elleri kesilmiş olduğu halde ashâb-ı şimali, küfrün rengini ve âlin rengini göstereyim.
Beyt-i şerîfdeki "âl" kelimesini Ankaravî hazretleri Arabî olarak "ehil" ma'nâsına almışlar ve küfrün ve âl-i Muhammed'in rengini göstereyim ma'nâsı vermişlerdir. Hind şârihleri "âl" kelimesine Fârîsi olarak, kırmızı ma'nâsını vermişler ve bu rengi, ehl-i îmânın rengine nisbet etmişlerdir. Fakîre lâyih olan "âl" kelimesinin Fârisî olarak "serâb" ma'nâsına olmasıdır. Zîrâ beyt-i şerîfde bu renkler ile ashâb-ı şimâlin hâli tavzíh buyrulur. Binâena- leyh "reng-i âl" ta'bîri ile serâb gibi olan ehl-i küfrün a'mâline işâret buyrulmuş olması vârid olur. Nitekim âyet-i kerimede وَالَّذِينَ كَفَرُوا أعمالهم كَسَراب (Nûr, 24/39) ya'nî "Küfr edenlerin amelleri serâb gibidir" buyrulur. Hulâsa-i ma'nâ "Elleri kesilmiş bir hâlde olarak ehl-i Celâl olan ashâb-ı şimâli ve onların küfürlerinin rengini ve serâb gibi olan amellerinin rengini açık göstereyim" demek olur.
3575. Husufsuz ve mihaksız ayın ziyasında nifakın yedi delîlini açayım.
"Hasf" ayın tutulması; "mihâk" Arabî aylarının nihâyetinde ayın görünmez olması. "Nifakın yedi delîli"nden murâd, mühlikât-ı seb'adır ki, onları (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde buyururlar. Ebû Hüreyre (r.a.)dan mervî olan hadîs-i şerîf budur: اجتنبوا السبع الموبقات الشرك بالله و السحر و قتل النفس التي حرم الله الا بالحق و اكل الربا و اكل مال اليتيم والتولى يوم الزخف وقزف المحصنات المؤمنات الغافلات Ya'nî "Yedi mevzi'-i helâkden sakının ki, onlar Allah'a şirk koşmak ve sihir etmek, haklı olan müstesnâ olarak, Allah'ın harâm ettiği nefsi katl etmek ve fâiz yemek ve yetim malını yemek ve mukābele ve mukātele gününde ehl-i İslâm tarafından kaçmak ve ehl-i iffet olan kadınlara zinâ isnâd etmektir." Bu yedi mühlikâtdan her birisi, cehennemin yedi kapısından bir kapısına tekabül eder.
Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerinin şerhlerinde nifakın yedi deliği kibir, hırs, şehvet, hased, gazab, buhül ve hıkd olarak gösterilmiştir.
Hulâsa-i ma'nâ "Yâ Resûlallâh, senin ay gibi parlak olan nübüvvetinin nûrunda aslâ hicâb olmayarak, her biri cehennemin bir kapısına mukābil olan nifâk ve muhalefetin yedi deliğini açıvereyim."
3576. Ben eşkıyânın pelasını göstereyim; enbiyanın tablını ve kûsünü işittireyim.
"Pelâs" dervîşlerin giydikleri kaba yünden ma'mûl abâ ve mekr ve hîle ve tarz ve reviş ma'nâlarına gelir; burada tarz ve reviş ma'nâsı münasib olur. "Tabl" davul, "kûs” büyük nakkāre ma'nâlarınadır. Ya'nî eşkıyânın tarz ve revişlerini açık göstereyim ve enbiyânın câh ve haşmetlerini ve onların da'vetlerindeki sadâ-yı hakikati bütün âfâka i'lân edeyim; âlemde küfürden eser kalmasın.
3577. Ortada olan cehennemi ve cennetleri ve berzahı, kâfirlerin gözü önüne ayânen getireyim.
3578. Cûşda olan havz-ı kevseri göstereyim; suyu onların yüzüne ve onun sadâsı kulağa vura.
Kaynamada olan havz-ı kevseri kâfirlere göstereyim; o havzın suyu onların yüzüne çarpsın ve suyun sadâsı da kulaklarına aks etsin.
3579. O kimseler ki, susuz onun etrafında koşucu olmuşlardır; bu demde ben âşikâre göstereyim.
Havz-ı kevserin etrafında susamış oldukları halde koşmakta olan kimseleri bu demde ben apaçık göstereyim.
