İçeriğe atla

İhtiyar çalgıcı kıssasının bakıyyesi ve onun hülâsasının beyânı

4. bölüm / 54 · 5361 kelime · ~27 dk okuma

2103. Bir mutrib ki cihan ondan pür-tarab oldu, onun sadasından hayalât-ı acîbe bitmiş idi.

Bu öyle bir mugannî idi ki, her dinleyen, sesinden ve nağmelerinden mest olur ve onlardan acîb haller zuhûr eder idi.

2104. Onun nevâsından can kuşu uçucu olurdu ve onun sadasından gönlün aklı hayran olurdu.

2105. Vaktāki zaman geldi ve ihtiyar oldu, onun cânının doğanı aczden sivrisinek tutucu oldu.

Ya'nî gençliğinde çok kazanan bu çalgıcı, ihtiyâr olunca pek az bir şey kazanmağa başladı.

2106. Onun arkası küp sırtı gibi kambur, kaşları göz üzerine paldum gibi olmuştu.

Ya'nî ihtiyârlığından mutrıbın beli bükülmüş ve kaşları uzayıp gözlerinin üzerine doğru inmiş; ve hayvan paldumuna dönmüş idi.

2107. Onun can artırıcı latîf sadası çirkin olmuştu ve kimsenin indinde hiçbir şeye değmez idi.

"Be-lâş"da "bâ" edât-ı mef'ûlün-ileyh; “lâş”, “lâ şey"in muhaffefidir; "hiçbir şeye" demek olur. Ya'nî sadâsı ihtiyârlıktan çirkinleşmiş olduğu için, hiçbir kimsenin indinde kıymeti kalmamış idi.

2108. Zühre'nin reşki gelmiş olan bu neva, bir ihtiyâr eşeğin sadası gibi olmuş idi.

"Zühre" seb'a-i seyyâreden birisinin adıdır; ilm-i nücûma göre her bir seyyârenin bir rûhâniyyeti olup ehl-i arz üzerinde müessirdir. Ve Zühre'nin rûhâniyyeti, ehl-i zevk ve tarab ve mûsikî erbâbı ile münasebetdârdır. Nitekim Cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîrlerindeki şu mısra'da bu ma'nâya işâret buyururlar: من طريم طرب منم زهره زند نوای من Ya'nî “Ben tarabım, tarab da benim; Zühre benim nağmelerimi çalar." Ve kezâ bu beyt-i şerîfde de aynı ma'nâya işâreten buyururlar ki:" Zührenin hased ettiği o mutrıbın nağmeleri artık, bir ihtiyar eşeğin anırması gibi olmuş idi.

2109. Muhakkak hangi hoşdur ki, o nâhoş olmadı; yahut hangi tavandır ki o döşeme olmadı.

2110. Sudûrda olan azîzlerin sadasından gayri ki, onların nefeslerinin aksin- [2079] den nefh-i sûr olur.

Bu âlemde güzel ve latîf olan her bir şeyin sonu fesâda varıp çirkin olur.Bu kāideden müstesnâ olan ancak evliyâ-yı Hakk'ın enfâs-ı mübârekeleridir. Ve onların makāmları mertebe-i insâniyyenin en başındadır; onların kelâmları ve enfâs-ı mukaddeseleri mürûr-ı zamân ile bozulmaz ve çirkinleşmez. Onların kelâm-ı âlílerinin kalblere olan te'sîrinden, hayvâniyyet mertebesinde kalan insanların rûh-ı izâfilerine nefh-i sûr vâki' olur. Binâenaleyh ölü bir halde iken dirilirler.

2111. Derûna mensubdur ki, derûnlar ondan mestdir; bir yoktur ki, bizim varlıklarımız ondan vardır.

O azîzlerin kelâmı ve enfâsı ebtan-ı butûn olan Hakk'a mensûbdur ki, Hak tâliblerinin bâtınları, o kelâmlardan ve o nefeslerden sarhoş olurlar; zîrâ o azîzler vücûd-ı mecâzîden yok olup, vücûd-ı hakkānî ile bâkî olmuşlardır; ve bizim ma'nevî varlıklarımız, ondan vardır; zîrâ azîzân, mertebe-i hayvaniy-yetde kalan insanları nefehât-ı kudsiyyeleriyle diriltirler ve onlara ma'nevî varlık bahş ederler.

2112. O, fikrin ve her âvâzın kehrübâsıdır. O ilhamın ve vahyin ve sırrın lez-zetidir.

Ya'nî Hakk'ın mukarreblerinin bâtını, her fikri ve her âvâzı, kehrübâ gibi makbûliyyete cezb eder ve ilhâm ve vahy-i ilâhînin ve esrâr-ı rabbâniyyenin lezzetiyle mütelezzizdir.

2113. Vaktaki mutrıb ziyade ihtiyar ve zayıf oldu kazançsızlıktan, incecik bir pideye muhtaç oldu.

2114. Dedi: Ey Huda bana çok ömür ve mühlet verdin; bir alçağa lutuflar ettin.

2115. Yetmiş sene ma'sıyete sa'y ettim; bir gün benden atânı geri tutmadın.

2116. Bugün kazancım yoktur; senin misafirinim; çalgıyı senin için çalarım; zîrâ ben seninim.

2117. Çalgıyı yukarı kaldırdı; Allah isteyici olduğu halde, ah diyerek Medî-ne-i Münevvere kabristanı tarafına gitti.

2118. Dedi ki: Hak'dan ibrişim-bahâ isterim; zîra o, lutuf ile kalpları kabul eder.

"İbrişim-baha" sâz telinin cüz'î bir semeni demek olup, az bir şey ma'nâsınadır. Ya'nî mutnb dedi ki: Ben çaldığım kıymetsiz çalgıma mukābil Hak'dan cüz'î bir şey isterim. Zîrâ Hak Teâlâ lutuf ve ihsânıyla kalpları ve kıymetsiz şeyleri kabûl eder.

2119. Çok çeng çaldı ve ağlıyarak baş koydu; çengi yastık yaptı ve bir kabir üstüne düştü, (yattı.)

2120. Onu uyku kaptı; can kuşu hapisten kurtuldu. Çalgıyı ve çalgıcılığı bırak-[2089] tı ve sıçradı.

Çalgıyı yastık yapıp kabir üzerine yatar yatmaz, onu uyku kaptı ve الموت اخ النوم "Uyku ölümün kardeşidir" hadis-i şerîfi mûcibince, cânının kuşu, bu uyku sebebiyle tenin habsinden kurtuldu ve o hâl içinde çalgıyı ve çalgıcılığı terk etti ve cânı başka bir âleme sıçradı.

