İçeriğe atla

A'râbînin ve kadının kıssasına rücû' ve çok acîb temsiller

7. bölüm / 54 · 2662 kelime · ~14 dk okuma

2325. Kocası ona dedi: Nice bir îrâd ve ziraati söylersin; ömürden ise ne kaldı? En çoğu geçti.

2326. Akil ziyadeye ve noksana bakmaz; zîrâ her ikisi bir sel gibi geçer.

2327. Sel ister berrak, ister bulanık yüzlü olsun, mâdemki sebât etmiyor, bir an ondan söyleme!

Ömr-i beşer sele ve hâl-i refâh selin berraklığına ve hâl-i zarûret selin bulanık yüzlü olmasına teşbîh olunmuştur. Ya'nî ömr-i beşer mâdemki sel gibi sür'atli akıp geçmektedir ve sâbit kalmamaktadır; bu ömür ister refâh içinde ve ister zarûret içinde geçmiş olsun, netîcede hep beraberdir. Nitekim şâir der: Yâ bister-i kemhâda ya vîrânede can ver, Çün bây u gedâ hâke beraber girecektir.

2328. Bu âlemde binlerce zî-rûh, altüst olmaksızın maîşetini latif olarak yaşar.

Bu âlemde türlü türlü hayvanlar vardır, hiçbirisi eyyâm-ı müstakbeleleri için yiyecek ve içecek gamı çekmezler; her vakit rızıklarını birer sûretle Rezzâk-ı hakîkî tarafından hazırlanmış bir halde bulurlar ve bu husûsta râhat yaşarlar.

2329. Gece, gıdâsı tertib olunmamış olduğu halde, üveyik kuşu ağaç üzerinde Hakk'a şükür söyler.

2330. Bülbül, "Ey talebleri kabul eden, rızkın i'timâdı senin üzerinedir!" diye [2293] Hak Teala'ya hamd okur.

Bu beyt-i şerîfde وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا (Hûd, 11/6) ya'nî "Yeryüzünde Allah'ın rızıklarını deruhte etmediği bir zî-rûh yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2331. Doğan kuşu şahın elini müjde yapmış, bütün leşlerden ümîdini kesmiştir.

Ma'lûmdur ki, doğan kuşunu avcılar alıştırıp besler ve kuş avına çıkacakları vakit onu ellerinde tutarlar. Doğan alışık olduğu için kaçmaz av üzerine saldırır; ve yine avcının nezdine avdet eder. Ve ava çıkan hükümdarların dahi doğanları vardır. Beyt-i şerîfde bu ma'nâyı beyânen buyrulur ki, doğan kuşu pâdişâhın elini kendi rızkının müjdesi yapmış ve ümîdini bütün lâşelerden kesmiştir; çünkü rızkı şâhın elinde hazırdır. "Nüvîd" hoşluk ve hoş haber ma'nâlarına da geldiği cihetle, burada müjde ma'nâsı münasib görülmüştür.

2332. Böylece sivrisinekten tutasın, tâ file kadar, Allah'ın ıyâli oldu, Hak ne güzel muîldir!

Ya'nî en küçük hayvandan tut da, en büyük hayvanlara varıncaya kadar, hepsi Allah Teâlâ hazretlerinin ıyâlidir ve Hak Teâlâ hazretleri ne güzel ıyâl sâ- hibidir ki, hiç birisini aç bırakmaksızın hepsinin hisselerini muhtelif sebebler tahtında kendilerine tevzî' buyurur. Nitekim hadis-i şerîfde الخلق عيال الله و احب الخلق اليه احبهم لعياله ya'ni "Halk Allah Teâlâ'nın ıyâlidir; ve halkın Allah Teâlâ'ya en sevgilisi, ıyâline muhib olanlardır" buyrulur.

2333. Bütün bu gamlar ki, sînelerde vardır, bizim varlığımızın gubârından ve tozundandır.

Bizim rızkımız için kalblerimize musallat olan gamlar ve kederler, hep vücûd-ı Hakk'ın muvâcehesinde kendi vücûdumuzu ve istiklâlimizi isbât etmiş olmamızdandır. Bu vücûd ve enâniyyet fikri dimâğımızda hevâ-yı nefsânî kasırgaları koparır; ve sıfât-ı nefsâniyye tozlarını kaldırır ve bu esnâda kalbimizin gözü, Hakk'ın varlığını ve Râzık'lığını görmez olur.