3580. Onların omuzları benim omuzuma sürünür; onların na'raları benim kulağıma erişir.
3581. Ehl-i cennet, ihtiyâr cihetinden gözümün önünde birbirini kenara çekmiş.
Ehl-i cennet kendi arzû ve ihtiyârlarıyla gözümün önünde birbirini kucaklamış.
3582. El ele ziyaret ediyorlar; dudaklardan da bûse yağma ediyorlar.
Ehl-i cennet el ele tutuşup musâfaha ve yekdîğerini ziyaret ederler ve dudak dudağa da öpüşürler.
3583. Bu kulağım âh âh sadasından, hüsünlerden ve vâ-hasretâh na'rasından sağır oldu.
Ehl-i cenneti gördüğüm gibi, ehl-i cehennemin ahvâlini de görüyorum. Bu kulağım şakilerin âh âh sadâlarından ve vâ-hasretâh na'ralarından sağır oldu.
3584. Bu işaretlerdir, derinden söylerim; fakat Resûl'ün âzârından korkarım.
Ya'nî benim bu söylediğim sözler birtakım işaretlerdir. Bu hakikatleri daha derin ve esaslı bir sûretde de söylerim; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz'in âmmeye bu esrârın ifşâsına râzı olmayıp bana darılacağından korkanım.
3585. Sermest ve harab olduğu halde böyle söylerdi; Peygamber onun yakasını tâba verdi.
Hz. Zeyd (r.a.) cezbe içinde böyle sözler söylemekte idi. (S.a.v.) Efendimiz, artık sus! ma'nâsına olarak yakasını çekti.
3586. Buyurdu: Agâh ol, çek ki, senin atın kızdı; hakkın aksi "lâ-yestahyî" vurdu ve utanma gitti.
Hz. Zeyd'in bu sözleri üzerine (S.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Ruhunun atı cezbeden dolayı harâretlendi ve kızdı; şiddetli harekete başladı; dizginini çek, hakikatin senin rûhuna aksi, utanma, doğruyu söyle nidâsını vurdu; ve senden utanma gitti. "Aks-i hak lâ yestahyî zed" kelâmında, sûre-i Ahzâb'da vaki والله لا يستحيى من الحق (Ahzâb, 33/53) ya'nî “Allah Teâlâ doğrudan istihyâ etmez” âyet-i kerîmesi ile والله لا يستحيى ان يقول الحق ya'nî "Allah Teâlâ doğruyu söylemekten istihyâ etmez" hadis-i şerîfine işaret buyrulur. Hulâsası budur ki: Ahadiyyet-i Hak güneşi doğdu ve Hz. Zeyd'in gölge gibi olan vücûd-ı izâfîsi ortadan kalktı; vücûdu, vücûd-ı hakkānî ve sıfatı da sıfât-ı rabbânî oldu. Allah Teâlâ hakikati söylemekten nasıl istihyâ muâmelesi buyurmaz ise, Hz. Zeyd dahi inkişaf eden hakāyıkı söylemekten ve ızhâr etmekten utanmadı ve çekinmedi.
3587. Senin aynan gılafından dışarıya sıçradı; ayna ve mîzân nerede hilaf söyler?
Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine aks eden sûreti yanlış gösterir mi? Ve terâzi, kendisiyle tartılan şeyin sıkletinde hatâ eder mi?
3588. Ayna ve terazi hiçbir kimsenin incinmesinden ve utanmasından dolayı, nerede nefes bağlar?
Ayna ve terâzi, bir kimse darılacak ve utanacak diye doğruyu söylemekten sükût ederler mi?
3589. Ayna ve terazi âlî miheklerdir; eğer sen ona iki yüz sene hizmetler edersen.
3590. Benim için doğruluğu ört, ziyade göster; eksikliği gösterme desen.
3591. O sana der ki: Sakalına ve bıyığına gülme. Ayna ve terâzi! Sonra da mekr ü hîle ha!
Fârisîde "Ber rîş u seblet-i hod handîden" ya'nî "Kendi sakalına ve bıyığına gülmek" ahmak olmaktan kinâyedir. Ya'nî, sen ayna ve terâziye, benim hatırım için doğru gösterme, diyerek temelluk ve müdâhane etsen, onlar lisân-ı hâl ile sana derler ki: Ahmak olma! Bir yerde ayna ve terâzi olsun da, sonra da mekr ve hud'a olsun; bu ikisi bir yere sığmaz.