2121. Sâf bir âlemde ve cân sahrâsında, tenden ve dünyanın meşakkatinden âzâd oldu.

2122. Onun cânı mâ-cerâ tegannî edici idi; şöyle ki, eğer beni burada bıraksalar idi;

2123. Bu bağ ve bahar içinde bu sahrâ-yı gayb lalezarının sarhoşu olarak cânım hoş olurdu.

2124. Kanatsız ve ayaksız sefer ederdim; dudaksız ve dişsiz şeker yer idim.

2125. Dimağın zikir ve fikre mensub olan rencinden fâriğ olarak, çerhin sâkinleriyle latîfe ederdim.

"Sâkinân-ı çerh"den murâd, âlem-i illiyyîne urûc etmiş olan ervâh-ı âliye ile melâike-i kirâmdır. "Zikr ü fikrî"deki “yâ” nisbet içindir. Ya'nî âlem-i unsuriyyât olan dünyâda, zikir ve fikir için mutlakā dimâğı yormak lâzımdır; halbuki âlem-i rûhâniyyetin ve bu cân sahrâsının hâli acibdir. Uçmak için kanada ve yürümek için ayağa ve bir şey yemek için dudağa ve dişe ihtiyâç yoktur. Bunun gibi, zikir ve fikir için de dimâğa ve dimâğı yormağa lüzûm yoktur. Ne olurdu beni, bu âlem-i sâf içinde bıraka idiler de, ervâh-ı âliye ile ve melâike ile bu âleme mahsûs latîfeler ede idim.

2126. Gözü bağlanmış olarak bir âlem göre idim; gülü ve fesleğeni elsiz toplaya idim.

Unsuriyât âleminde muhtaç olduğum gözüm kapanmış olduğu halde, bir âlem-i sâfî göre idim ve o âlemin güllerini ve çiçeklerini, ele muhtaç olmaksızın derip toplaya idim.

2127. Bal denizine batmış su kuşu, şarâb ve muğtesel olan çeşme-i Eyyubî.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde çalgıcının hâlini tasvîr buyururlar. Ya'nî "Mutribin uyku hâlinde sahrâ-yı câna giden rûhu, gûyâ bal denizine batmış olan bir su kuşu idi; ve cân âlemi dahi marîz olan Eyyub (a.s.)a ihsân olunduğu ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَ شَرَ (Sâd, 38/42) ya'nî “Ayağın ile yere vur, işte bu, sana yıkanacak ve içilecek soğuk sudur” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan pınar idi.

Bu beyt-i şerîfde mutribin rûhu su kuşuna; ve ilel-i nefsâniyye ile ma'lûl olması hasebiyle de emrâz-ı maddiyye ile ma'lûl olan Eyyûb (a.s.)a; ve sahrâ-yı cân, kemâl-i lezzeti ve letâfeti hasebiyle, bal deryâsına ve rûhu emrâz-ı nefsâniyyeden mutahhar kılması cihetiyle de Eyyûb (a.s.)ın pınarına teşbîh buyrulmuştur.

2128. Zîra onda Eyyub, ayaktan başa kadar, marazlardan nûr-ı şark gibi pâk oldu.

O pınarda Eyyûb (a.s.) yıkandı ve sudan içti; emrâz-ı cismâniyyesinden, baştan ayağa kadar güneş gibi parlak ve tertemiz oldu.

2129. Eğer Mesnevî hacimde çerh gibi olaydı, ona, ondan yarısının bir parçası sığmazdı.

Eğer bu Mesnevî-i Şerîfin hacm-i sûrîsi fezâda manzûme-i şemsiyyemizin kapladığı mahal kadar geniş olsa idi, ona bu âlem-i ervâhın tafsilâtı hakkındaki beyânâttan nısfının bir parçası bile sığmaz idi.

2130. Zîrâ o çok geniş olan yer ve gök, darlığından gönlümü pâre pâre etti. [2099]

Âlem-i sûretten olan yerin ve göğün darlığı, âlem-i ma'nâya müteveccih olan kalbimi sıktı ve iz'âc etti.

2131. Bana uyku içinde görünen bu bir cihan, açıklığı içinde kanadımı açtı.

Cismâniyet bağı ile bağlanmış olan aklımı ve rûhumu kemâl-i vüs'atinden dolayı bu cihân-ı ma'nevî, serbest bir hâle getirdi. Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfi mutribin lisânından söylerler.

2132. O cihân ve onun yolu eğer zâhir olaydı, az kimse bir lahza burada olurdu.

Eğer o âlem-i ervâh ve onun yolu bu âlem-i dünyâda kalblere zâhir olaydı, adedleri pek az mikdâra bâliğ olacak olan körler bu dünyâda biraz kalmak isterler idi; görenler derhal hayât-ı dünyeviyyeden bir an evvel kurtulmak çâresini ararlar idi.

2133. Emir geldi ki, hayır tâmi' olma! Mâdemki ayağından diken çıktı, git!

Mutribin rûhuna emir geldi ki: Hayır, bu âlemde kalmağa tama' etme; mâdemki mazhar-ı inâyet oldun ve ruhunun ayağına batmış olan sıfât-ı nefsâniyye dikenleri çıktı, artık mevt-i tabîî zamânına kadar hayât-ı dünyeviyyeye rücû' et! Ayağından bu diken çıkmış olduğu için, mevt-i tabîîden sonra senin bu âleme gelmen pek kolay olur.

2134. Onun cânı orada, onun rahmet ve ihsân fezâsında mola mola vuruyordu.

"Moli moli" tevakkuf, tevakkuf demektir. Nitekim hamallar bu lafzı "mola" sûretinde alıp, ağır yük altında yoruldukları için, esnâ-yı râhda yüklerini bir yüksek taş üzerine koyup tevakkuf ederek dinlenirler, ve o taşlara “mola taşı" derler. İşte bunun gibi, mutribin canı da cism-i unsurînin yükü altında yorgun bulunduğu için, o can sahrâsında ve Hak Teâlâ'nın o rahmet ve ihsân meydanında "mola, mola!" na'rasını vurur idi.

2135. O zaman Hak, Ömer üzerine bir uyku havale etti, ta ki kendisini uykudan tutamadı.

2136. Ucbe düştü ki, bu ma'had değildir. Bu gaybdan vaki' oldu, maksûdsuz değildir.

Hz. Ömer, kendisinin uyku zamânı olmadığı için, birdenbire ârız olan bu uykuya taaccüb ederek, kendi kendine, benim mu'tâdım değil iken bana böyle vakitsiz bir uykunun galebesi mutlakā cânib-i gaybdan vâki' olan bir işârettir; ve bu işâret ise boş değildir, elbette bir maksad vardır dedi.