2334. Bu kök koparıcı gamlar bizim orağımız gibidir; böyle ve şöyle oldu demek bizim vesvâsımızdır.

Bizim ömrümüzün kökünü koparan ve kemiren rızık ve maîşet gamları, elinizi biçen orak gibidir. Vâridâtımız azaldı, mesârifimize tekabül etmiyor; yahut filân iş böyle oldu, bu hâl bizim rızkımızın inkıtâına ve aç kalmamıza sebeb olacaktır gibi, düşünceler bizim vesvâs olan şeytanımızdır ki يوسوس في صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların kalblerine vesvese veren...] âyet-i kerîmesinde bunlara işâret buyrulur.

2335. Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır; eğer çâre varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!

Hastalık insana acz veren bir elemdir ve ölüm de böyledir; binâenaleyh hastalık, ölüm çeşnisinin bir parçasıdır; eğer çâren ve kuvvetin varsa, ölümün cüz'ü olan o marazı kendinden def' et bakalım!

2336. Vaktaki ölümün cüz'ünden kaçmağa kādir değilsin, bil ki onun küllünü senin başına dökeceklerdir.

2337. Ölümün cüz'ü eğer sana tatlı geldi ise, bil ki Hak Teâlâ küllü de tatlı eder.

2338. Marazlar ölümden elçi olarak gelir; onun elçisinden ey fuzûl, yüz çevirme!

2339. Her kim tatlı yaşarsa, o acı öldü. Her kim tene taptı ise can götürmedi.

Ma'lûm olsun ki insan, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin tecellîsine mazhar olan bir sûrettir. Hak Teâlâ hazretleri ona gâh Mün'im ve gâh Müntakim isimleriyle; ve gâh Mâni' ve gâh Mu'tî isimleriyle tecellî eyler; ve esmâ-i ilâhiyye mütekābil olduğundan Mün'im ismiyle vâki' olan tecellîyi, Müntakim ismi ta'kîb eder. Bu hâl dâimâ başımızdadır. Dikkat edenler zevkan bu tecelliyâtı âlem-i kevnde de dâimâ müşâhede edebilirler. Meselâ lezîz taâmları Mün'im bize in'âm eder; bir müddet sonra Müntakim bir karın ağrısı taslît eder; kazâ-yı hâcet için helâya gitmek ve orada murdar kokular içinde kalmak îcâb eder. Binâenaleyh her tatlının sonu acı ve her acının sonu tatlı gelmek bu tecelliyâtın netîcesidir. Ve kezâ kesîf olan cisminin muhafaza-i letâfeti için ona hizmet ile tapmak, latîf olan rûhun âsâr ve ahkâmından mahrûmiyyeti iktizâ eder.

2340. Koyunları sahradan çekerler; o ki en semizdir, onu öldürürler. [2303]

2341. Ey Temer, gece geçti ve sabah geldi; ne vakte kadar bu efsaneyi baştan tutarsın?

Ba'zı nüshalarda "Temer" yerine "semer" vâki'dir; kalbin meyvesi murâd olunur. "Temer" Arab kadının ismidir ve bu söz, kocasının sözüdür. "Gece"den murâd, hayât-ı dünyâdır; "sabah"dan murâd âhirete intikāl ve ölüm vaktidir. Nitekim hadis-i şerifde الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nas uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" buyrulur. Hayât-ı dünyeviyyenin gece ve ölümün sabâh olduğuna işâret olunur. “Efsâne"den murâd, gece masalıdır ki, kadının hayât-ı dünyeviyye maîşetine dâir söylediği sözler ve düşündüğü fikirlerdir. Ya'nî erkek, zevcesine diyor ki: Yâhû! dünyâ hayâtımız munkatı' olmak üzeridir ve ölüm tarafına gidiyoruz; ne zamâna kadar bu geçinmek efkâr-ı mevhûmesi gamı ile muztarib olacaksın?"

2342. Sen genç idin ve daha kanaatkâr idin, altın isteyici oldun; halbuki evvelce altın idin.

2343. Üzümü çok asma idin, nasıl kasid oldun; meyven olmak vakti fâsid oldun.

