İçeriğe atla

Kıssa-i mutribin bakıyyesi ve hâtifin nidâ ettiği şeyi ona Hz. Ömer'in haber eriştirmesi

5. bölüm / 54 · 5038 kelime · ~26 dk okuma

2198. Hz. Ömer'e bir nidâ geldi, şöyle ki: Ey Ömer! Bizim kulumuzu hâcetten geri satın al!

2199. Bizim hâs ve muhterem kulumuz vardır; sen kabristan tarafına ayağına zahmet et!

2200. Ey Ömer sıçra, beytü'l-mal-i âmdan avucuna tamamen yedi yüz dînâr [2164] koy!

2201. Onun önüne götür, böyle diye ki, sen bizim makbûlümüzsün ; şimdilik bu kadar al, ma'zûr tut!

2202. Bu kadar altın, ibrişim-baha içindir; harc et, harc olunduğu vakit bura-ya gel!

2203. İmdi Ömer o âvâzın heybetinden sıçradı; tâ ki miyanı bu hizmet için bağladı.

2204. Hz. Ömer kabristan tarafına yüz koydu; koltukta kese, cüst ü cû içinde koşucu olduğu halde.

2205. Kabristan etrafını çok koşucu oldu. O, orada ihtiyardan başka bir kim-se görmedi.

2206. Bu değildir dedi, bir kere daha koştu. O, âciz kaldı ve o ihtiyardan baş-kasını görmedi.

Hak Teâlâ'nın kabristandaki hâs ve muhterem kulu bu değildir deyip, onu aramak için tekrâr kabristanın etrâfını devr ederek koştu; nihâyet yoruldu ve o çalgıcı ihtiyardan başkasını göremedi.

2207. (Hz. Ömer) dedi: Hak buyurdu ki, bizim bir kulumuz vardır; sâfî ve lâyık ve mübarektir.

2208. İhtiyar çalgıcı ne vakit Allah adamı olur? Ne güzelsin ey sırr-ı mestûr, ne güzelsin!

“Sırr-ı pinhân”dan murâd, sırr-ı kaderdir; zîrâ zâhirde âsî olan çok kimselerin hakikatı hidâyet üzere ve mutî görünenlerin hakikati dahi dalâlet üzeredir. Ve çünkü emr-i ilâhî iki nevi'dir. Birisi “emr-i irâdî” ve diğeri “emr-i teklîfî”dir. “Emr-i irâdî”, abdin “ayn-ı sâbite”sinin isti'dâdına göre vâki' olan ka- zâ-yı ilâhîdir. "Emr-i teklîfî” Nebiyy-i zîşân vâsıtasıyla âmmeye tebliğ buyru-lan emr-i ilâhîdir. Ve bu husûsta müessir olan "emr-i irâdî"dir; ve sırr-ı kader, bu "emr-i irâdî"ye taalluk eder. Ve Hz. Ömer efendimizin tahsîn buyurduğu sırr-ı pinhân, bu sırr-ı kaderdir.

2209. O avcı, arslanın sahra etrafını dolaştığı gibi, yine kabristanın etrafını dolaştı.

2210. İhtiyardan başka olmadığı ona yakîn olduğu vakit dedi ki, zulmet için-[2174] de çok parlak gönül vardır.

2211. Geldi ve yüz edeb ile oraya oturdu. Ömer'e aksırık vâki' oldu ve ihtiyar sıçradı.

2212. Vaktaki Ömer'i gördü taaccübde kaldı; ve kaçmağa azm etti ve titreme tuttu.

2213. İçinden dedi ki: Yâ Rab! İnâyet senden. Polis bir ihtiyar çalgıcı üzerine düştü.

"Muhtesib" emr-i ma'rûf ve nehy-i münker eden kimseye derler ki, zamâ-nımızda zabıta-i mânia demek olur.

İhtiyâr Hz. Ömer efendimizi görünce, kendi kendine dedi ki: Eyvah! Yâ Rab, inâyet senden; polis bir ihtiyar çalgıcıyı yakaladı.

2214. Vaktaki o ihtiyarın yüzüne baktı, onu utanmış ve yüzü sararmış gördü.

2215. Binaenaleyh Hz. Ömer ona dedi ki, korkma, benden ürkme; zîrâ Hak'dan sana müjdeler getirmişim.

2216. Cenab-ı Hak senin huyunu o kadar medh etti ki, Ömer'i senin yüzünün âşıkı yaptı.

2217. Benim önümde otur ve ayrılık yapma; tâ ki senin kulağına ikbal cihetinden sır söyliyeyim.

2218. Hak sana selâm eder. Hadsiz meşakkat ve gamlarından nasılsın diye seni sorar.

2219. İşte birkaç altın kırığı, saza tel bedeli; bunu harc et ve yine buraya gel!

2220. Bunu işitince ihtiyar titredi ve elini çiğnedi ve kendi kendine çarpındı.

2221. Ey Hudâ-yı bî-nazîr! Yeter ki, zavallı ihtiyar hayadan eridi, diye bağırdı.

2222. Vaktaki çok ağladı ve derdi hadden geçti, çalgıyı yere vurdu ve paraladı.

2223. Dedi: Ey Allah'dan bana hicab olmuş. Ey sen bana caddeden yol vurucusun.

Ey ilâh-ı kerîmim ile benim aramda perde olmuş olan çalgı: Ey çalgı! Sen şerîat-ı mutahhara-i muhammediyye caddesi üzerinde benim yolumu vurucu oldun.