3592. Mâdemki Hudâ bizi onun için yükseltti ki, hakîkati anlamak bizim ile mümkin ola!
Ya'nî, mâdemki Hak Teâlâ bizi bir şeyin mâhiyyetini olduğu gibi göstermek için meydana çıkardı.
3593. Bu olmazsa, biz neye yararız, ey filân! Ne vakit iyilerin yüzünün lâyıkı oluruz?
Bizim hak ve hakikatin zuhûruna hizmetimiz olmazsa, ne kıymetimiz olur? Biz iyilerin, ya'nî hak ve hakikat âşıklarının ellerinde gezmeğe lâyık olur muyuz?
3594. Fakat aynayı koltuk altına çek; her ne kadar sîneye Sînâ tecellî etti ise de.
Bu beyt-i şerîfdeki ma'nâ, Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Hz. Zeyd'e hitâbdır. Ya'nî senin ayna gibi olan sînene ve kalbine her ne kadar aydınlık, ya'nî nûr-ı ilâhî tecellî etti ise de; âyîne-i rûhunu koltuk altına çek, ya'nî cism-i unsurînin altında sakla.
3595. Dedi ki: Nihayet Hakk'ın güneşi ve ezelin güneşi, hiç koltuğa sığar mı?
Hz. Zeyd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e cevâben dedi ki: Yâ Resûlallâh, gü-neş gibi olan vücûd-ı Hakk'ın mertebe-i vahdeti ve ezelin güneşi, hiç cism-i unsurîye sığar mı?
3596. Hem dağali, hem bağali yırtar; onun huzûrunda ne cünûn ve ne de akıl kalır.
“Dağal” ile hicâbât-ı nûrâniyyeye ve “bağal” ile, hicâbât-ı zulmâniyyeye işâret buyrulur. Ya'nî Hakk'ın tecellîsi vâki' olunca nûrânî ve zulmânî olan hicâbları yırtar ve isneyniyyet-i vücûd mürtefi' olur. Binâenaleyh âlem-i is-neyniyyete taalluk eden cünün ve akıl nisbetleri de kalmaz.
3597. Buyurdu ki: Bir parmağı, bir göz üzerine koyduğun vakit âlemi güneş-ten hâlî görürsün.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Zeyd'e hitâben buyurdular ki: Güneşi gören küçücük bir göz olduğu halde, o gözün üstüne parmağını koyduğun vakit, varlığının âlemini güneşten hâlî görürsün. Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı kâmilin, gözbebeği mesâbesinde olduğuna işâret buyrulur.
3598. Parmağının ucu ayın hicabı oldu; ve bu Allah Teâlâ'nın settarlığının alâmeti oldu.
Sen güneş koltuğa sığar mı diyorsun; fakat işte görüyorsun ki, bir parmağın ucu ayın zuhûr ve bürûzuna hicâb oldu. Bu hâl Allah Teâlâ'nın "settâriyyet" sıfatının ve "Settâr" ism-i şerîfinin vücuduna alâmettir.
3599. Nihayet cihânı bir nokta örter; güneş bir sektadan münkesif olur.
"Sekta" bir şeyden sâkıt olan şeye ve bulut parçasına derler. Burada, kurs-ı kamerin arz üzerine düşen gölgesi murâd buyrulur. Ya'nî kurs-ı şemsin azametine nazaran bir nokta mesâbesinde olan ayın kursu, ziyâ-yı şemse mâni' olup cihânın bir kısmını örter ve güneş kurs-ı kamerin arz üzerine düşen gölgesinden küsûfa dûçâr olur.
3600. Dudağı bağla, deryâ-yı azîmin umkuna bak! Hak deryayı beşere mahkûm etti.
Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etme; ağzını kapa ve esrâr ve hakāyık deryâsının bâtınına bak! Zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جميعاً (Câsiye, 45/13) ya'nî "Göklerde ve yeryüzünde olan şeylerin hepsini Hak Teâlâ size musahhar kıldı" âyet-i kerîmesi mûcibince zâhirî deryâyı ve bâtınî deryâ olan âlem-i esrârı beşere mahkûm kıldı. İsterse söyler, isterse sükût eder. Binâenaleyh esrârın ızhârını isteme ve ifşâ-yı esrâr ve hakāyıktan ağzını kapa!