2137. Baş koydu ve onu uyku kaptı; rüya gördü ki, ona Hak'dan nidâ geldi, onun cânı işitti.

2138. O bir nidâ ki, her sesin ve nidânın aslıdır. Muhakkak nidâ odur; bu bâkî sadadır.

Her vücûd-ı mukayyedin ve mümkinin zamîrine gelen her fikrin aslıdır; ve fikirden hâsıl olan her bir kavil ve fiil, mutlak onun şuûnâtından bir şe'n ve emirdir. (Şerh-i İmdadullâh) (k.s.)

2139. O nidâyı Türk ve Kürd ve Farisî söyleyen ve Arab, kulaksız ve dudaksız anlamışlardır.

Hak Teâlâ'nın dudak isti'mâline muhtaç olmaksızın vâki' olan o nidâsını, her millet kulak isti'mâline muhtaç olmaksızın harfsiz ve savtsız zamîrlerinde anlamışlar ve işitmişlerdir; zîrâ kalblere vârid olan hâtırât O'nun nidâsıdır.

2140. Hoş, Türk'ün ve Tâcik'in ve Zencînin ne yeri vardır; o nidâyı tahta [2109] ve taş da anlamıştır.

Zevi'l-ukülün gayrisinin nidâ-yı Hakk'ı anladığını kabûl etmek, maddiyyatda müstağrak olanlara güç gelir. Bu güçlük, merâtib-i vücûdu lâyıkıyle anlıyamamaktandır; zîrâ vücûd birdir ve onun merâtib-i muhtelifesi ve her bir mertebede bi-hasebi'l-esmâ muhtelif suver-i muayyenesi vardır; ve her bir mertebe diğer mertebenin hakikat cihetinden aynıdır ve sûret cihetinden gayridir. Binâenaleyh vücûd-ı vâhid-i hakîkî bir mertebesinde kâil ve bir mertebesinde sâmi' olur. Ve cemâd ve nebât ve hayvân ve insân bu vücudun mertebe-i şehadetindeki birer suver-i müteayyinesinden ibâret bulunduğundan, her bir sûret kendi hâl ve şânına göre kendi hakikatlerinden vârid olan emri. ve nidâyı işitip anlarlar ve bu emir dairesinde inkılâb ve hareket ederler. Nitekim arz ve semâ hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de انتتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائعين (Fussilet, 41/11) ya'nî "İster istemez vücûda geliniz; ikisi de itâat edici olâ- rak geldik dediler" buyrulur. Bu hâlin vücûd-ı insânîde de nazîri vardır. İnsan zâhiri ve bâtını ile vâhidü'l-ayndır, fikrinde maddî bir sûret yoktur; onun eli ve ayağı birer sûret-i maddiyyedir. Fikrine vârid olan emir üzerine eli ve ayağı hareket eder ve iş görür. Binâenaleyh şahıs, mertebe-i fikrinden bî-harf ü savt kāil ve mertebe-i fiili olan a'zâsından dahi kulaksız sâmi' olur. Binâenaleyh kāiliyyet ve sâmiiyyet vâhidü'l-ayn olan bir vücûd içinde vâki' olmuş olur.

2141. Her bir dem ondan "Elestü" [Değil miyim?] geliyor. Cevher ve arazlar mevcud oluyorlar.

Ya'nî her ân-ı gayr-i münkasimde vücûd-ı mutlak canibinden الست بربكم (A'râf, 7/172) "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbı gelir ve bu hitâb nefes-i rahmânî ile vâki' olup, eşyayı ol ân içinde ma'dûm ve mevcûd kılmak sûretiyle terbiye eder ve cevhere ve arazlara vücûd bahş olur. "Cevher"den murâd âlem-i melekût ve "a'râz"dan murâd âlem-i taayyünât-ı şehâdiyyedir. Zîrâ âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası arazlardan ibaret olduğu yukarıda "teceddüd-i emsâl"den bahis olunduğu sırada îzâh olundu.

2142. Gerçi onlardan "Belî" gelmiyor; fakat onların ademden gelmesi "Belî" olur.

Vâkıa onlardan السْتُ بربِّكُمْ (A'râf, 7/172) [Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?] hitâbına karşı, harf ve savt ile "belî" (Evet) cevabı gelmiyor; fakat onların adem-i izâfi âleminden, ya'nî ilm-i ilâhî mertebesinden, mertebe-i efâl olan âlem-i taayyünâta gelmesi fiilen "belî" cevabı olur. Nitekim evvelki beyitte îzah olundu.

2143. O şeyden ki, ben taşın ve tahtanın idrakinden söyledim, onun beyanında bir kıssaya güzel akıl tut!

Ben taşın ve tahtanın emr-i ilâhîyi işitip, idrak ettiklerinden bahs ettim. Sen bunu hurâfât ve efsâne zannetme! Bu söylediğim ma'nânın beyân ve tafsili hakkındaki bir kıssaya güzelce aklını ver!

2144. Tahtanın ve taşın âgâhlığından söylediğim şeyin beyanında bî-tevakkuf kıssayı dinle!

Cemâdâtın tab'an Hak'dan âgâhlığına dair söylediğim şeyin beyânında ve âtîdeki kıssayı, aklını maddiyyât dâiresinde habs ederek dinleme; belki akıl dimâğının hükmünden tecerrüd ederek ve aslâ tevakkuf etmiyerek dinle, tâ وَ إِنْ مِنْ شَيْء إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44) ya'nî “Allâh'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; velâkin siz onların tesbihlerinin künhünü idrâk edemezsiniz” âyet-i kerîmesinin sırrı nazarında sabit olsun.