2224. Ey, yetmiş yıl benim kanımı içmiş; ey, senden huzûr-ı kemâlde yüzüm kara olmuş!

2225. Ey atâlı, vefâlı olan Huda! Cefâ içinde geçmiş olan ömre rahmet et!

2226. Hak bir ömür verdi ki, ondan her bir günün kıymetini cihanda kimse bilmez.

Çalgıcının münâcâtı üzerine Hak Teâlâ tövbesinden sonra, bir ömür verdi ki, o ömürden her bir gününün kıymet-i ma'neviyyesine, ehl-i cihândan kimse vakıf olamaz. Bu ma'nâ mevcûd şerhlere göredir ve Cenâb-ı Pîr efendimizin bir ihbâr-ı âlîleridir; fakat mutribin münâcâtı âtîde devam ettiğine göre, bu da münâcât-ı mutribden olmak câiz olabilir; ve bu sûretde de ma'nâ böyle olur: "Hak Teâlâ beşere bir ömür verdi ki, cihânda o ömrün bir gününün kıymetini kimseler takdîr edemiyor ve böyle birtakım lehviyyâta sarf ediyor. Ve bu kadar kıymetli bir ömürden hakkıyla istifade edemiyor." Fakîr, bu ma'nâyı, evvelki ma'nâya tercih ederim.

2227. Ömrümü dembedem sarf ettim; hepsini zîr ü bemde üfürdüm.

Ömrümü dembedem boşuna sarf ettim; ve ömrümün hepsini mûsikînin tîz ve pest sadâlarına ve nağmelerine üfledim.

2228. Ah, makām ve ırak perdesinin hatırasından, firakın acı demi hatırımdan gitti.

“Râh" makām ve nağme ve âheng ma'nâlarına geldiği Hind lügatlerinden Bahar-ı Acem ve Heft Kulzüm isimlerindeki lügat kitaplarında mezkûrdur. "Perde-i ırâk" mûsikîde "rast" ve "aşîrân" perdelerinin arasındaki bir perdedir; notada "fa" lafzıyla işaret olunur. Tîz olarak mukābili "evc" perdesidir. Ya'nî mutrib diyor ki: “Âh! Makāmât-ı mûsikîyyeye ve “ırâk” perdesinin hâtırasına daldım; Kerîm olan Hakk'ın fikrinden acı ayrılığın demi vakti hâtırımdan gitti; bunlar bana Allah'ımı düşündürmedi." Yâhut, "hayât-ı dünyeviyyenin acı bir ayrılık vakti olan ölümü hâtırımdan sildi."

2229. Vây! "Zîrefkend-i hurd"un tâzeliğinden, gönlümün ekini kurudu ve gönül öldü.

"Zîrefkend-i hurd" makāmât-ı mûsikîyyeden birisi olup zamânımızda seyri ve çâşnîsi mechûldür. Ankaravî hazretleri şerhinde bu makāma “kûçek" dahi dediklerini beyân ediyor; ve elyevm "kûçek" makāmının seyri mazbût ve çâşnîsi ma'lumdur. Ve Hind şerhlerinde mûsikînin yirmi dört şu'besinden bir şu'benin adıdır; ve "zîrefkend-i hurd" "zîrefkend-i büzürk"ün mukābilidir denilir.

Ma'nâ-yı beyt şöyle olur: "Yazık ki, zîrefkend makāmının letâfeti, gönlümün hubb-i şerîat ekinini kuruttu ve gönlümün hayât-ı ma'nevîsi öldü."

2230. Vay ki, bu yirmi dört avâzeden, kervân geçti ve gün vakitsiz oldu.

"Yirmi dört âvâze"den murâd, mûsikînin yirmi dört makāmıdır; ve gece ve gündüzü teşkil eden yirmi dört sâate de işâret buyrulur. Ya'nî, yazık ki yirmi dört makām ile yirmi dört sâatlik ömr-i yevmî kervanı geçti ve gün vakitsiz oldu ve kıymeti kalmadı. Ya'nî, Hakk'a vusûl ilmine çalışmak lâzım iken ilm-i mûsikînin gavâmızına vusûl için ömrümü israf ettim.

2231. Ey Huda! Bu feryad isteyiciden feryad; adil ve ihsânı kimseden değil, bu adil ve ihsân isteyiciden isterim.

Yâ Rab, bana kendi vücûdundan vücûd bahş ettin ve o vücûd benim benliğim oldu; ve işte bu vücûddur ki, bu anda sana karşı zelílâne ve mutazarrıâne feryâd istiyor ve onun bu feryâdı da şu anda, feryâd isteyen o benlikten geliyor. Binâenaleyh ben anlıyorum ki bana gelen nasîb-i tecellî, ancak kendi hakikatimden geliyor, hâriçten bir şey gelmiyor. Bu sebeble adl ü ihsânı, şu anda adl ü ihsân isteyen benim benliğimden isterim ki, hakîkatte o ancak sensin.

Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde mutribin lisânından şu hadîs-i şerîfe işâret buyururlar: `من وجد خيرا فليحمد الله و من وجد غير ذلك فلا يلومن الا نفسه` Ya'nî "Kim ki hayır bulursa Allah'a hamd etsin ve onun gayrini bulan kimse dahi ancak nefsine levm eylesin." Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihî nihâyetlerinde bu hakikati beyân ve يداك او كنا و فوك نفخ ya'ni "Ellerin bağladı ve ağzın üfürdü" darb-ı meselini îrâd buyururlar. Bu darb-ı meselin sebebi budur ki, birisi bir tulumu şişirip ağzını bağlamış ve bir su üzerinde bu tuluma binerek geçmek istemiş. Su üzerinde iken tulumun ağzı çözülmüş. Batmağa başlayınca râkib bağırarak sâhilden istimdâd etmiş. Bu hâli gören biri de bu darb-ı meseli söylemiştir. Şu beyit dahi bu ma'nâyı ifade eder: "İyi ve kötü her kim ne yaparsa kendine yapar; kendi eliyle yaptığı şeyi, onun hakkında kimse yapmaz."

2232. Kendi nasibimi kimseden bulmam, ancak bana benden daha yakın olan ondan bulurum.

Tecelliyât-ı ilâhiyyeden olan nasîbimi ben hâriçten hiçbir kimseden almam; o nasíbimi ancak bana benim hakikatim olup benim bu taayyün-i kesîfimden mütehassıl olan benim benliğime bu benliğimden daha yakın olan Hak'dan bulurum.

Bu beyt-i şerîfde وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) "Biz ona şah damarından daha yakınız" ve وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâkıa, 56/85) ya'nî "Biz ona sizden daha yakınız, velâkin görmezsiniz" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfdeki "meger" kelimesi tekmîl-i vezn için zâid olarak vâki' olmuştur.