3601. Nitekim Selsebîl ve Zencebil çeşmesi, celîl olan cennetliğin hükmündedir.
"Zencebîl" cennette bir pınarın adıdır ve şarâb ma'nâsına da gelir. Nitekim âyet-i kerimede فَيُسْقُونَ فيها كأساً كَانَ مزاجها زنجبيلاً (İnsân, 76/17) [Onlara orada bir kâseden içirilir ki, karışımında Zencebil vardır] buyrulur, "Selsebil" de kezâlik cennette bir pınarın adıdır. Mülâyim ve lezîz olan şey ma'nâsına da gelir. Ve nitekim âyet-i kerimede عيناً فيها تسمى سلسبيلاً (İnsân, 76/18) [Orada bir pınardandır ki, adına Selsebîl denir] buyrulur. Ya'nî deryâ-yı zâhirî ve bâtınî beşerin mahkûmu olduğu gibi, cennetin Zencebil ve Selsebil pınarları da, saîd olan beşerin taht-ı hükmündedir.
3602. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir; bu bizim kuvvetimiz ile değil, fermân-ı ilâhîdendir.
"Cennetin dört ırmağı"ndan murâd, sûre-i Muhammed'de vâki' مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) ya'nî "Muttakîlere va'd olunan cennetin meselidir ki, orada âb-ı zülâl nehirleri, tu'mu bozulmayan süt nehirleri, içlerinde lezîz şarâb nehirleri ve süzme bal nehirleri vardır" âyet-i kerîmesinde zikr olunan dört nevi' nehirlerdir.
3603. Her nerede istersen sâhirlerin muradında sihir gibi, onu cârî tutarız.
Ya'nî cennetin dört nehri, sâhirlerin arzûlarına tâbi' olan sihir gibi, bizim arzûmuza tâbi'dir. Hakk'ın fermânı ile biz o nehirleri istediğimiz tarafa akıtırız.
3604. Nitekim bu iki akıcı olan gözlerin pınarı, kalbin hükmünde ve canın emrindedir.
3605. Eğer isterse yılanın zehri tarafına gider; ve eğer dilerse i'tibâr tarafına gider.
Cennetin ırmaklarını istediğimiz tarafa akıtmamızın nazîri, dâimâ cârî ve müteharrik olan bakışlarımızdır; ve bizim bakışlarımız kalbimizin ve rûhumuzun hükmü ve emri altındadır. Eğer kalbimiz isterse yılanın zehri, ya'nî huzûzât-ı nefsâniyye ve harâm olan şeyler tarafına gider; ve eğer kalbimiz isterse فَاعْتَبِرُوا يَا أُولى الأبْصارِ (Haşr, 59/2) ya'nî “Ey basarlar sahibleri ibret alınız!” emrine ittibâan, suver-i âlemden ibret almak tarafına gider.
3606. Eğer isterse mahsüsât tarafına gider; ve eğer isterse melbûsât tarafına gider.
"Mahsüsât"dan murâd, havâss-i hamse-i zâhire ile meşhûd olan suver-i eşyâdır; ve "melbûsât"dan murâd, havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan şeylerdir. Ya'nî gönül isterse nazarları eşyânın zevâhirine ve isterse bevâtınına sevk eder.
3607. Eğer isterse külliyyat tarafına sürdü; ve eğer isterse, cüz'iyyatın mahbûsu kaldı.
"Küllî" insan mefhûmunun tasavvuru gibidir; ve “cüz'î” küllî olan bu insân mefhûmundan Zeyd'in tasavvuru gibidir. Zâhir gözü cüz'iyyattan başkasını idrâk edemez. Külliyyâtı ve suver-i hayâliyyeyi idrâk etmek, havâss-i zâhirenin işi değildir; bunlar ancak havâss-i bâtıne ile idrâk olunur.
Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Gönül isterse akıl gözünü fa'âl kılar, külliyyât tarafına sürer; ve isterse zâhir gözünü fa'âl kılar; cüz'iyyatın müşâhedesi dâiresinde habs eder.
3608. Böylece her beş his lüle gibi, gönül emrinin muradı üzerine akıcı oldu.
"Nâyize" masura ve lüle ma'nâlarınadır. Ve "câize" akıcı olmak ma'nâsına gelen cevâzdan ism-i fâildir. "Beş his"den murâd, kuvve-i sâmia, kuvve-i bâsıra, kuvve-i zâika, kuvve-i şâmme ve kuvve-i lâmisedir. Bu kuvvetlerin cümlesi kalbden vârid olan emir ve irâde üzerine hareket ederler.