Cemâat çoğalıp, biz va'z esnasında, senin mübarek yüzünü göremiyoruz dedikleri için, Peygamber (s.a.v.)e mahsûs minber yaptıkları vakit, hannâne direğinin nâlesi ve Resûl ve ashâbın o nâleyi işitmesi ve Mustafa (a.s.)ın direk ile sarâhaten suâl ve cevabı

Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyânât-ı aliyyeleri Buhârî ve Nesâî ve Ebû Dâvud'un Hz. Câbir'den müttefikan rivâyet ettikleri hadîse müsteniddir; o hadîsin ma'nâsı budur: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) vakt-i hitâbetde bir hurma ağacına dayanırdı ki, o ağaç mescidin direklerinden birisi idi. Vaktâki onun için bir minber yaptılar ve onun üzerine çıkıp oturdu. Mukaddemâ nezdinde hitâbet buyurduğu direk öyle bir feryâd etti ki, az kaldı çatlayacak idi. Binâenaleyh (S.a.v.) indi ve onu tutup kucakladı. İmdi o direk susturulan bir çocuğun inlemesi gibi inledi ve nihâyet feryâdı dindi. Peygamber (a.s.v.) "İşittiği zikirden ayrılması üzerine ağladı" buyurdular. Ve ba'zı rivâyette Server-i en- biyâ Efendimiz direğe hitâben "Sana duâ edeyim, yeşillenmek mi istersin, yâhut cennet ağacı olmak mı istersin?" buyurdular. Direk dahi cennet ağacı olmayı ihtiyâr etti; bunun üzerine defnini emir buyurdular. Direk defn olundu. Bu direğe "sütûn-ı hannâne" denilmesinin sebebi budur; Türkçesi "İnleyici direk" demek olur.

2145. Hannâne direği Resûl'ün hecrinden erbâb-ı ukül gibi feryad ediyordu.

2146. Va'z meclisi ortasında öyle ki, ondan ihtiyar ve genci dahi âgah oldu.

Direğin feryâdı meclis-i va'zda bulunanların hepsi tarafından his kulaklarıyla işitildi.

2147. Direk enine boyuna neden nâle ediyor, diye ashâb-ı Resûl hayrette kaldılar.

Ashâb-ı kirâmın hayreti cemâd nev'inden olan bu direğin, böyle bir çocuk gibi feryâd etmesine değil idi. Zîrâ onlar sâye-i Risâlet-penâhîde akl-ı dimâğînin mahdûd dâiresinden kurtulmuş ve nebât ve hayvân ve cemâdın emr-i ilâhî ile, akıl sahibleri gibi bir şe'n ve hâlde zâhir olabileceklerini anlamış idiler. Onların hayreti, direğin feryâdındaki sebebe idi; ve niçin böyle acı acı feryâd ettiğine hayrette idiler.

2148. Peygamber dedi: Ey direk! Ne istersin? (Direk) dedi: Benim cânım senin ayrılığından hûn oldu!

2149. Senin dayanacak yerin ben idim, benden gittin; sen minberin başı üzerine istinad-gah yaptın.

2150. Buyurdu ki: İster misin ki, seni bir hurma ağacı yapsınlar; şark ve garb ehli senden meyve toplasınlar?

2151. Yahut Hak seni o âlemde bir servi ağacı mı yapsın? Tâ ki ebede kadar ter ü tâze kalasın.

Ya'nî Hak Teâlâ seni âlem-i âhirette cennet ağaçlarından bir ağaç mı yapsın ki, cennetin hulûd ve ebediyyetine tebean, sen dahi ebede kadar yemyeşil bir halde kalasın.

2152. Direk dedi, onu isterim ki, onun bakāsı daim ola. Ey gâfil, işit bir ağaçtan, noksan olma!

Direk bir ağaç parçası iken hayât-ı bakıyeyi, hayât-ı fâniyeye tercih etti. Ey mertebe-i insâniyyede zâhir olan gâfil, bunu işit de, bir ağaç parçasından daha dûn-ı himmet ve aşağı olma!

2153. Yevm-i kıyamette insan gibi haşı olmak için, direği arza defn etti.

2154. Tâ bilesin ki Hak Teâlâ her kimi da'vet etti ise, dünya işinin hepsinden işsiz kaldı.

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri hikmetine mební bâzı kullarını dünyanın ma'mûriyyeti vazîfesine nasb eder ve onlara hubb-i dünyayı musallat eder. Ba'zılarını inâyet-i ezeliyyesi sebebiyle ma'rifet-i ilâhiyyesine tahsîs ve onları kendi cânibine da'vet eder ve kalblerine kendi muhabbetini ilkā eyler. Binâenaleyh bu zevât dünyâ umûrunun kâffesinden muattal kalır ve dünyâdan ancak kendi ihtiyac-ı sûrîsine kifayet edecek bir mikdâr ile iktifâ eder. Nitekim ayet-i kerîmede مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثه وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوته مِنْهَا فَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصيب (Şûrâ, 42/20) ya'ní “Kim ki âhiret harsını isterse, onun harsında ziyâde ederiz; ve kim ki dünyâ harsını isterse, ona o cinsden veririz; ona âhirette nasib yoktur" buyrulur.

2155. Her kime ki Hak canibinden iş-güç oldu, o tarafa ruhsat buldu ve işten çıktı.

Ya'nî Hak tarafından üzerine iş ve yük tahmil olunan kimse, Hak tarafına dönmeğe izin ve icâzet buldu ve dünyâ umûrundan dışarıya çıktı.

2156. O kimseye ki, esrardan atâ olmaya, o cemâdın feryadını ne vakit tasdîk eder?

Ma'lum olsun ki, cemâdâtın tekellümü bu âlemde sâbit ve vâki'dir. Arifler lisân-ı fasîh ile işitirler; fakat herkesin işitmesi mu'tâd değildir. Binâenaleyh onu işitmek hark-ı âde nev'inden olur; ve bu tekellüm bu âlem içinde vâki' olur; ve ârif onu bu âlem-i dünyâda kendisinin sır kulağı ile işitir. Ba'zı kimselerin zâhib oldukları gibi, cemâdın tekellümü âlem-i misâlde değildir ki o âlemde işitilmiş olsun. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu husûstaki nusûsu âsâr-ı aliyyelerinde beyân buyurmuşlardır. (Bahrü'l-Ulûm Şerhinden alındı.)

Fakîr derim ki, bunu inkâr edenler “merâtib-i vücûd"u anlıyamamış olanlardır. Zîrâ kelâm sıfat-ı Hak'dır ve vücûd ancak Hakk'ındır; fakat bu vücûdun merâtib-i muhtelifesi vardır. Binâenaleyh sıfât-ı Hak her mertebesini muhîttir; velâkin zuhûru, taayyünâtın îcâbâtına göredir. Meselâ kelâm cemâd ve nebâtda bâtındır; ve hayvanda nâkıstır ve insanda kâmildir. İmdi sır kulağı açılmış olanlar kelâm-ı bâtını ve nâkısı işitebilirler; ve kapalı olanlar ancak "ahsen-i takvîm" üzere mahlûk olan insanın kelâm-ı zâhirîsini işitirler. Binâenaleyh inkârın sebebi ancak cehildir.