Ya'nî sen evvelce ter ü tâze bir asmaya benzerdin ve sende sabır ve kanâat gibi çok meyveler var idi. Şimdi nasıl oldu da, yaşın kemâl bulup tam meyvelerin olan ahlâkının olmak vaktinde böyle fâsid oldun.

2344. Senin meyvenin pek tatlı olması lazımdır; ip bükenler gibi ziyade geriye gitmesin.

İp bükenler, ipin elyâfını bir bir rabt edip, bu ipin uzunluğu kadar büke büke geriye giderler; meyve de olmak tarafına ileriye doğru gitmek lâzım gelir ki, ip büken gibi gerisi geriye gitmemek lâzımdır demek olur. Burada insanın günden güne ahlâkan ve ahvâlen terakkî etmesi ve tedennîden sakınmasına işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerîfde من استوي يوماه فهو مغبون و من كان يومه شرا من امسه فهو ملعون ya'nî “İki günü müsâvî olan kimse aldanmıştır ve dünden bu günü şerli olan kimse mel'undur" buyrulur.

2345. Sen bizim eşimiz isen eş hem-sıfat gerektir; ta ki işler maslahat içinde zahir ola.

Ey zevcem, ben sabır ve kanâatı ihtiyâr ettim; eğer sen benim eşim isen, senin dahi bu sıfatlar ile muttasıf olman lâzımdır, tâ ki umûr-ı dünyeviyye-miz salah içinde hâsıl olsun.

2346. Çift, yekdiğerinin misali gerektir; pabucun ve çizmenin iki çiftine bak!

2347. İki pabuçtan birisi ayağa dar gelirse, onun her iki çifti senin işine gelmez.

2348. Kapının eşini, biri küçük ve o dîğeri büyük, meşe arslanının eşini de kurt gördüm mü?

2349. Devenin üzerindeki çuvalın eşi, bu birisi boş ve o biri maldan dolu olarak doğru gelmez.

2350. Ben kanâat tarafına gönlü metîn olarak giderim; sen niçin şenâat tarafına gidersin?

2351. Kanâatkâr olan adam ihlas ve söz cihetinden bu üslübdan, kadına gündüze kadar söyledi.

Sabr u kanâat sâhibi olan zevc, ihlâs ve harâret-i kalb ile bu minvâl üzere kendi zevcesine birçok nasîhatlerde bulundu.

Kadının kocasına, “Sözü kendi kadem ve makāmından pek ziyâde söyleme; zîrâ Hak (celle ve alâ) buyurur ki لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ (Sâf, 61/2) "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?" Ve her ne kadar bu söz doğru ise de, bu makām-ı tevekkül senin için değildir. Ve kendi muâmelenin fevkı olarak bu sözü söylemen ziyân tutar, ve's-selâm” diye nasîhat etmesi

2352. Kadın onun üzerine bağırdı, şöyle ki: Ey nâmûs mezhebli, ben senin efsûnunu artık yemiyeceğim.

“Nâmûs” sıyt ve şöhret ve ev sahibi ve ismet ve iffet ve ceng ü cidâl ve melâike ve ahkâm-ı ilâhiyye ve avcının pususu ma'nâlarına gelir. Burada, kendi hâlinin halka ızhârından utanmak ma'nâsınadır. Nitekim ba'zı kimseler halk nazarında zelil olmamak için fakr hallerini gizler; bu kibir ve nahvetten ileri gelir. “Füsûn horden” ya'nî efsûn yemek, efsûndan müteessir olmaktır. Ve efsûn, “büyü” ma'nâsınadır. Türkçe'de tahrif edip “apsun” derler; burada yalanın te'sîri demek olur. Nitekim Türkçe'de “kırk yalan bir büyü yerini tutar” darb-ı meseli vardır. Kadın zevcine bağırarak dedi ki:"Ey hakîkati bırakıp, yalan sözler ile kibir ve azamet satan nâmûs mezhebli! Ben artık senin hakikat-ı hâle muhâlif olan sözlerini yutmayacağım." İşte yalancı mürşidlerin sözleri de böyledir.

