A'râbî ve onun zevcesinin ihtiyaç sebebiyle olan mâcerâsının kıssası
6. bölüm / 54 · 1939 kelime · ~10 dk okuma
2289. Bir gece, a'rîbî olan bir kadın kocasına dedi; ve güft ü guyu hadden götürdü.
"A'râbî" sahrâlarda göçebe hâlinde yaşayan Arablara derler. Bunlardan bir kadın kocasına söylemeğe başladı ve fakr u ihtiyaç zemînindeki dedikodusunu hadden ziyâde yaptı.
2290. Şöyle ki, bütün bu fakr u cefâyı biz çekiyoruz; herkes âlemde hoştur ve [2253] biz nâ-hoşuz.
2291. Bizim ekmeğimiz yok, bizim ekmek katığımız elem ve haseddir. Testimiz yok, suyumuz gözden yaştır.
2292. Bizim elbisemiz gündüz güneşin harâretidir; gece yatak ve yorgan mâhtabdandır.
2293. Ayın kursu kıt'asını, ekmek kursu ve kıt'ası zannedip eli gök tarafına kaldırmışız.
2294. Bizim fukaralığımızdan gece ve gündüz, bizim nafaka düşünmekliğimizden fukaralara âr vardır.
Biz öyle fakîriz ki, bizim fukaralığımızın derecesinden ve gece gündüz işimiz, gücümüz nafaka düşünücülüğünden ibaret olmasından dolayı, diğer fakirler bu mertebede zarûret içinde bulunmadıkları için, fakirlik nâmına bizden âr ederler ve utandıklarından semtimize de uğramazlar.
2295. İnsanlardan nefret eden Sâmirî misali üzere, akraba ve yabancı bizden ürkücü olmuştur.
“Sâmirî” Mûsâ (a.s.) zamânında, ümmet-i Mûsâ (a.s.) a buzağı şeklinde bir put yapıp : هَذَا الهُكُمْ وَالهُ مُوسَى فَنَسَيَ (Tâhâ, 20/88) ya'nî “Bu sizin ve Mûsâ'nın unuttuğu bir ilâhdır" diyerek taptırmıştır. Bu vak'a Mûsâ (a.s.), Tûr'da iken hâdis olmuş idi. Mûsâ (a.s.) Tûr'dan avdetinde kavminin bu hâlini görüp pek ziyâde hiddet buyurdu ve Sâmirî'ye de فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الحَيَوة انْ تَقُولَ لاَمسَاس (Tâhâ, 20/97) ya'nî “Defol, senin için hayât-ı dünyeviyyede lâ-misâs, ya'nî “Bana dokunmayın ve temâs etmeyin!" demek olsun diyerek bedduâ buyurdular. Merkûm dahi sahrâlara firâr etmiş ve bir kimseye tesadüf ettiği vakit “lâ-misâs" diye haykırır idi. A'râbî kadını, kendilerini bu Sâmirî'ye teşbîh etmiştir.
2296. Eğer bir kimseden bir avuç mercimek istesem, bana "Sus ölüm ve bela!" der.
Ya'nî tese'ül için bir kimseye müracaat etsem, bana "inâyet ola" yerine, sus bizi rahatsız etme; ölüm ve belâ gibi musallat olma derler.
2297. Muhakkak Arab'ın fahri ve izzeti ve atâsı vardır; sen ise Arab içinde, yazı içinde hatâ gibisin.
2298. Gaza nedir? Biz muhakkak gazasız ölmüşüz. Biz fakr kılıcı ile başsız olmuşuz.
Ya'nî bâdiye-nişîn Arablar fahr ve izzet için muhâlif ve düşman kabileler ile harb ederler ve orada ölürler; bizim için gazâ nedir? Biz gazâ etmeksizin ölmüşüz; fukaralık kılıcı bizim başımızı kesmiştir.