2233. Bu benlik bana vakit vakit ondan erişir; binaenaleyh bu benim için kem olduğu vakit onu görürüm.

Her ân-ı gayr-ı münkasimden benim bu vücûd-ı kesîfim, Hakk'ın bir tecellîsi ile ma'dûm ve diğer tecellî-i serî'i ile mevcûd olur. Şu halde benim benliğimi teşkil eden taayyünüm, "teceddüd-i emsâl-"i müteâkıbe ile durur. Vaktâki bu taayyün-i kesîfim mahv ve zâil olur, ben ancak benim kayyûmum olan vücûd-ı Hakk'ı görürüm.

2234. O kimse gibi ki, sana altın sayıcısı olur, sen nazarını onun tarafına tutarsın, kendi tarafına değil.

Ya'nî, her ân-ı gayr-i münkasimde sana vücûd veren Hak, sana birer birer altın sayıp veren kimse gibidir. Sen, sana altın veren kimseye dikkatle bakarsın; hiç kendi nefsinin tarafına bakıp kendin ile meşgûl olmazsın; ve sana altın sayıp verende müstağrak olursun. İşte bunun gibi her ân sana vücûd bahş eden Hakk'a nazar edip kendin ile meşgûliyyetten vazgeç ki, onda müstağrak olasın ve ehlullâhın "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" dedikleri hâle nâil olasın. Beyt-i şerîfdeki "zer şumer" "zer şumâr"ın muhaffefi olup vasf-ı terkîbîdir, "altın saçıcı" demek olur.

2235. O girye ve nâle içinde böylece bu kadar yıllık kabahatini saydı.

Çalgıcı bir taraftan ağlar, bir taraftan da birçok senelerden beri yaptığı kabâhatlerini sayıp döker; ve huzûr-ı Hak'da kendisini terzîl ederdi.

Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (r.a.)ın, onun nazarını, varlık olan makām-ı giryeden, mestlik olan makām-ı istiğrâka çevirmesi

2236. Böyle olunca, Ömer ona dedi ki, senin bu ağlaman da, senin ayıklığının eseridir.

Ya'nî sen kendinde bir vücûd ve varlık tevehhüm ettin ve bu varlığının netîcesi olarak ona birtakım haller izâfe ettin; binâenaleyh sen varlığından geçmiş oldun; henüz ayık bir haldesin.

2237. Fânî olmuşun yolu başka bir yoldur; zîrâ ayıklık diğer bir günahtır.

Kendi mevhûm olan varlığından fânî olmuş olan kimsenin yolu, başka bir yoldur. Onlar vücûdda Hak'dan başka bir şey görmezler; çünkü bu zevât derler ki `وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر` ya'ni "Vücudun, başka günahlara kıyas olunmayan bir günahdır." Zîrâ bilcümle muhâlefetler, kişi kendisinde varlık görmesinden inbiâs eder.

2238. Mâ-mezâ yolundan ayıklık vardır; mâzî ve müstakbel sana Hakk'ın hicabıdır.

Tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülûk ettikten sonra, artık geçmişten bahsetmek ve dâimâ mâzîde şöyle ve böyle yapmış idim diye onları yâdetmek, yokluk yolunun revişi değildir. Belki bu mâzîyi anmak yolundan sana ayıklık gelir; halbuki senin murâdın yok olmaktır. Binâenaleyh geçmiş ve gelecek senin ile Hak arasında bir perde ve hicâbdır.

2239. Her ikisine ateş vur, ne zamâna kadar kamış gibi o her ikiden boğum boğum olursun?

Geçmişin ve geleceğin her ikisini de aşk-ı ilâhî ateşi ile yak! Ne zamâna kadar rûhunu, kamışların düğümleri gibi geçmiş ve gelecek gamlarıyla düğümlersin?

2240. Kamış ile boğum hem-râz oldukça, o dudağın ve sadanın hem-nişîni de- [2204] ğildir.

Kamışın boğumları mevcûd oldukça içerisi kapalı olacağından neyzenin dudağına yaklaşamaz ve kendisinden sadâ dahi çıkmaz. Vücûd-ı insânî dahi kamış gibidir ve onun ukdeleri mâzî ve müstakbel gamlarıdır. İnsanın içinde bu gamlar bulundukça, nâfih-i hakîkî olan Hak'dan, onun kalbine nefh-i maârif vâki' olmaz ve onun lisânından dahi maârif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye sadâları çıkmaz.

2241. Vaktaki sen kendinin tavfında bir tavf ile mürtedsin, haneye geldiğin vakit de kendin ilesin.

Ya'nî vaktâki sen nefsinin etrâfini devr etmekteki bir dönüş ile hakikat-i halden irtidâd etmişsin, kalbin evine geldiğin ve teveccüh ettiğin vakit dahi, orada Hakk'ı değil, ancak kendi nefsini bulursun. Zîrâ senin tövben ve rücû'un lutf-ı Hakk'a nâiliyyetten dolayıdır; ve nefis kendisine mülayim olan lutfundan memnûn ve kahırdan müteneffirdir. Halbuki hakikatte lutuf ve kahrın menba'ı birdir. Binâenaleyh lutfundan memnûnen Hakk'a rücû' etmek, kendinden ayıklık ve Hak'dan gaflettir; ve kendi nefsine taalluk ettiği içindir ki mâzî ve müstakbeli yâd edip durursun.

2242. Ey kimse! Senin haberlerin haber vericiden habersizdir; senin tövben günâhından beterdir.

Ey mutrib! Senin Hak'dan âgâhlıkların, Kur'ân-ı Kerîm ile kendisini haber veren Allah Teâlâ hazretlerinden ayn-ı gaflettir. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ شَيْئً هَالِكَ الَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'nî "Onun vechi ve Zât'ından gayri her şey hâliktir" diye bizlere haber veriyor; sen ise kendi nefsini ortaya koydun ve ona mâzî ve müstakbel gamlarını yükledin; binâenaleyh kendini haber verici olan Hakk'ın bu haberinden âgâh olmadın. Binâenaleyh senin tövben, günâhından daha beter oldu. Çünkü gafleti, dîğer bir gaflet ile izâleye çalıştın; bu ise gaflet içinde gaflet olur.