3609. Her taraf ki, gönül onlara işaret etti, her beş his etek çekici olduğu halde gider.
"Dâmen keşân" aceleden kinâyedir. Zîrâ entâri giyen kimse acele yürümek ve koşmak isterse, eteğini toplar. Ya'nî havâss-i hamseden her birisi alelacele kalbin emrettiği tarafa gider.
3610. El ve ayak gönlün emrinde; zâhirde Mûsa'nın elinde o asâ gibidir. [3568]
Mûsâ (a.s.) elindeki asâ-yı meşhûrunu, zâhirde ve mahsüsât âleminde nasıl emri ve irâdesi altında isti'mâl ederse, vücûd-ı beşerde kalb dahi, eli ve ayağı öylece kendi emri altında kullanır.
3611. Gönül isterse ayak ondan raksa gider; yahud naksdan fazl tarafına kaçar.
Gönül isterse onun irâdesinden ayak raks eder ve hora teper; yâhud yine onun irâdesiyle oyundan ve lehviyyâttan vazgeçerek fazl u kemâl ve ilim ve irfân tarafına döner.
3612. Gönül isterse el parmaklar ile hesaba gelir; nihayet o defter yazar.
3613. El, bir gizli elde kalmıştır; o içeride, teni dışarıda oturtmuştur.
Zâhirî el, bir gizli el olan kalbin irâdesi altında kalmıştır. O gizli el, içeride ve bâtında oturmuş ve cismin a'zâsını zâhirde oturtmuştur. Beyit: Raiyyetdir bütün a'zâ Sezâî Vücûd ikliminin şâhı gönüldür.
3614. Eğer isterse taâmda bir kaşık; ve eğer isterse on batmanlık gürz olur.
Eğer gönül isterse, zâhirî el, taâm yemekte bir kaşıklık vazîfesini yapar; ve eğer yine gönül isterse, birisine öfkelenip yumruk vurmak için on batman ağırlığında bir gürz ve topuz olur.
3615. Ey aceb, gönül onlara ne söylüyor, acib vuslat! Aceb gizli sebeb!
Kalb ile a'zâ-yı vücûd arasında iki nevi' ittisâl ve a'zânın hareketleri nokta-i nazarından iki türlü sebeb vardır: Birisi zâhirî ittisâl ve sebebdir ki, bunu ilm-i teşríh îzâh eder. Diğeri de ma'nevî ittisâl ve sebebdir ki, bunu ilm-i teşrih ile görmek ve bilmek mümkin değildir; zîrâ bu, irâde mes'elesidir ve irâde mahsüsâttan olmadığı için, görmek ve ta'rîf etmek mümkin değildir. Meselâ ayak irâde dediğimiz kalbin hükmü ile yürür, durur, raks eder ve birtakım diğer muhtelif hareketler yapar. Bunların hepsi eser-i hayâttır; ve kalbin darabânı ve kanın cereyânı muharrik-i a'zâdır; fakat a'zâyı muhtelif hareket- lere sevk eden ayağı yürürken durduran kalbin irâdesidir. Bu da gizli bir sebep ve ittisâldir.
3616. Gönül galiba mühr-i Süleyman bulmuştur ki, beş hissin yularını bükmüştür.
Gönül gâlibâ Süleymân (a.s.)ın mühr-i tasarrufunu bulmuş olacaktır ki, böyle beş hissin yularını çekip istediği tarafa sevka muktedir oluyor.
3617. Hisse mensub olan beş hariçden onun mahkûmudur.; hisse mensub olan beş de içeriden onun me'mûrudur.
His âlemine mensûb olan cism-i beşerin beş kuvveti, hâric cihetinden onun mahkûmudur; ya'nî, görme, işitme, tatma, koklama, tutma kuvvetleri vücûd-ı beşerin hâricdeki fiili cihetinden kalbin mahkûmudur ve bunlar kalbin irâdesiyle hâriçde iş işlerler; ve kezâ yine his âlemine mensûb olan cismin dîğer beş kuvveti de içerideki faâliyette kalbin me'mûrudur. Ya'nî hiss-i müşterek, kuvve-i hayâliyye, kuvve-i vâhime, kuvve-i hâfıza, kuvve-i mutasarrıfa hep kalbin irâdesiyle işler. Meselâ kalb isterse kuvve-i hayâliyyeyi ve isterse vâhimeyi tahrik eder.