2299. Ata nedir? Biz dilencilik üzerinde dolanıyoruz; muhakkak havada sineğin damarını vuruyoruz.
Arab kavminin sıfat-ı atâsı bizim için ne demektir? Zîrâ biz, dilencilik üzerinde dolanıyoruz ve havada uçan sineğin incecik damarlarına tama' edip saldırıyoruz; ya'nî hakîr şeylere bile muhtâçız.
2300. Eğer bir kimse misafir olarak erişse, eğer ben ben isem, gece uyuyunca, [2263] onun eski püskü libasını teninden soyarım.
Cenâb-ı Pîr efendimiz sahrâ-nişîn olan Arab kadınından, yalancı mürşidlerin hâline; ve barınacak bir yer arayan misâfirden dahi, tarîk-ı Hak'da kendisine bir melce' arayan mürîdin hâline intikāl edip âtîdeki irşâdâta mübâşeret buyururlar.
Muhtâç olan mürîdlerin, müzevvir olan müddeîlere aldanması ve onları şeyh ve muhteşem ve vâsıl zannetmesi ve nakli nakidden fark etmeyi bilmemesi ve ber-besteyi ber-resteden tanımaması
"Nakl"den murâd, meşâyih-i hakîkiyyenin nakledilmekte olan halleri ve "nakd"den murâd dahi, hâl-i hazırda o ahvâl-i şerîfeyi hâmil olan mürşid-i kâmildir. Ve Hind şârihlerine göre "ber-beste"den murâd, nefsânî isteklere ve cismânî hazlara ve taallukāt-ı dünyeviyyeye giriftâr olmuş olan kimsedir. Ve "ber-reste"den murâd, nefsânî istekler yolundan kurtulmuş ve kayıt cehenneminden necât ve hürriyyet cennetine vâsıl olmuş olan kimsedir. Ve İsmâîl-i Ankaravî hazretlerine göre "ber-beste" demek, tedbîr ve san'at ile bir şeyi güzelleştirmek demektir. Ve "ber-reste" zâtından güzel olan şeye derler. Meselâ kâğıtlardan yapılmış gül ve çiçek şekilleri "ber-beste"dir; ve arzdan nâbit olan gül çiçekleri ise "ber-reste"dir.
2301. Bunun için âlimler fen ile derler ki, muhsinlerin misafiri olmak lazımdır.
Âlemde insanın zâhirî ve bâtınî libaslarını soyan kimseler bulunduğu için âlimler, fen ve hikmetle, bir kimse misafir olacak ise mutlakā muhsin olan kimselere misafir olmak lâzımdır. "Muhsin"den murâd, niam-ı zâhire ile ikrâm eden kimseler olduğu gibi niam-ı bâtıne ile kalbleri nurlandıran insân-ı kâmillerdir.
2302. Sen o kimsenin müridi ve misafirisin ki, o kimse denâetinden dolayı senin hâsılını alır.
Ya'nî sen şeyh ve mürşid diye bir kimseye teslîm-i nefs etmişsin ki, o kimse senin nûr-ı takvânı ve sıdk-ı i'tikādâtını bozar ve seni nûr-ı ilâhîden mahrûm bırakır ve dalâlete düşürür.
2303. Kavî değildir, seni nasıl kavî eder? Nûr veremez, seni bulandırır.
Tarík-ı Hak'da yürümek için o müddeî-i kâzibin kendisinde kuvvet ve cesâret yoktur; bu yolda nasıl sana rehber olup kuvvet ve cesâret verebilir? Onda nûr-i ilâhî yoktur ki, sana nûr verebilsin; o kendindeki sıfât-ı nefsâniyye ile seni büsbütün bulandırır.