2243. Ey geçmiş hâlden tövbe isteyici olan sen, bu tövbeden ne vakit tövbe edersin, söyle!

Ey sâlik, sen vücûd-ı mevhûmunun hazzına aid olarak yaptığın geçmiş günahlardan tövbe etmek istersin. Halbuki bu günahların sebebi, senin senliğin idi. Şimdi ise, sen yine senliğin ile tövbeye mübâşeret ediyorsun; binâenaleyh tövbeden dahi tövbe etmen lâzımdır. Söyle bakalım bu tövbeyi ne vakit yapacaksın?

2244. Gâh bang-i zîri kible edersin, gâh hüzün ile ağlamaya bûse vurursun.

"Bang-i zîr" mûsikî ıstılâhında pest sadâya ve alçak sese derler. Ya'nî bir müddet kendine ve nefsine mûsikînin pest sadâlarını kıble yaptın ve ona teveccüh ettin; ve şimdi de hüzün ile ağlamayı nefsin mahbub ve ma'şûk ittihâz edip öpmektedir. Bu hakîkî bir tövbe değildir; belki evvelce nefsine müteveccih olduğun gibi, sonra da yine nefsine teveccüh etmendir. Bu ma'nâ, âtîdeki rubâîden güzel tavazzuh eder. Rubâî:

"Günâh yaptım; tövbem günâhtan beter oldu; zîrâ bu tövbede üç boş da'vâ vardır ki, varlık ve vücûd da'vâsı ve kuvvet ve fiil da'vâsıdır. Halbuki Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde hareket ve kuvvet ancak Allah iledir, buyurur."

2245. Vaktaki Faruk esrârın âyînesi oldu, ihtiyarın cânı içinden uyandı.

Ya'nî Ömeru'l-Fârûk (r.a) efendimiz, mutribin önünde esrâr-ı ilâhiyyenin âyînesi oldu ve mutrib onun vech-i ma'nevîsinde bu esrârı gördü. İhtiyarın cânı mertebe-i nefsâniyyeden, kendi mertebesine teveccüh etti.

2246. Mutrib cân gibi ağlamasız ve gülmesiz oldu; onun cânı gitti ve başka cân diri oldu.

İhtiyâr çalgıcı sıfât-ı nefsâniyyeden kurtuldu, ayn-ı rûh gibi ağlama ve gülme sıfatlarını terk etti; ve onun rûh-i hayvânîsinin ahkâmı zâil oldu ve rûh-i izâfîsi dirildi.

2247. O zaman, onun bâtınına bir hayret geldi ki, yerden ve gökten dışarıya gitti.

Mutribin bâtınında dirilen rûh-i izâfisinin hâlinden kendisine bir hayret geldi ki, bu kendisi için ahvâl-i rûhu müşâhede mertebesi idi; ve kendisi bu rûhunun ahkâm ve ahvâlinde müstağrak olup yerin ve göğün sûret ve taayyünlerinden hârice çıkıyordu.

2248. Cüst ü cunun verâsından bir cüst ü cû ki, ben bilmiyorum; sen biliyor isen söyle!

İnsan görmediği bir şeyi görünce hayrete düşer ve mahiyyetini ve hakikatini araştırmağa başlar. Mutrib dahi rûh-i izâfisinin ahvâlini görünce hayrette kaldı ve ne olduğunu araştırmağa başladı. Bu bir cüst ü cû idi ki, âlem-i sûretteki araştırmanın verâsında ve fevkınde bir araştırmadır. Bu araştırmanın elfâz ile ta'rîfâtını ben bilmiyorum. Ey sâmi'! Sen biliyor isen ve ta'rîf edebilir isen, söyle de dinleyelim. Zîrâ bu zevk-ı azîm idi; zevkî ve vicdânî olan şeylerin elfâz ile ta'rîfi mümkin değildir.

2249. Bir hâl ü kāl ki, hâl ve kalin verâsındadır; Zü'l-Celal'in Cemâl'inden gark olmuş.

Mutribin o anda ki hâli ve kāli âlem-i sûretin hâli ve kalinin fevkınde idi. O Allah Zü'l-Celâl hazretlerinin deryâ-yı Cemâl'ine müstağrak olmuş ve onda boğulup enâniyeti mahv olmuş idi.

2250. Bir gark değil ki, ona bir halās ola. Yâhut onu deryadan gayri bir kim-[2214] se anlıya.

Ya'nî mutrib deryâ-yı Cemâl-i ilâhîye öyle bir sûrette gark olmuş idi ki, o "fenâ-yı küllî" deryâsından onun kurtulması mümkin değil idi. Yâhut deryâ-yı vahdete öyle bir vech ile dalmış idi ki, onun hâl-i istiğrâkını ancak deryâ anlar; ve o deryâya dalıp ayn-ı deryâ olmayanlar anlamaz. "Derya'dan murâd burada makām-ı ittihada vâsıl olan kümmel-i evliyâdır. Binâenaleyh mutribin hâli elfâz ile ancak bu kadar tefhîm olunabilir; ve elfâz ile tefhîm dahi âtîdeki sebeb tahtında vâki' olur.

2251. Eğer takāzā, takāzā üzerine olmasa idi, akl-ı cüz', külden söyleyici olmaz idi.

"Kül"den murâd zât-ı mutlaktır. "akl-ı cüz"den murâd "akl-ı kül"den in'ikâs eden ukul-i beşerdir. "Takāzâ”dan murâd" vücûd-ı mutlak'ın merte- be-i vahdetinde mündemic olan sıfât ve esmânın vücûd-1 hâricî taleb etmeleridir. Ya'nî, eğer mertebe-i vahdette esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye musırran vücûd-1 hâricî talebinde bulunmasalar idi, mutribin müstağrak olduğu deryâ-yı Cemâl-i Zü'l-Celâl olan vücûd-ı mutlakdan ve onun izafatından akl-ı cüz'î bahs edici olmaz idi. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye o deryâ-yı bî-pâyânı dalgalandırdı.