3618. On his ve yedi a'zâ ve diğer saymakla söze gelmeyen şeyler vardır.
Vücûd-ı beşerde, yukarıki beytin şerhinde ta'dâd olunan beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his vardır. Bunlara "meşâir-i aşere" derler. Ve yedi aded dahi a'zâ vardır ki, onlar da baş ve arka ve karın, iki el ve iki ayaktır. Ve başkaca bunlardan her birinin göz, kulak, burun ve ağız, dil, dudak ve parmak ve ferc gibi zâhirî; ve kuvve-i akliyye ve kuvve-i ilmiyye ve kuvve-i nazariyye gibi bâtınî olmak üzere sayarak söze getirmediğimiz cüz'leri vardır.
3619. Ey gönül sen hükûmette Süleyman gibisin, perî ve ifrît üzerine mührü vur!
"Engüşterî zeden" tâbi' ve mutî' etmekten kinâyedir. Ey gönül, vücûd iklîmine hükm etmekte Süleyman (a.s.) gibisin; binâenaleyh vücûd iklîminde sâkin olup görünen a'zâ ve cevârih üzerine hükm ettiğin gibi, görünmeyen kuvâyı da tâbi' ve mutî' kıl; ve görünmeyen kuvâ emîr-i hevâ ve onun tevâbiidir. Bu babdaki tafsilât Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islahi Memeleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eserlerine fakîr tarafından yazılan şerhde îzâh olunmuştur.
3620. Eğer sen memlekette hîleden berî olursan, senin elinden mührü üç cin [3579] alamaz.
İkinci mısra'ın nihâyetinde Hind nüshalarında "Se div" yerine "Sedîvü" yazılmış ve "Sedîvü" Süleyman (a.s.)ın sûretine girip, Süleyman (a.s.) tarafından emâneten bir câriyeye bırakılmış olan mührü, o câriyenin elinden alan cinnin ismidir, demişlerdir. Ve yine Hind şârihlerinden Hâce Eyyüb "Birçok tefsîr kitablarında mührü alan cinnin adı "Sahre" diye gösterilmiş ve başka isimler de söylenmiş olduğundan bir kitabda gördüğüm bu "Sedîvü" ismini i'timâda şâyân göremem" demiştir. Ankaravî hazretleri şerhlerinde “Üç "Sedîvü"den murâd nefisdir derler. Bunlardan her hangisi olursa olsun, Hz. Pîr efendimizin murâd-ı şerîfleri vücûd iklîminde görünmeyerek tasarruf eden kuvâ-yı mudılledir ve en başları emîr-i hevâdır ki, dâimâ rûhun halîlesi olan nefse huzûzât-ı âcile-i dünyeviyye göstererek hîle ile iğfâle çalışır ve nefsi rûha muhâlif kılmak ister.
3621. Ondan sonra senin namın âlemi tutar; senin cismin gibi iki âlem senin mahkûmun olur.
3622. Ve eğer cin senin elinden mührü götürdü ise padişahlık fevt oldu; bahtın öldü.
“Hâtem”den murâd, mühr-i hilâfettir; zîra Hak Teâlâ وَ هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ (En'âm, 6/165) [O ki sizi yeryüzünün halîfeleri kıldı] âyet-i kerîmesinde buyurduğu vech ile, insanı yeryüzünde kendi halîfesi olmak üzere yarattı. Eğer bu isti'dâd ile yaratılan insan, bu mühr-i hilafeti şeytana kaptırır ise, tasarruf-ı sûrî ve ma'nevîden mahrûm kalır ve parlak olan tâli'i söner.
3623. Ondan sonra ey ibad, sizin üzerinize kıyamet gününe kadar "yâ hasretâ!" mahtum oldu.
Mühr-i hilafeti şeytana kaptırdıktan sonra, ey şeytanın tezvîrâtına aldanan kullar, kıyamete kadar sizin üzerinize “yâ hasretâ!" nidâsıyla hasreti da'vet etmek vâcib oldu.
3624. Eğer sen kendi mekrine inkâr getirir isen, terâziden ve aynadan ne vakit can getirebilirsin?
Ya'nî için fâsid olduğu halde, dışını sâlih gösterir ve zâhirde kendini bir hîlekâr addetmez isen, terâzi ve ayna mesâbesinde olan evliyâullahdan canını saklıyabilir misin? Zîrâ onlar senin ahvâl-i bâtıneni tamâmiyle müşâhede ederler. Ve kezâ yevm-i âhiretdeki mîzân-ı ilâhîden ve ayna gibi olan defter-i a'mâlinden yakanı kurtaramazsın.