2353. Da'vâ ve da'vetten türrehât söyleme; git, kibir ve nahvetten söz söyleme!

“Türrehât” cadde hâricindeki ince yol ma'nâsınadır. İstiâre tarîkıyla saçma ve ma'nâsız sözlere ıtlâk olunur. Ve meşâyihin şathiyyatına da derler. “Türrehe” kelimesinin cem'i olup Kāmûs'da bâtıl ma'nâsınadır. “Nahvet” nâz ve büyüklük ve sarhoşluk ve tekebbür ma'nâlarınadır. Kibir ile müterâdifen kullanılır. Ya'nî kadın diyor ki: İstiğnâ da'vâsından ve adem-i kudret ile beraber misafir da'vetinden bahisle, saçma söz söyleme; git nefsinin kibir ve nahvetinden bahs etme!

2354. Nice bir tumturak ve kâr u bâr sözü; kendi işini ve halini gör ve utan!

“Tamtırak” “tam” ile “tırâk” kelimesinden mürekkebdir. “Tam” doldurulmuş olan bir şey ve “tırâk” ferah sebebiyle çıkarılan sadâ; ve mecmû'unun ma'nâsı kerr ü ferrden ibârettir ve hod-nümâlık ma'nâsına da gelir. Ve meşâyihin şathiyyatına da derler. (Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî). "Kâr u bâr" iş güç ve meşgûliyyet ma'nâsınadır. Ya'nî “Ne zamâna kadar hod-nümâlığa ve işe ve güce dâir söz söyleyeceksin; kendi işini ve hâlini gör; ve bir de söylediğin tumturaklı sözlere bak da utan!" (Yalancı şeyhlere tevbîh olduğu âşikârdır.)

2355. Kibir çirkindir ve dilencilerden daha çirkindir. Gün soğuk ve kar; ve ondan sonra elbise de ıslak.

Hadîs-i şerîfde ثلثة لا يكلمهم الله يوم القيامة و لا ينظر اليهم ولا يزكيهم ولهم عذاب اليم شيخ زان و ملك كذاب و فقير متكبر ya'nî “Üç kimse vardır ki Allah Teâlâ yevm-i kıyâmette onlara hitâb buyurmaz ve yüzlerine de bakmaz ve onları tathîr buyurmaz; ve onlar için azâb-ı elîm vardır. Zinâ eden ihtiyâr ve yalancı pâdişâh ve mütekebbir olan fakîr” buyrulur. Ya'nî kadın zevcine der ki: “Kibr-i nefis çirkin bir şeydir; hele bu kibir dilencilerde olursa çirkinlik çirkinlik üstüne olduğu için, daha çirkin olur. Nitekim Türkçede “Gönüllü dilencinin torbası boş kalır” darb-ı meselini söylerler. Bu hâl ona benzer ki, soğuk bir gün, kar yağıyor, elbise de ıslak bir haldedir; bu hâl içinde olan adamı tasavvur ediniz.”

2356. Nice bir da'vâ ve dem ve bıyık havası; ey kimse senin evin örümcek avı gibidir.

“Dem” nefes ve hud'a, nahvet ve kibir ve koku ve kuyumcuların potası; ve âh ve efsûn ve vakit ve zaman ve insan ve hayvanın ağzı ma'nâlarına gelir; burada kibir ve nahvet demek olur. Ve “bâd-ı bürût” ya'nî, bıyık havasından murâd, kibir ve azamet eseri olarak, dudaklarını kabartıp burnundan bıyık üzerine salıverilen nefesdir. Nitekim müteazzım olan kimselerde bu vazı' çok müşâhede olunur. Ve “örümcek ağı”ndan murâd, zevc ve zevcenin sâkin olduğu çürük çadırdır.

2357. Sen kanâattan ne vakit cân parlattın? Sen kanâatlardan nâm öğrendin.

Ya'nî sen kanâatla nefsinde tahakkuk etmedin; belki kanâatların yalnız adını işittin.