2157. Ona, ehl-i nifakdır dememeleri için, muvafakatdan dolayı "Evet" der, gönülden değil.

Ya'nî kavânîn-i tabîiyye-i âlem hilafında olarak vâki' olan mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâyı dinleyen ve Kur'ân'a îmân ve enbiyâya tebaiyyet ettiklerini beyân eden ba'zı kimseler, nusûs-ı kur'âniyye ile sabit olan meselâ Nemrûd'un ateşinin berd ve selâm olmasını ve Ebâbil kuşlarının Mekke'yi muhâsaraya gelen Yemen hükümdarı Ebrehe'nin askerlerini havadan taşlayıp helâk etmesi ve cemâdâtın ve her bir şeyin Hakk'a hamd ile tesbihlerini zâhiren tasdík ederler; fakat içlerinden, ateş hiç bir vakitte gülistâna inkılâb edemez ve kuşlar erbâb-ı ukül gibi bir askerin helâki için taş atamaz; ve cemâd ve nebâtın lisânı olmadığı cihetle, onlar tesbih edemez diyerek, ukūl-i nâkısaları dâiresinde te'vílâta kıyâm ederler. Bu gibi zevât cehillerini izâle et- mek sûretiyle kendilerini te'vil etseler daha iyi olurdu. Dinsizlere gelince, onlar bu tâifeden daha kördürler; bunlara hurâfât deyip geçerler.

2158. Eğer "Kün" emrine vakıf olmasalar idi, cihanda bu söz red olunmuş olurdu.

Eğer cemâd, nebât ve hayvan Cenâb-ı Hak'dan vâki' olan “Kün” ya'nî "Ol" emrine vakıf olmasalar idi, âlemde fiilen bu "kün" sözü merdûd olur ve hiçbir şey mevcud olmazdı. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ hazretleri انما قَوْلُنَا لشَيْئ إذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) ya'nî "İrâde ettiğimiz bir şeye bizim kavlimiz “Kün!” demekliktir; binâenaleyh o mevcûd olur” buyurur. Ve tekvîn keyfiyyeti, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Sâlihîde beyân buyurdukları vech ile "ferdiyyet-i selâsiyye" üzerine müsteniddir. Hak tarafından "zât" ve "irâde" ve "kavil"; ve şey tarafından dahi onun ilm-i ilâhîde sabit olan "şey'iyyeti"dir, "kün, kavl-i ilâhîsini işitmesi"dir ve "Mükevvin'i tarafından vâki' olan emre ittisâl etmesi"dir. Bunlardan birisi noksân olsa tekvîn keyfiyyeti vâki' olmaz. Bu hakāyıkı bilmeyen ve anlamayan kimselere nebât ve cemâdın ve hayvanın işitmesini ve söylemesini tasdîk etmek güç gelir.

2159. Yüz binlerce ehl-i taklîd ve nişanı, bir yarım vehim şekke düşürür.

"Ehl-i taklîd"den murâd akıllarına i'timâd eden ulemâ-yı zâhire ve "nişân"dan murâd delîl-i aklidir. Ya'nî yüzbinlerce ilm-i zâhir ve delil-i aklî erbâbını, cüz'î bir vehim kuvveti, mu'cizât ve kerâmât emrinde şekke düşürür ve bu şekki sebebiyle te'vil yoluna sapar. Fakat Nebiyy-i zîşâna taklîd edenler kendi vehimlerinin te'sîrinden âzâdedir.

2160. Zîra onların taklîd ve istidlâli ve bütün perr ü bâlleri zan ile kāimdir. [2126]

Ya'nî ulûm-i zâhire erbâbının taklîdleri ve istidlâlleri ve bütün akıllarının kanadları zan ile kāimdir; zîrâ nazarlarında hakikat münkeşif değildir. Nitekim ayet-i kerîmede وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنَا إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا (Yunus 10/36) ya'nî "Onların çoğu ancak zanna tâbi'dir; muhakkak zan Hak cihetinden bir şeyi müfid olmaz" buyrulur.

2161. Alçak şeytan bir şübhe koparır; bu körlerin hepsi baş aşağı düşerler.

Ya'nî şeytân-ı laîn bu delîl düşkünlerinin kalbine "Yâhû! aklın yok mu; hiç cemâdât ve nebâtât insan gibi söz söyliyebilir mi? Bu kadar dirâyetin ve aklın ile böyle hurâfâta ve efsânelere inanmaktan utanmaz mısın?" diyerek bir vesvese ilkâ eder. Körün değneği gibi, akıllarına ve istidlâllerine dayanarak yürüyen bu zavallılar da baş aşağı düşerler.

2162. İstidlâle mensûb olanların ayağı ağaçtan olur. Ağaç ayak ise, pek kuvvetsiz olur.

İstidlâlî olan ilim ve i'tikād sebatsızdır; zîrâ bir delîlin dîğer delîl ile ibtâli mümkindir.

2163. Gözlü olan o “kutb-ı zamân"ın gayri ki, onun sebâtından dağ sersem olur.

Delîl-i aklî ikāme edenler arasında "kutb-ı zamân" olan veliyy-i kâmilin ikāme ettiği delâil müstesnâdır; onun ilminin sebâtından dağ gibi olan bir âlim-i zâhirînin dimâğı sersem olur. Zîrâ onun delâili kuvve-i vâhimenin te'sîri altında değildir; çünkü onun kalb gözü hakāyık-ı eşyayı görür ve ikāme ettiği delâil dahi müşâhedâtı üzerine vâki' olur. Binâenaleyh onun delâili, dağ gibi azamet sahibi görünen ulemâ-yı zâhireyi sersem eder ve mülzem kılar; ve bu sebeble ona muârazadan âciz kalırlar; çünkü bunların delîlleri zanna ve "kutb-ı zamân"ın delilleri ise yakîne müsteniddir. Şek ile yakîn zâil olmaz; fakat yakîn ile şek zâil olur.

2164. Taş kırıkları üzerine baş aşağı düşmemek için, körün ayağı asa olur asa!

Ya'nî körün gözü görmediği için, değnek kullanmağa mecburdur ve o değnek onun ayağı hükmündedir. Yürürken evvelâ basacağı mahalli yoklar, sonra ayağını basar. Bunun gibi, kalb gözü kör olduğu için Hak yolunda yürümek isteyen ulemâ-yı zâhire dahi, körün değneği mesâbesinde olan vehim ile meşûb delâili kullanırlar, mütekellimîn vesâir mesâlik erbâbı gibi.