2252. Vaktāki takāzā takāzā üzerine erişir, o deryânın dalgası, buraya vâsıl olur.

Ya'nî, mertebe-i vahdette mündemic sıfât ve esmânın vücûd-1 hâricî talepleri birbirini ta'kîb ettiği vakit, o deryânın dalgası, ya'nî sıfât ve esmânın âsârı ve ahkâmı bu âlem-i sûrette elfâz ve harf ve savt kisveleriyle zahir olur.

2253. Vaktaki ihtiyarın halinin kıssası buraya erişti, ihtiyar ve onun hali yüzünü perdeye çekti.

İhtiyar çalgıcının hâli, “fenâ-fillâh” hâli olduğu vakit, gerek ihtiyarın kendisi ve gerek hâli, kendi varlıklarından ihtifâ etti; ya'nî çalgıcıya vahdet-i vücûd sırrı zâhir oldu ve nazarında kendisinin kendiliği Hakk'ın vücûdu ile tesettür etti.

2254. İhtiyar güft ü gû sırrının eteğini yaydı; onun ağzında yarım söz kaldı.

Çalgıcıya vahdet-i vücûd sırrı zâhir olunca söyleyicilik sırrının, ya'nî Hakk'ın sıfat-ı kelâmının, kendi mazharından zuhûru sırrının eteğini yaydı; ya'nî bu sırdan söylemeğe başladı; fakat onun ağzında bu vahdet-i vücûd sırrından yarım söz kaldı. Zîrâ vahdet-i vücûd sırrı zevkî ve vicdânî bir şey olduğu için, kisve-i elfâza büründürülmek istenildiği vakit o söz yarım olur, tamam olmaz. Bunun için nazarlarında keserât gâlib olan kimseleri bu vahdet-i vücûd meselesi şaşırtır. Nitekim birçok kimseler yanlış anlamak yüzünden dalâlete düşmüşlerdir.

Bu beyt-i şerîfde, şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları “Dâmen râ zi güft"daki "râ"yı, edât-ı mef'ûl ve "ze" harfini de teb'îz için alıp "Pîr eteğini güft ü gû- dan silkti" diye ma'nâ vermişlerdir; ve "feşânden" masdarını, silkmek ma'nâ-sına almışlardır. Ve ikinci mısra'daki "o" zamîrini "nîm güfte"ye irca' etmiş-lerdir. Fakat fakîr, bu tarzda tekellüf gördüm ve şurrâh-ı Hind'in zehâbını zevke daha muvâfik buldum. Beytin ma'nâsını ona göre şerh ettim. Bu sû-retde "dâmen-i râz"ı terkib-i izâfî olarak almak îcâb eder.

2255. Bu ayş u işreti tertib etmek için, yüz binlerce cân fedâ etmek lazımdır.

Mutribin nâil olduğu ayş u işreti elde etmek için, insanın yüz binlerce cânı olup onların hepsini bu uğurda fedâ etmek lâzımdır. Binâenaleyh bu hâl mut-ribe bir inâyet ve ihtisâs-ı ilâhî idi ki, Hz. Ömer (r.a.) gibi bir mürşid-i kâmile onu mülâkî eyledi ve onu çalgısı ile münacata çekti. وَ اللَّهُ يَختص برحمته مَنْ يَشَاءُ (Bakara, 2/105) Ya'nî "Allah Teâlâ dilediğini rahmetine muhtass kılar."

2256. Cân meşeliğinin avında doğan kuşu ol; cihan güneşi gibi cân feda edici ol!

Ey sâlik, meşeliğe benzeyen bu âlem-i keserâtda, cân avlamak için doğan kuşu gibi keskin bir avcı ol. Manzûme-i şemsiyyemizin kalbi olan güneş gi-bi cân fedâ edici ve kendi vücudunu kemirici ol!

2257. Yüksek güneş, cân saçıcı vâki' oldu; her dem kamış olur, doldururlar.

Ya'nî, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden seyyârâta güneş harâret ve ziyâsı ile cân ve hayât neşr eder; ve saçtığı harâret ve ziyâ, kendi vücûdun-dan eksilir; binâenaleyh kendi varlığından fedakârlık eder ve kamış gibi içini boşaltır; fakat milyarlarca senelerden beri vâki' olan bu fedakârlığından dola-yı büsbütün mahv olmaz. Çünkü verdiği şeye mukābil Vehhâb-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri ona her ân bedelini ihsân eder.

2258. Ey ma'nevî güneş! Cân saç; eski cihana yenilik göster!

Şurrâh-ı kirâm "âfitâb-ı ma'nevî"den murâdın sâlik olduğunu beyân bu-yurmuşlardır, bu da bir vecihtir; fakat Cenâb-ı Pîr güneşin âleme harâret ve zıyâ saçmasından intikālen, kendi zât-ı şerîflerini murâd buyurdukları anlaşılır; ve bu sûretde bu beytin ma'nâsı, yukarıda geçen 2247, 2248 numaralı beyitlere merbût bulunur. Ya'nî “Ey âlem-i ma'nâya mensûb olan güneş, sûrî güneş nasıl kendi peykleri olan seyyârâta kendi vücûdundan harâret ve ziyâ saçarsa, sen de kendi cânında olan esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye harâret ve ziyâlarını bu Mesnevî-i Şerîf'de kendi muhîtine öylece ibzâl et; zîrâ deryâ-yı hakikatte, bunların zuhûru için, takāzā takāzā üzerine vâki' olmaktadır ve bunları bu Mesnevî-i Şerîf'de ızhâr etmekle, herkesin bellediği ve eskiden beri bildiği maârif-i ilâhiyye âleminde bir yenilik göster; zîrâ tecelliyyât-ı ilâhiyyenin nihâyeti yoktur." Şu halde Cenâb-ı Pîr bu beyitte وانفقوا مما جعلكم مسْتَخْلَفَينَ فيه (Hadîd,57/7) ya'nî “Allah Teâlâ'nın sizi onda müstahlef kıldığı şey cinsinden infâk ediniz” âyet-i kerîmesindeki emr-i ilâhîyi kendi nefs-i nefislerine tebliğ buyurmuş olurlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber, bu istihlâf mes'elesini Fusûsu'l-Hikem'de "Fass-ı Nûhî"de îzâh buyururlar.