2358. Peygamber buyurdu ki: Kanâat nedir? Hazînedir. Sen hazîneyi, kederden açık bilemiyorsun.

Ya'nî Peygamber (s.a.v.) Efendimiz القناعة كنز لا يفني ya'ni “Kanâat tükenmez bir hazînedir" buyurdu. Sen bu hâl-i iflâs içinde kederden dolayı, bu hazînenin farkında değilsin. Kanâat, alıştığın şeyin yokluğu zamânında nefsinin sükûtudur. Binâenaleyh zenginlik vaktinde gönül nasıl mutmain ve sâkin olursa, züğürtlük zamânında da gönül, rızkı hakkında öylece mutmain ve sâkin olursa, o hâle kanâat derler. Eğer hâl-i iflâsın içinde kalb sıkıntı ve elem duyarsa, bu kanâat değildir; belki şerâret peydâ eden bir elem-i kalbdir; ve böyle züğürtlükten Allah Teâlâ'ya sığınmak lâzımdır.

2359. Bu kanâat ruhun hazînesinden gayri değildir; ey rûhun gamı ve elemi sen öğünme!

2360. Sen bana çift ta'bîr etme; az koltuk vur! Ben insafın eşiyim, hîlenin eşi [2323] değilim.

Sen beni kendine eş addetme, benim koltuğuma az gir! Ben ehl-i insâfın eşi olurum; senin gibi hílekârların eşi olmam.

2361. Emîr ile ve bey ile beraber nasıl adım atarsın? Mâdemki havada sinek damarını vurursun.

Ya'nî sen züğürtlükten havada sinek avlamağa tenezzül ettiğin halde, nasıl emîr ve bey ile beraber yürüyebilirsin?

2362. Köpekler ile beraber bu kemikten niza' içindesin. İçi boş ney gibi nâledesin.

"Köpekler"den murâd, tâlib-i dünyâ olanlar ve "kemik"ten murâd metâ'-1 dünyâdır. Nitekim hadis-i şerîfde الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyrulur.

2363. Benim tarafıma hakāretle müstehziyâne bakma; tâ ki senin damarlarında olan şeyi söylemiyeyim.

2364. Kendi aklını benden ziyade görmüşsün; ben nâkısu'l-aklı nasıl görmüşsün?

2365. Gâfil kurt gibi bize sıçrama; ey kimse, senin aklının arından aklımız yeğdir.

"Me-cih" "cihîden" masdarından emr-i hâzırdır, sıçramak ma'nâsınadır. Hasmını âciz zannedip hücûm eden gâfil bir kurt gibi, beni de nâkısu'l-akl görüp hücum etme! İnsan akıl nâmına, senin aklının mertebesini görünce, böyle akla mâlik olmaktan ise, akılsız kalmayı tercih ederim.

2366. Mâdemki aklın adamların ayak bağıdır, o şey ki akıl değildir, o yılan ve akrebdir.

"Akile" devenin ayak bağı ma'nâsınadır; burada, insanların ayak bağı murâd olunmuştur.

2367. Senin mekrinin ve zulmünün hasmı Allah Teâlâ olsun; senin aklının mekri bizden kısa olsun.

Yukarıdan beri îrâd buyrulan sözler, ihlás sahibi olan ve aldandıklarını anlayan mürîdlerin yalancı mürşide karşı söyledikleri sözlerdir. Bu beyit dahi onlar tarafından müddeî-i müzevvire karşı olan bedduâdır. Ya'nî, ey müddeî-i müzevvir, hâne-i kalbin bomboş ve kendin iflâs-ı ma'nevî içinde olduğun halde, kendini bir şeyh-i muhteşem gösterip, halkı aldattın. Seni Allah Teâlâ hazretlerine havâle ettik; bundan sonra senin mekrin bizden uzak olsun demek olur.

2368. Ey aceb! Sen hem yılansın, hem efsuncusun. Ey Arab'ın aybı, sen yılan tutucusun, yılansın.

"Yılan"dan murâd, "nefs-i emmâre"dir. "Füsûn-ger"den murâd hîlekar olan şeyh-i kâzibdir. Ya'nî taaccüb olunacak şeydir ki, sen tamâmiyle nefs-i emmârenin hükmü altında zebûn iken mürşidlik da'vâsına kalkıp hileler ile nefs-i emmâre sahibi olan halkı başına topladın. Binâenaleyh ey Arab kavminin lekesi! Sen hem yılansın ve hem de yılan tutucu oldun."Cenâb-ı Pîr, şeyh-i kâziblerin ahvâlini, para kazanmak için havâss ile yılanları tutup oynatan ba'zı Arablara teşbîh buyururlar.