2165. O süvârî ki, askere zafer oldu, ehl-i dîn için kimdir? Sultan-ı basardır.

Kumandan askere zafer temîn eder; ve bu kumanda usûlü ehl-i dîn için de vâki'dir. Acabâ ehl-i dînin kumandanı kimdir, diye sorarlarsa, kuvve-i basardır derim ve hakîkî kuvve-i basar sahibi "ferd-i muhammedî" olan "kutbü'l-aktâb"dır. Zîrâ o, cihânın gözbebeğidir. Binâenaleyh hakāyıkı olduğu hâl üzere gören ancak odur; diğer evliyâ-yı kirâm onun tevâbi'i ve halk-ı âlem onun tufeylidir. Binâenaleyh ehl-i din için nefis ve şeytan ordularına karşı zafer temîn eden o zât-ı şerîfdir.

2166. Vakıû körler asâ ile yol görmüşlerdir, onlar gözleri rûşen olan halkın penahındadırlar.

Körler değnekleri vâsıtasıyla yol görüp yürürler; fakat onların hayât-ı beşere lâzım olan ihtiyaçlarının te'mîni, gözlü olan halkın sâyesinde ve penâhındadır.

2167. Eğer görücüler ve şahlar olmaya idi, körlerin hepsi cihanda ölmüş olurlardı.

2168. Körlerden ne ekmek, ne de biçmek, ne imâret ve ne ticaretler ve ne de fâide gelir idi.

2169. Size fazılların rahmetini etmese idi, sizin istidlal ağaçlarınız kırılır idi.

Eğer evliyâ-yı kirâmın, erbâb-ı istidlâl olan ulemâ-yı zâhireye fazıllarının rahmeti vâki' olmasa idi, onların ikāme ettikleri ağaçtan yapılmış ayaklara benzeyen delilleri, muârızların önünde kırılır ve derhal ibtâl edilmiş olurdu. Hz. Pîr'in menâkıb-ı aliyyelerinde mezkûrdur ki, zamân-ı şerîflerinde ulemâ ile doktorlar arasında bir ihtilaf zuhûr etmiştir. Ulemâ insanın rûhdan yaşadığını ve doktorlar ise kandan yaşadığını iddia ederler; ve doktorların iddiasını ulemâ kendi delilleriyle çürütemezler; bu mes'eleyi Hz. Pîr'e arz ederler. Huzûr-ı şerîflerinde bir tarafta ulemâ ve bir tarafta da doktorlar otururlar. Cenâb-ı Pîr ulemâya teveccüh edip, doktorlar haklıdır, elbette insan kandan yaşar buyururlar. Ve o anda bir hacamatçı celb edip, mübarek kollarındaki şiryanlardan birisini deldirirler ve bir leğen içine kanlarını akıtırlar ve doktorlar telâş ettikleri halde, Cenâb-ı Pîr sükûnet emr ederler. Vücûd-ı şerîflerinde akacak kan kalmadığı vakit, doktorlara teveccüh edip: "Ammâ bizim mezhebimizde insan rûhdan yaşar" buyururlar. Ve bu sûretle doktorları ilzâm buyururlar. Ve kezâ Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tabiiyyûndan birisiyle bir meclisde Nemrûd'un ateşinin İbrâhîm (a.s.)ı yakmaması mevzû'-i bahs olur. O hakîm bunu te'víle kıyâm eder. Cenâb-ı Şeyh, ortada bulunan mangaldaki ateşi hakîmin elbisesine döker ve elbise yanmaz ve bu sûretle hakîmi ilzâm buyururlar. Evliyâullâhın bu gibi menâkıbı pek çoktur; binâenaleyh evliyâ-yı kirâmın ulemâ-yı zâhireye bu gibi yardımları olmasa, muârızlara kendi delilleriyle mukābeleleri mümkin olamaz idi.

2170. Bu asa ne olur? Kıyaslar ve delildir; o asayı onlara kim verdi? Basîr [2136] olan Celil!

Ulemâ-i zâhirenin bu asâları nedir? Onların vehim ile karışık olan kıyâsları ve delilleridir; fakat evliyânın ızhâr ettiği asâyı kim verdi? O asâ-yı mu'cizât ve kerâmâtı onlara Celîl ve Basîr olan Allah Teâlâ hazretleri ihsân buyurdu.

2171. Vaktaki asâ cenk ve nefîr âleti oldu, ey kör, o asayı ufalıyarak kır!

Ey hakikati kalb gözüyle görmeyip, akl-i maâş gözüyle ihzâr eylediği delil ve kıyâs ile görmeğe çalışan kimse; senin bu delîlin ve kıyâsın evliyâya karşı nizâ' ve bu'd ve nefret âleti olduğu vakit, artık sen delîl asâsını terk et ve parça parça edip kır!

2172. O asayı size verdi, nihayet ileri geldiniz; o asâyı da gazabdan ona vurdunuz.

Ya'nî kıyas ve delîl asâsını getirdiği şerîatle sizin elinize Peygamber-i zîşân verdi; ve bu asâyı silâh gibi çekip ileriye geldiniz. Mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâ- mât-ı evliyâyı te'vîl ile ibtâle kıyâm ettiniz; binâenaleyh size o asâyı veren Nebiyy-i zîşân hazretlerinin aleyhine kullanmağa kalktınız.

2173. Ey körler halkası! Ne iştesiniz? Ortaya görücüyü getiriniz!

Ey akl-ı maaşlarının gözü, kalblerinin gözüne perde olmuş olan körler tâ-ifesi! Ne yapıyorsunuz, bu körlük ile enbiyâ ve evliyânın ahvâlinden dem vurmak size muvâfık değildir. Evvelen aranıza kalb gözü açık olan bir veliyy-i kâmili getiriniz ve kibir ve enâniyetten vazgeçip, ona tâbi' olunuz.

2174. Onun eteğini tut ki, sana asayı o verdi; bak ki âdem asadan neler gördü.

Ya'nî Peygamber-i zîşânın sana verdiği asâ-yı şerîatten ayrılma. Kıyas ve delîl-i aklî ile te'vîlâta kıyâmı terk ve (S.a.v.) Efendimiz'in عليكم بدين العجائز ya'ni "Acûzelerin dînini üzerinize lâzım kılın" hadîs-i şerîfiyle âmil ol; zîrâ senin kalb gözün açık değildir ki, ahvâl-i melekûtu idrâk edebilesin. Delîl ve kıyâs-ı aklînin hükmündeki sakāmet ve vehâmeti anlamak istersen Ebû'l-Beşer olan Adem (a.s.)ın hâline nazar et. Onun delîl-i aklîsi, kendisini şecere-i menhiyyeden men' edemedi. Nitekim bu husûstaki tafsîlât 1274 numaralı beyitte geçti.