2259. Vücud-ı âdemîye cân ve rûh, akıcı su gibi gaybdan erişir. [2222]

Ya'nî Hak Teâlâ âlem-i keserâta dâimü't-tecellîdir. Her ân-ı gayr-ı münkasimde bilcümle mevcûdât bir tecellî ile ma'dûm ve kemâl-i sür'atle onu ta'kíb eden dîger bir tecellî ile mevcûd olur ki, buna "teceddüd-i emsâl" derler ki, yukarıda 2066 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. Binâenaleyh sen, sana ihsân olunan niam-ı ilâhiyyeyi infâk ettikçe, eksilenin yerine dâimâ yenisi gelir. Beyt-i şerîfde "cân"dan murâd rûh-i hayvânî ve "revân"dan murâd rûh-ı izâfidir.

2260. Her zaman gaybdan yeni yeni erişir; ve "Ten cihanından dışarıya çık!" erişir.

Âlem-i gaybdan her ân-ı gayr-ı münkasimde yeni yeni vâridât-ı ilâhiyye gelir; ve geldikten sonra da, ten âleminden dışarıya çık! hitâbı vâsıl olur. Ya'nî yukarıki beyitte îzah olunduğu gibi Hak Teâlâ dâimü't-tecellîdir; âlem-i keserât her ân-ı gayr-ı münkasimde mütevâliyen "halk-ı cedîd" içindedir. Vücûda gelen şey durmaz, derhal çıkar; ve yerine hemen yenisi gelir; ve bir gelen bir daha gelmez. Zîrâ tecellîde tekrâr yoktur; çünkü tekrâr darlıktan gelir ve Hak Teâlâ ise إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara,2/115) [ Şübhesiz Al- lah'ın rahmeti geniştir; O her şeyi bilendir) âyet-i kerîmesinde beyân buy-rulduğu üzere vâsi'dir.

O iki meleğin duâsının ma'nâsı beyânındadır. Her gün pazar başında şöyle nidâ ederler: "Yâ Rab! Her infâk edene ivaz ver ve yâ Rab, her imsâk edene telef ver!" Ve o münfık, Hak yolunun mücâhidi olup hevâ yolunun müsrifi olmadığı beyânındadır

Yukarıda zikr olunan meleklerin nidâsı Buhârî ve Müslim ve Nesâî'nin, Ebû Hüreyre (r.a.) dan nakl ettikleri hadîs-i şerîfe müsteniddir. Ya'nî iki melekten birisi sahiler için Hak'dan hayır taleb eder; ve diğeri de bahiller için bedduâ eder.

2261. Peygamber buyurdu ki: Dâimâ nasîhat için, iki melek latîf nidâ ederler. [2223]

2262. Şöyle ki ey Hudâ, münfıkları tok tut; her kuruşuna yüz bin bedel ver!

2263. Ey Huda cihanda bahillere sen ancak ziyân içinde ziyan ver!

2264. Ey çok imsak ki, infâkdan iyidir; Hakk'ın malını, Hakk'ın gayrisine verme!

Ya'nî ba'zı imsâk vardır ki, mahalline masrûf olduğu için iyidir; ve ba'zı infâk vardır ki, mahalline masrûf olmadığı için fenâdır. Binâenaleyh Hakk'ın ni'met olarak verdiği malı, Hakk'ın emri olmadığı yere sarf etme; eğer böyle yaparsan hayırlı bir imsâk etmiş olursun.

2265. Tâ ki sen, nihayetsiz hazîneyi ivaz bulasın; ta ki kafirler idâdından ol-mayasın!

Ya'nî sen Hakk'ın malını, Hakk'ın emriyle verdiğin vakit, ona bedel ol-mak üzere Hak tarafından sana nihâyetsiz hazîne-i ni'met ihsân olunur ve sen kâfirler zümresine dâhil olmazsın. Zîrâ kâfirler mallarını Allah'ın emr et-tiği yere değil, kendi nefis ve hevâlarının emr ettiği mahalle sarf ederler. Nitekim hadîs-i şerifde خير المال ما انفق في سبيل الله ya'ni "Malın hayırlısı Allah yo-lunda sarf olunan şeydir" buyrulur.

2266. Kılıçları, Mustafa (a.s.)a gâlib olmak için develer kurban ederler idi.

Kâfirler, Cenâb-ı Peygamber'e galebe için [deve] kurban ederler ve kur-banları Allah için değil, belki Allah'a karşı muhârebe niyyetiyle olur idi.

2267. Kur'ân'da ehl-i gafletin inzârı vardır; şöyle ki, onların o bütün infâk-ları hasrettir.

Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ (Enfâl, 8/36) Ya'nî “Muhak-kak küfr eden kimseler, halkı Allah'ın yolundan alıkoymak için harc ederler. İmdi onlar yakında infâk edeceklerdir; sonra o infâk onların üzerine hasret olacaktır; sonra da mağlûbdurlar." İşte Allah Teâlâ kâfirleri bu âyet-i kerîme ile inzâr eder ve korkutur.

2268. Resûl-i Ekrem'in harbinde Mekke büyüklerinin kurbanları, kabûl ümîdiyle idi.

2269. Adl eden bâgî bir köle gibi ki, şahın malını o âsîlere bezl etti.

Peygamber ile olacak harbde muzaffer olmak için kâfirlerin kestikleri kurban, kendi zanlarınca bir ibâdet ve sebeb-i makbûliyyet idi. Bu hâl ona benzer ki, âsî olan bir köle, kendisince adl ve ihsân ettiğini zannederek, pâdişâhının malını ehl-i isyâna tevzî eder. Onun bu hâli, sebeb-i kurbiyyet olmadıktan başka, üzerine pâdişâhın kahır ve gazabını celbe sebeb olur.