2304. Mâdemki onun için bir nûr olmadı, başkaları mukārenetinde ondan ne vakit nûr bulurlar?
2305. Gözüne ilaç yapan a'meş gibidir; gözlere ne çeker? Ancak yeşim.
"A'meş" hastalık sebebiyle gözünde za'f olup, su akan kimseye derler. "Yeşim" bir taşın adıdır ki, göze sürülürse zarar verir. Ya'nî yalancı mürşidin kalb gözü hastadır; sâlikin gözüne sürme veyâ tûtiyâ yerine, büsbütün gözü-nü kör edecek yeşim taşı kabîlinden şeyler çeker. Nitekim zâhir gözü hasta olan kimse, kendi gözünü tedâvî ile meşgûl iken başkalarının gözünü nasıl tedâvî eder? Eğer ederse, gözü görmediği için, hastanın gözüne hiç de münâ-sib olmayan şeyler sürer ve berbâd eder.
Ba'zı nüshalarda "yeşim" yerine "yün" ma'nâsına olan "peşm" vâki' ol-muştur; ve "peşm"den murâd, göze zarar veren şeylerdir.
2306. Fakr u keder içinde bizim hâlimiz budur; hiçbir misafir bizim mağrûru-muz olmasın.
"Meba" "kabâ" vezninden "me-bâd"ın muhaffefidir; "Olmasın!" ma'nâsı-na nehy-i gâibdir. Ya'nî “Bizim fakr u zarûretimiz yukarıdan beri tasvîr etti-ğimiz derecede olduğundan, hiçbir misafir bizim çadırımıza aldanıp gelme-sin." Bu söz Arab kadınının kocasına vâki' olan ifâdâtı cümlesindendir.
2307. On yılın kıtlığını eğer sûretlerde görmedin ise gözlerini aç ve bize bak!
On yıl kıtlık içinde yaşayanların hallerini fiilen görmedin ise, işte bizim hâ-limize bak da bu yaşayışın nasıl olduğunu gör!
2308. Bizim zâhirimiz müddeînin bâtını gibidir; kalbinde zulmet, hâricinde parlaklık vardır.
Bizim zâhirimizin perîşanlığı, yalancı bir şeyhin bâtınına benzer ki, o şey-hin içinde zulmet ve dışında da parlaklık ve debdebe ve ihtişâm vardır. İşte bizim dışımız zulmette müddeî-i müzevvirin içine benziyor.
2309. Onun Hak'dan ne bir kokusu ve ne de eseri vardır; onun da'veti Şîs'den ve Ebu'l-Beşer'den ziyâdedir.
Yalancı mürşid, vahdet-i hakîkıyye-i ilâhiyyeden hiçbir koku ve eser almamıştır; fakat halkı Hakk'a da'vetine gelince; onun da'veti Şîs ve Ebû'l-Beşer Adem (aleyhime's-selâm)dan daha ziyâde harâretlidir. Halbuki bu da'veti Hakk'a değil, kendisinedir. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de zikr olunduğu üzere Yûsuf b. el-Hüseyin hazretlerinin dayısı Abdullah ibn Hâzır hazretleri ona nasîhat ederken "Sakın halkı Hakk'a da'vet ediyorum diyerek, kendine da'vet etme!" demiştir.
2310. Şeytan ona nakşını bile göstermemiştir; o ise daima "Biz abdaldanız ve ziyadeyiz" der.
Bu müddeî-i müzevvire şeytan bile temessül edip sûretini göstermeğe tenezzül etmemiştir. Böyle iken o bîçâre "Biz abdâl zümresindeniz ve daha ilerideyiz." Ya'nî evliyânın havâssı zümresindeniz, der.
2311. Dervişlerin sözünü çok çalmış; tâ gümân gelsin ki muhakkak o bir kimsedir.
Hakîkî derviş olan evliyâullâhın hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi beyân husûsunda kullandıkları elfâz ve ıstılâhâtı, o yalancı şeyh efendi, kendisinin dahi âlem-i maârifde bir şahsiyyet olduğunu herkes zannedebilmek için, çalmış ve etrâfına toplananlara onlardan bahs etmiş durmuştur; halbuki söylediği ıstılâhâtın ma'nâsından ve hakîkatinden hiçbir koku almamıştır. Nazarı ancak kendisini halkın kabûl etmesinde ve sermâye-i gurûru olan mürîdlerinin çoğalmasındadır.