2175. Mûsa'nın ve Ahmed'in mu'cizesine bak; nasıl asâ yılan ve direk haberli oldu.

Mûsâ ve Ahmed (aleyhime's-selâm) hazretlerinin mu'cizelerine bak da, akl-ı nâkısınca yapacağın te'vílâtı terk et. Zîrâ Mûsâ (a.s.)ın asâsının his gözüyle görülecek sûrette bir azîm yılana inkılâb ettiği târih ile; ve sütûn-ı hannânenin Peygamber Efendimiz'in kendisini terkinden haberdar olarak çocuk gibi feryâd eylediği tevâtüren sâbittir; ve bu mu'cizeleri görenlerin akılları senden daha ziyâde idi; ve bu mu'cizelerin önünde hepsi hayrette kaldılar.

2176. Asadan bir yılan ve direkten de nâle; din için beş nevbet çağırırlar.

Ey mu'cizâtı inkâr eden veyâ îmân edip te'víl eden kimse! Hz. Mûsâ'nın asâsından hâsıl olan yılan ve (S.a.v.) Efendimiz'in mescîd-i şerîflerindeki di- reğin nâlesi, bugün beş vakitte dîni ikāme etmek cihetinden minârelerden ba- ğırıyorlar. Zîrâ bu mu'cizeleri görmüş olanların îmânıdır ki, bugün bizlere ka- dar müteselsilen vâsıl oldu. Eğer senin zannın gibi bu mu'cizeler hurâfât ve efsâne nev'inden olmuş olsalar idi, o Hazret'in zamân-ı şerîflerinde yaşayan ve senin kadar ve belki senden daha ziyâde akıl ve dirâyeti olanlar, tek baş- larına zuhûr eden bu zevât-ı şerîfenin etrafına toplanıp onlara yardım etmez- ler ve bu dîn-i Hak dahi zamânımıza kadar pâyidâr olarak beş vakitte minâ- relerde i'lân olunmaz idi.

2177. Eğer bu meze nâ-ma'kül olmasa idi, bu kadar mu'cizeye ne vakit hâcet olurdu?

Eğer cânib-i Hak'dan, insan cinsinden birinin peygamber olarak irsâli ve onun vâsıtasıyla beşeriyyete şerîat irsâli mezesi ve keyfiyyeti, akl-ı maaşın tavrına sığar bir şey olsa idi ve nâ-ma'kūl olmasa idi, beşeri iknâ' için, bu ka- dar tavr-ı akıl hâricinde hârikalara ve mu'cizeye lüzûm kalır mı idi?

2178. Her ne ma'küldür, akıl onu mu'cize ızhârı olmaksızın ve ileri geri çek- meksizin yutar.

Akıl kendi tavrı dâiresinde gördüğü her şeyi, hârika ızhârına hâcet olmak- sızın derhal kabûl eder. Binâenaleyh irsâl-i rüsul ve tebliğ-i şerâyi' nâ-ma'kūl olduğu için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hârikalar ve mu'cizeler ızhârına mec- bûr oldular ve beşer bunları görünce bildi ki, tavr-ı aklın arkasında bildikleri âlemden başka, âlemler de vardır.

2179. Bu tarîk-ı acibi nâ-ma'kūl gör; her bir mukbilin gönlünde makbûl gör!

İrsâl-i rüsul ve tebliğ-i şerâyi' ve idrâk-i tevhîd zevkini ve mezesini acīb bir yol ve tavr-ı aklın haricinde bil. Merdûd-i ilâhî olanların inkârına rağmen ind-i ilâhîde makbûl olan her bir kimsenin gönlünde bunların makbûl oldu- ğunu bil. Zîrâ hidâyet ve dalâlet Hak'dandır. Ancak sebeb-i inkâr ve dalâlet, enâniyyet ve serkeşlik sevkıyle tasarrufât-ı akliyyeye kıyâmdır; ve ikrar ve hidâyete sebeb de, muvâcehe-i enbiyâ ve evliyâda tasarrufât-ı akliyyeyi te- vâzu' ile terk etmektir.

2180. Nitekim âdemin korkusundan, cin ve yırtıcı hayvan hasedden cezîrelere ürktüler.

Benî âdemin tasarrufâtından korkarak ve onun kemâline hased ederek, cinler ve yırtıcı hayvanlar cezîreler ve ıssız mahallere ürküp kaçtıkları gibi.

2181. Münkirler de, enbiyanın mu'cizeleri korkusundan ot altına baş çekmişlerdir.

Ya'nî cinler ve yırtıcı hayvanlar, ıssız mahallere kaçtıkları gibi, münkirler de enbiyânın hârikalarından, ot gibi kıymetsiz olan kendi delâil-i akliyyeleri altına saklanmışlardır; fırsat buldukça oradan baş çıkarıp, beşeri ıdlâl etmeğe sa'y ederler.

2182. Ta ki müslümanlık nâmûsu ile yaşayalar; tâ ki, riya edince kim olduklarını bilmiyesin.

Ya'nî bu gibi feylesof kafası taşıyıp, kendilerini kavâid-i islâmiyye dâiresinde gösteren kimseleri, sen hakikaten Peygamber'e îmân etmiş zannedersin. Halbuki o fırsat buldukça mi'râcı ve acâibât-ı kur'âniyyeyi türlü türlü te'vilât ile, senin dahi ayağını kaydırmağa çabalar.

2183. O bozuk nakid üzerine, padişah nâmına gümüş süren kalpazanlar gibi.

Bu gibi te'vîlât sâhibleri bozuk paraların üzerine gümüş sürüp geçirmeğe çalışan kalpazanlara benzerler. Gûyâ bu gibi te'vilât ile dîne revâç vermek azminde bulunurlar.

2184. Onların lafızlarının zahiri şer'in tevhîdidir; onun bâtını ekmek içinde delice tohumu gibidir.

Meselâ bu feylesoflar nâr-ı Nemrûd'un gülistâna inkılâbını te'vîl edip derler ki, "ateş"ten murâd Nemrûd'un gazabı; ve "ateşin berd ü selâm" olmasın- dan murâd, İbrâhîm (a.s.)ın hüccet-i akliyye getirerek onun gazabını teskîn etmesidir. Yoksa zâhirî ateşin soğuyup ân-ı vâhidde gülistân olmasını akıl tecvîz edemez. Binâenaleyh sûret-i zâhirede gûyâ Kur'ân'ı inkâr etmiyorlar; fakat bunun zımnında kudret-i Hakk'ı istib'âd ediyorlar; binâenaleyh onların sözleri ekmek içindeki delice tohumuna benzer ki, yiyenler sar'aya mübtelâ olurlar.