2270. Bu âsînin adli ve onun ihsanı nezd-i şâhda ne artırır? Uzaklık ve kara yüz!

Bu kölenin fiili pâdişâhın indinde onun matrûdiyyetine ve yüzünün kara olmasına sebeb olur.

2271. Bunun için mü'min, korkudan daima namazda اهدنا الصراط المستقيم [Doğru yola ilet] demektedir.

Bunun için mü'min korkudan namazda اهْدِنَا الصِّرَاطَ المُسْتَقيم (Fâtiha, 1/6) “Yâ Rab, bizi doğru yola hidâyet et!" demektedir. Zîrâ doğru yolu görmek Hakk'ın inâyetindendir ve bu "sırât-ı müstakîm"i bulmak kolay bir şey değildir. Zîrâ "sırât-ı müstakîm" tarîk-ı i'tidâldir ve tarîk-ı i'tidâlin bir tarafı ifrât ve diğer tarafı tefrîtdır. Bu iki taraf dahi ind-i ilâhîde mebgûzdür.

2272. O, para vermek cömerde lâyıktır; cân teslîm etmek ise âşıkın cömertliğidir.

Ya'nî sâlihler maldan sehâvet gösterirler; âşıklar ise candan fedakârlık ederler.

2273. Hak için ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak için cân verirsen, sana cân verirler.

2274. Eğer o çınarın yaprakları dökülürse, fail-i mutlak ona yapraksızlık azığını bağışlar.

Eğer âlem-i sûretteki çınarın teneffüsüne hâdim olan yaprakları dökülürse Hak Teâlâ, yapraksıza mensûb ve mahsûs olan azığı ve yaşamasına lâzım olan gıdâyı ve havayı ihsân eder. Bu da Hakk'ın âlem-i zâhirde atâsına gösterdiği misallerden birisidir.

2275. Eğer senin elinde cömertlikten mal kalmazsa, Allah Teâla'nın fazlı seni ne vakit pâymâl eder?

2276. Her kim ekerse onun anbarı boş olur; fakat tarlada ona iyilik olur.

Ya'nî her kim ekin ekerse, evvelâ onun anbarında olan buğday tarlaya gider ve anbar boşalır; fakat tarlada iyilik hâsıl olur ve bir buğday tânesi orada çoğalır.

İkinci mısra'daki "bihî" kelimesi Fârisî olduğuna göre bu ma'nâ verilir; ve kelimedeki “bâ" meksûr okunur. Ahirindeki “yâ” dahi, masdariyyet olur. Eğer kelime Arabî olursa "bâ” meftûh okunup “güzel" ma'nâsına gelir; ve bu sûrette "der mezra'a"daki "der" tekmiîl-i vezn için zâid olarak gelir; ve bu sûretde de "Lâkin o kimsenin güzel tarlası olur" ma'nâsı verilir. Ve "tehî" ile "behî" yekdiğerine tamâmen mutâbık bir kāfiye olur.

2277. O kimse ki, anbarda kodu ve tasarruf etti, onu hadisat biti ve fâresi yedi.

Buğdayını tarlaya ekmeyip anbarda saklayan ve tasarruf eden kimsenin buğdaylarına, hâdisât-ı kevniyye musallat olur; yâ mürûr-ı eyyâm ile bitlenir ve böceklenir; veyâ fâreler anbarı delip yerler. Kezâ bu misâle mutâbık olarak, bir kimse malını Hak yolunda sarf etmeyip buhl ve imsâk ederse, ne dünyâda ve ne de âhirette ondan intifa' edemez. Dünyada hırsız ve yangın gibi âfetlere ma'rûz kalır ve hastalık gibi birtakım ibtila zuhûr edip etıbbâya ve ilaçlara bezle mecbûr olur; ve Hak yoluna infâk olunmamış olan bu malın âhiretde de ona fâidesi olmaz. Nitekim hadîs-i şerifde بشروا مال البخيل بحادث او وارث ya'ni "Bahilin malını hadise veyâ vârise müjdeleyin" buyrulur. Bahiller cemî'-i ahvâlde Hak Teâlâ hazretlerinin lutfuna i'timâdı unutup, "ak akçe kara gün içindir" darb-ı meselini îcâd ve kendi mallarının kuvvetine i'timâd etmişlerdir. Halbuki hâdisât-ı âlem ekseriyâ bu darb-ı meselin aksini isbât ettiğine dikkat etmemişlerdir.

2278. Bu cihân nefydir, isbatda ara! Senin sûretin sıfırdır, ma'nanın içinde ara!

Bu cihân, ya'nî âlem-i kesâfet nefydir ve fânîdir. Nitekim Hak Teâlâ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (Rahmân, 55/26) ya'nî "Âlemde olan her bir kimse fânîdir" ve kezâ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'nî "Hakk'ın vechinden gayri her şey hâliktir" buyurur. Öyle olunca sen, hakîkî olan vücûdu menfi olan bu kesâfet âleminde değil, isbâtda, ya'nî âlem-i ma'nâda ara; ve senin vücûdun ve sûretin dahi, fâni olan bu kevnin mâye-i kesîfinden mahlûk olduğundan, o da sıfırdır ve hiçtir. Öyle olunca o hakikatı sen, ma'nânın içinde ara! Zîrâ onun vücûdu senden ayrı değildir; belki senin ma'nân ve hakîkatin zât-ı Hak'dır.

Hind şârihlerinden İmdâdullâh (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Eğer der isen ki, mâdemki bu cihân menfîdir, o halde onun vücûdu zâten yoktur ve menfidir. Menfi olan şeyi tekrâr nefy etmeğe ne hâcet vardır? Ve nefyi nefy etmek mümkin değildir." Cevâben deriz ki: Bu cihân hakikatte ve vâki'de nefy ve fânîdir; vaktâki vehim ve hayâlde bir varlık hâsıl etmiştir, o vücûd-ı vehmî ve hayâlîyi nefy etmek lâzımdır; çünkü gayriyyet cihetinden ancak vehim ve hayâlde mevcûddur. Öyle olunca bu nefy, gayriyyete râci' olur ve gayrin nefyinde de isbât-ı Hak vardır."