2312. Sözde Bâyezîd üzerine hurde tutar; onun bâtınından Yezîd âr tutar.
O müddeî-i kâzib kendi zekâ-yı şeytânîsi sâikasıyla mürîdlerinin karşısında söz söylerken sözlerini inceltip, gûyâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin hakāyık ve maârifini tenkîde yeltenir ve ızhâr-ı zekâ eder. Halbuki onun bâtınının berbadlığından ve mülevvesliğinden, evlâd-ı Resûlullah'a ihanet eden Yezîd bile utanır.
2313. Asumanın ekmeğinden ve sofrasından nasibsizdir; Hak Teâlâ onun önüne bir kemik atmamıştır.
Âsumân-ı ma'nevînin mâidesi olan ulûm-i ledünniyyeden ona bir nasib ve hisse verilmemiştir; Hak Teâlâ ona en dûn bir ma'rifeti bile lâyık görmemiştir.
2314. O nidâ etmiştir ki, sofra kurmuşum, Hakk'ın naibiyim, halife-zâdeyim.
2315. Saladır, ey birbirine dolaşan sâde diller; ta ki benim sehâ soframdan yiyiniz; tok hîçtir.
Cenâb-ı Pîr, müddeî-i kâzibin şa'şa'a-i zâhirîsine aldanıp mürid olmak için onun tekkesine koşan humakānın ahvâlini, yalancı şeyhin sûret-i da'vetini tasvîr buyururlar. Müddeî-i kâzib der ki: "Ey birbirlerini ite kaka tekyeme koşan humakā! Sofra-i zikrime salâdır. Halka-i zikrime girip benim cûd u sehâ soframdan yiyiniz ki, o sofrada mâide-i hakîkıyyeden hiçbir tok olan yoktur. Yalnız meclis-i zikrimde bir sürü vâveylâ kopar; oradan çıktıktan sonra herkes yine nefislerinin kulluğuna devam eder.
2316. Çok kimseler, senelerce va'de-i ferda üzerine, ferda erişmeyici olduğu halde o kapının etrafını dönmüştür.
Ya'nî müdeî-i kâzibe mürîd olan birçok kimseler, râh-ı Hak'da bir hâl-i şerîf kazanacağız diye o yalancı şeyhin kapısının etrafını devr edip durmuşlar ve şeyhe "Efendim, bu kadar zamandır hizmet ediyoruz; kendimizde hiçbir tebeddül görmüyoruz" deseler; o şeyh onlara: "Sabr ediniz, bu istediğiniz hâl size âtîde hâsıl olacaktır" diye va'de-i ferdâda bulunmuştur.; fakat o va'd olunan ferdâ ve zaman dahi bir türlü gelmemiştir.
2317. Ziyâdeden ve mükemmellikten adamın sırrı aşikâr olmak için medîd-i zamân lâzımdır.
Ey sâlik, sen mürşiddir diye işittiğin kimselere gidip derhal bîat etme; zîrâ adam kapalı bir kutudur, içinde kemâlden ve noksandan neler olduğu az bir zaman zarfında vâki' olan mülākāt ile anlaşılamaz. Onun sırrı ve ahvâl-i bâ- tınesi zâhir olabilmek için çok zaman lâzımdır. Zîrâ olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak her insanın kârı değildir. Kâmil, eğer bâtını enzâr-ı halkta zâhir oluverse, asla utanacak bir hâli olmayan kimseye derler.
2318. Beden duvarının altında bir hazîne mi vardır; yahut yılan ve karınca ve ejderha yuvası mıdır?
Ey sâlik-i mübtedî, sen henüz ne firâset-i hikemiyyeye vakıf ve ne de firâset-i şer'iyye sahibisin. Binâenaleyh sana bir mürşid olarak tavsiye edilen bir kimsenin sûret-i cismâniyyesinin altında maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye hazînesi mi vardır; yoksa akāid-i fâside ve ahlâk-ı seyyie ve efkâr-ı bâtıle yuvaları mı vardır, bilemezsin. Bu husûsta çok mutabassırâne hareket lâzımdır.