2185. Felsefînin dem vurmak için mecâli yoktur; dem vurursa dîn-i hak onu çarpar.

Cemâdât ve nebâtâtın tesbihini ve Ebâbîl kuşlarının taş atmasını ve asânın yılan olmasını ve sütûn-ı hannânenin feryadını münkir olan veyâhud te'vil eden feylesoflar, gayret-i dîniyyenin hükümrân olduğu yerde ağız açıp fikr-i fâsidlerini söyliyemezler; eğer fırsat bulup söylerlerse dîn-i hak onu çarpar. Dîn-i hakkın çarpması muhtelif sûretle olur. Eğer gayret-i dîniyye hâkim olan yerde olursa, onu öldürürler; eğer hâkim olmayan yerde olursa, Hz. Şeyh-i Ekber ve Hz. Mevlânâ efendilerimiz gibi bir zât zuhûr edip enzâr-ı nâsda onu gösterdikleri hârikalar ile kepâze ve maskara eder; ve bunlar zuhûr etmezse, Hakk'ın suver-i sâire ile gazabı ve te'dîbi zuhûr eder. Ve bu tarz te'dib çok def'alar görülmüştür.

2186. Onun eli ve ayağı cemâddır ve onun cânı her ne derse, o ikisi onun emrindedir.

Cemâdın tekellümünü inkâr eden o feylesof, kendi vücûduna dikkat etmez mi ki, eli ve ayağı vesâir a'zâsı cemâddan ibârettir; ve onların muharriki ise canıdır; ve canın canlığı da Hakk'ın sıfat-ı hayatındandır. Hakk'ın kudreti cemâddan ibaret olan a'zâsını rûhu vâsıtasıyla tahrîk ettiği ve dilini söylettiği halde, sereyân-ı zâtîsi ile kâffe-i eşyayı muhît olan Hak niçin eli ve ayağı söyletemesin? Fakat âdet-i ilâhiyye, cemâddan ibâret iken dilin söylemesidir; başka a'zâ söylerse hârikulâde olur.

2187. Vakıa lisân ile töhmet koyarlar, el ve ayakları şehadet verirler.

Vâkıâ feylesoflar cemâd nev'inden olup söylemeleri âdet olan dilleri ile cemâdâtın tekellümüne dâir olan ihbârâtın, hilaf-ı hakikat olduğunu beyân ederler. Fakat cemâddan ibaret oldukları halde, rûhun idrâki ile harekât-ı ma'kūle yapan elleri ve ayakları ve söyleyen dilleri, her an da'vâları aleyhine şehadet etmektedir. وَانَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهيَ الْحَيَوَانُ (Ankebut, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayât odur] âyet-i kerîmesi mûcibince dâr-ı hayât olan âhirette ise, elin ve ayağın söyleyeceği Kur'ân-ı Kerîm'de الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَ تَشهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yasin, 3665) ya'nî “Biz o günde onların ağızlarını mühürleriz; elleri ve ayakları, kazandıkları şeyi bize söyler" ve قَالُوا لِجُلُودهمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا انْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ (Fussilet, 41/21) ya'nî “Onlar a'zâlarına niçin şehâdet ettiniz derler; onlar da her şeyi söyleten Allah Teâlâ bizi söyletti derler" âyetleri ile sâbittir.

Resûl (a.s.)ın mu'cizesinin ızhârı ve Ebû Cehl'in elinde taş parçalarının söze gelmesi ve taş parçalarının onun risâletine şehadet etmesi

2188. Ebû Cehl'in avucunda taşlar var idi, dedi ki: Ey Ahmed, çabuk söyle ki, bu nedir?

(S.a.v.) Efendimiz'in huzûr-ı saâdetlerine bir gün Ebû Cehil geldi, avucunda ufak taşlar var idi. Avucunu yumup Resûl-i Ekrem Efendimiz'e dedi ki: Çabuk söyle şu avucumun içindeki nedir?

2189. Eğer resûl isen, eğer göğün esrarından haberin varsa, avucumdaki gizli olan nedir?

2190. (Resûl-i Ekrem) buyurdu ki: Nasıl istersin? Onun neler olduğunu mu söyliyeyim; yahut onlar bizim hak ve sadık olduğumuzu mu söylesinler?

2191. Ebû Cehil dedi ki, bu ikinci pek ziyade acibdir. (Resûl-i Ekrem) buyurdu: Evet Hak ondan daha kadirdir.

Ebû Cehil, kendi akl-ı maaşına göre avucunda olan taş parçalarının söz söyliyemiyeceğine emîn olduğundan, bunların Resûl-i Ekrem Efendimiz'in nübüvvetlerini tasdîk edemiyeceklerini iddia ederek, bu pek acîb ve gayr-i mümkindir dedi. Binâenaleyh mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenlerde Ebû Cehil damarı ve meşrebi olduğuna işâret buyrulur. Buna cevâben A'ref-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Hak Teâlâ Hazretleri cemâddan benim tasdîk-i nübüvvetimden daha fazla işler çıkarmağa kādirdir.

2192. Onun avucunun içindeki her taş parçası, bilâ- tevakkuf şehadet söylemeğe geldi.

2193. "Lâ ilahe" dedi ve "illallah" dedi. "Ahmed Resûlullah" gevherini deldi. Taşlar "Lâ ilahe illallâh, Ahmed Resûlullâh" dedi.

2194. Vaktaki Ebû Cehil taşlardan bunu işitti, öfkeden o taşları yer üzerine vurdu.

2195. (Ebû Cehil) dedi: Senin gibi başka sihirbaz olmaz. sihirbazların reîsi ve baş tacı sensin.

Bu iki beytin, Cenâb-ı Pîr'in büyük mahdûm-ı âlîleri Sultan Veled hazretleri tarafından ilâve buyrulduğunu, Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde beyân buyururlar. Bu beyitler Hind nüshalarında da mündericdir.

2196. Onun başına toprak ki, kör ve laîn idi, onun gözü toprak görücü İblîs geldi.

Ya'nî İblís'in gözü âdemin sûretini gördüğü gibi, Ebû Cehl'in gözü de İblîs'in gözünün cinsinden olup (S.a.v.) Efendimiz'in sûret-i seniyyelerini gördü. Her iki mel'ûnun bâtın gözleri de kör idi.

2197. Dön ve mutribin hâline kulak tut; zîrâ mutrib beklemekten aciz oldu.