2369. Eğer karga kendi çirkinliğini tanıya idi, derd ve gamdan kar gibi erir idi.

Beyân-ı hakāyık ve maârifde sesi karga gibi çirkin çıkan müddeî-i kâzib, kendi bâtınının çirkinliğini bilmiş olsa idi, hayât-ı berzahiyyede zâhir olacak olan bir çirkinliğin derd ve gamından kar gibi erir idi.

2370. Efsûncu adam düşman gibi okur; o yılana efsûnu, yılan da ona efsûnu. [2333]

Efsûncu olan adam, düşman gibi yılana efsun okur, velâkin yılan dahi ona efsûn okur. Ya'nî müddeî-i kâzib zâhiren halka karşı hîle yapar velâkin halk dahi kendi bâtınıyle ona hîle yaparlar. Zîrâ şeyh-i kâzib zâlim ve aldatılan müridler mazlûm olurlar. Zâlim, her ne kadar zâhirde gâlib ise de, bâtında mazlûmların mağlûbudur. Nitekim bu beyit meşhurdur: Zâlimin rişte-i ikbâlini bir âh keser Ma'ni-i rızk olanın rızkını Allâh keser

2371. Eğer yılanın efsûnu onun tuzağı olmasa idi, ne vakit yılanın efsûnuna şikâr olur idi?

"Yılanın efsûnu"ndan murâd, kendisini avlamak isteyen kimseyi, bu faidesiz av ile meşgûl etmiş olmasıdır ki, bu bir efsûn ve tuzaktır ve şekāvet-i ma'neviyyeye sebebdir.

2372. Efsûncu olan adam kesb ü kâr hırsından, o zamanda yılanın efsûnunu anlıyamaz.

Yılanı avlayıp oynatarak para kazanmak isteyen kimse, fikrini menâfi'-i zâile ve fâniyeye nasb edip onda meşgül olduğundan, bu av zımnında düştüğü tuzağı anlayamaz. Bu tuzak şekāvet-i ma'neviyyedir.

2373. Yılan der: Ey efsûncu, âgâh ol, âgâh ol! Kendi hâssıyyetini gördün, benim efsunumu da gör!

2374. Sen beni, şerr ü şûrun rüsvayı etmek için, Hakk'ın ismi ile aldatırsın.

Ey şeyh-i müzevvir, sende benim uğrayacağım akabât-ı ma'neviyyeden beni kurtaracak tasarruf ve kuvvet olmadığı halde, zikr-i Hakk'ı vesile ittihâz ederek beni aldattın ve kendine mürîd yaptın.

2375. Beni Hakk'ın namı bağladı, senin o re'yin değil. Hakk'ın nâmını tuzak yaptın, vay sana!

2376. Benim hakkımı senden Hakk'ın nâmı alsın; ben cân ve teni Hakk'ın nâmına ısmarladım.

2377. Ya benim cerhim senin canının damarını keser, yahut benim gibi seni zindana götürür.

Bu söz zâhirde havâss ile yılanları teshîr edip halka kerâmet satan kimselere, yılanın lisân-ı hâl ile söylediği sözlerdir; fakat bu misâl altında yalancı şeyhlere karşı aldanan müridlerin lisân-ı hâl ile söyledikleri sözlerdir. Ya'nî, "Ey şeyh-i müzevvir, Allah'ın ismini zikr ederek tarîkat nâmına beni aldattın ve beni mertebe-i rûhâniyyete îsâl edemeyip tabîat zindanı içinde bıraktın; fakat ya benim kalbimin safveti yara açarak senin canının damarını, ya'nî ca- nının hâssa-i saâdetini keser; veyâhut seni de benim gibi dünyâda tabîat zin-danı içine ve âhirette de habs-i hasret içine götürür."

2378. Kadın bu nevi' sert sözlerden, kendi kocasına o tomarları okudu.

Ya'nî kadının zevcine söylediği sözler gûyâ yazılmış olan bir risâlenin münderecâtı idi; ve bunları kadın zevcine birer birer okudu.

2379. Vaktaki erkek bu ta'nları kadından işitti, müstemi' oldu, bundan sonra gör ki ne söyledi?