2319. Vaktaki onun bir şey olmadığı zahir oldu, talibin ömrü gitti, âgahlık ne faide!
Vaktāki sâlik, böyle bir yalancı şeyhe senelerce hizmet edip kendisindeki sıfât-ı nefsâniyyeden hiçbirisinin zâil olmadığını ve mâlen ve bedenen hizmetinin boşa gittiğini görür. Aklı başına gelir; fakat bu kadar senelik ömrü de boşuna geçmiş ve isrâf edilmiş olur ki, bu ayılmanın fâidesi yoktur.
Onun beyânındadır ki, bir mürîdin müddeî-i müzevvire o bir kimsedir diye sıdk ile i'tikād bağlaması ve bu i'tikād sebebi ile şeyhinin rü'yâsında görmediği bir makāma vâsıl olması nâdiren vâki' olur ve su ve ateş ona zarar etmez ve şeyhine zarar eder; velâkin nâdirin nâdiri olur
2320. Lakin nadir talib gelir ki, fürüğdan onun hakkında o yalan nâfi' ola. [2283]
Ya'nî yalancı şeyhe mürîd olan tâlibler arasında, nâdiren bir tâlib zuhûr edebilir ki, isti'dâd-ı ezelîsi parlak ve sıdk u hulûsu da hiçbir şübhe ile sarsılmaz bir halde bulunur. Binâenaleyh bu mürîde şeyhinden değil, mensûb olduğu tarikat-ı aliyyenin pîrinden füyûzât-ı ilâhiyye vâsıl olur; ve şeyhin yalanı böyle bir tâlib hakkında nâfi' olmuş bulunur. Fakat böyle parlak bir isti'dâd ve bu kadar kuvvetli sıdk u hulûs, binde bir kişide bulunmaz.
2321. O kendinin iyi kasdı sebebiyle bir makāma erişir; gerçi cân zannetti, o cesed geldi.
O mürid, kendisinin niyyet-i hasenesi sebebiyle feyz-i ilâhîye nâil ve bir makāma vâsıl olur. Her ne kadar, o yalancı şeyhde ahkâm-ı rûhiyye gâlib olduğunu zannetmiş ise de, onun sırf cismânî bir adam olduğu zâhir oldu.
2322. Gece içinde kıbleyi aramak gibi. Bir kıble yok; halbuki onun o namazı câiz.
Böyle bir sâlikin, mechûlât içinde bir mürşid-i kâmil araması, gece ortasında kıble arayan kimsenin hâline benzer. Onun müddeî-i kâzibi, mürşid-i hakîkî zannedip intisâb ederek makāmât-ı aliyyeye terakkîsi ve sülükünün fâide-bahş olması, bu gece kıbleyi arayıp da bulamadığı halde namaz kılmış olan kimsenin şer'an namazı câiz olması gibidir.
2323. Müddeînin can kıtlığı sırdadır; fakat bizim ekmek kıtlığımız zahirdedir.
Bu söz Arab kadınının kocasına söylediği bir sözdür. Müddeî-i kâzib ile kendi hallerini kıyâs eder; yalancı şeyhin fıkdânı canı olup gizlidir ve bizim fıkdânımız ekmek olup meydandadır.
2324. Biz niçin müddeî gibi gizliyelim; müzevvir olan nâmûs için can çekişelim?
Bizim için ne zarûret vardır ki iflâsımızı saklıyalım? Nitekim müddeî-i kâzib halkın nazarından kendisinin hiçliğini setr eder; ve biz halkın hakâretine ma'rûz kalacağız diye, aslı olmayan bir nâmûs için can çekişelim ve bu fakirliğin meşakkatleri içinde kıvranıp duralım? Hâlimizi ızhâr edip bu hâl-i iflâsın define çâre arıyalım.