2279. Acı ve tuzlu canı kılıcın önüne götür; tatlı deniz gibi olan canı satın al!

"Acı ve tuzlu olan can"dan murâd, rûh-i hayvânî ve "tatlı deniz"e teşbîh olunan can, rûh-i izâfîdir. Ve "kılıç"tan murâd dahi aşk-ı ilâhîdir. Ya'nî sıfât-ı nefsâniyye ile acı ve tuzlu suya benzeyen canı, aşk-ı ilâhî kılıcının önüne götür; bu kılıç o nefsin kellesini uçursun ve ondan sonra sana Hak'da fânî olmak hâli zuhûra gelsin; ve bunun mukābilinde sende rûh-i izâfînin ahkâmı zâhir olsun ve netîcede acılık ve tuzluluktan kurtulup tatlı su deryâsına müstağrak olasın.

2280. Ve eğer sen bu eşikten gitmeyi bilmiyor isen, bârî benden bu hikâyeyi dinle!

Ya'nî sen bu rûh-i hayvânî kapısının eşiğinden ayrılmasını ve gitmesini bilmiyorsan benden âtîdeki kıssayı dinle de, bu alçak mertebeden yüksek mertebeye nasıl çıkılabileceğini anla! Bu beyt-i şerîfde "Şuden" masdarını "olmak" ma'nâsına alan şârihler de vardır. Fakîr, Hind şârihleri gibi "gitmek" ma'nâsına aldım ve yukarıdaki ma'nâyı verdim.

O halîfenin kıssasıdır ki, kendi zamânında kerem cihetinden Hâtem-i Tâîden ileriye geçmiş idi

2281. O zamanda bir halîfe var idi, Hâtem'i kendi sehâvetinin kölesi etmiş idi.

Geçmiş zamanda bir halîfe var idi ki, Tay kabîlesine mensûb olup cömertliği ile meşhûr olan Hâtem ismindeki zâtın sehâveti, onun sehâvetinin yanında pek aşağı kalmış idi.

2282. İkrâm ve seha bayrağını açmış, fakr ve ihtiyacı ortadan kaldırmış idi.

2283. İnci denizi onun atasından saf gelmiş idi; onun ihsânı Kāf'tan Kāf'a kadar gelmiş idi.

“Kāf dağı” hakkında bilmünâsebe burada îzâhât i'tâsı fâidelidir. Muhakkıkînin âsârında ekseriyâ tesadüf olunan "Kāf Dağı"nın, evvelce küre-i arzın muhîti tamâmen ma'lûm olmadığından, birtakım zevât, şekil ve taayyünü ile arzın etrafını ihâta etmiş olan bir dağ olduğuna zâhib olmuşlardır. Halbuki bugün arzın etrafını vesâit-i muhtelife ile devr etmek ve basar-ı hissî ile temâşâ eylemek mümkindir; ve gezenlerden hiçbirisi de, şimdiye kadar böyle bir dağ görmemiştir. Hz. Şeyh-i Ekber dahi bu dağdan ve dağın muhîtine sarılmış olan bir büyük yılandan bahs buyururlar. Bundan murâd, âlem-i isney- niyyeti muhît olan şerîatdır; ve hakikat-i vücûdda isneyniyyet olmayıp bu isneyniyyet mevhûmdur. Binâenaleyh "yılan"dan murâd, cebel-i râsih-i şerîatı muhît olan vehimdir. Nitekim Yunus Emre hazretlerinin bu gibi rumûzu hâvî olan bir gazellerinde şöyle buyrulur: Kaf dağından bir taş şöyle attılar bana, Öylelik yola düştü, boza yazdı yüzümü. Hz. Mısrî-i Niyâzî bu gazeli şerh etmiş ve Yûnus Emre hazretleri de âlem-i misâlde onun şerhini tashíh buyurmuşlardır. Bu şerh icmâlen şöyledir: "Ben lisân-ı hakikatle mütekellim oldum; fakat Kāf dağından ya'nî cebel-i râsih-i şerîatden, ulemâ-yı şerîat bana i'tirâz taşlarını attılar; bereket versin ki, lisân-ı şer' ile lisân-ı hakîkati tevfik ettim, i'tirâz taşları yarı yolda kaldı. Yoksa az kaldı, Hz. Mansûr gibi beni de helâk edeceklerdi." İşte Mevlânâ efendimiz hazretleri, bu beyt-i şerîfde, halîfenin adl ü ihsânının ihâtasını, beyne'n-nâs meşhûr olan Käf dağının âlemi ihâtasına teşbîh buyurmuşlardır. "İnci denizi"nden murâd, kerem denizidir ki, ondan atâ incileri çıkar. "Sâf"dan murâd, halîfenin keremi bir kasd-ı dünyeviyyeye müsteniden vâki' olmayıp hâlisan-ı li-vechillâh olduğuna işarettir.

2284. Toprak dünyasında bulut ve su idi; Vehhab'ın atasının mazharı idi.

Hak Teâlâ hazretleri bu toprak âleminde bulut ve sudan nasıl Vehhab ismiyle zâhir olup arzı ihyâ buyurur ise, âlem-i beşeriyyete bu halîfeden dahi Vehhab ism-i şerîfiyle zâhir olup atâları ve ihsanları ile halkı ihyâ etmekte idi.

2285. Onun atasından deniz ve ma'den zelzele içinde, onun sehâsı tarafına kāfile kāfile üzerine idi.

2286. Onun kapısı ve kal'a kapısı, hâcet kıblesi idi; onun sıytı sehavet ile âleme gitmiş idi.

2287. Hem Acem, hem Rûm, hem Türk ve Arab, onun cömertliğinden ve sehavetinden taaccüb içinde kalmış idi.

2288. Ab-ı hayat ve kerem deryası idi; ondan hem Arab ve hem Acem diri olmuş idi.

"Acem", Arab'ın gayri olan milletlerin hepsine ıtlâk olunur. Ya'nî halîfenin vücudu âb-ı hayât ve kerem denizi idi; ondan hem Arab ve hem de Arab'ın gayri olan milletler ihyâ olunmuş idi.