"Fakîrlere hakāretle bakma, Hak emrinde zann-ı kemâl ile bak! Fakîre ve fakîrlere kendi hayâlin ve zarûretin sebebiyle ta'n etme!" diyerek erkeğin kendi kadınına nasîhat etmesi
8. bölüm / 54 · 3314 kelime · ~17 dk okuma
2380. (Erkek) dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın, yoksa keder saçıcı mısın? [2342] Fakr bana fahr geldi, başıma kakma!
Ya'nî sen, tab'ı zarîf ve nâzik olması lâzım gelen kadın mısın, yoksa sert ve galîz bir mahal misin? "Hazen" lügatte sert ve galîz mahalle derler; gam ve keder ma'nâsına da gelir. Ben fakr ile müftehırim; zîrâ (S.a.v.) Efendimiz الفقر فخري و به افتخر ya'nî "Fakr, benim fahrimdir ve ben onunla iftihâr ederim" buyurdular. Binâenaleyh benim fakrimi ayıb görüp, başıma kakma!
2381. Mal ve altın başa külâh gibi olur; kel olur o kimse ki külahtan penâh ittihaz eder.
Mal ve altın, insanın başındaki külâha benzer. Başını açmayan ve dâimâ başını külâhın hıfzı altında tutan kimsenin başında saçı yoktur ve o kimse mutlakā keldir; kelliğini saklamak için başının külâhını asla çıkaramaz.
2382. O kimsenin kıvırcık ve güzel zülfü olur; onun külâhı gittiği vakit, ona daha latîf gelir.
2383. Hak adamı göz gibi olur; binâenaleyh nazar örtülü olmaktan, açık olmak evladır.
Bu beyit de diğer bir temsildir. Ya'nî Hak adamı, göz mesâbesindedir ve göze münasib olan inkişaf ve adem-i tesettürdür ve mal ise perde ve hicâbdır. Binâenaleyh göz gibi olan Hak adamının, maldan üryân olması ve hâl-i zarûreti daha hoş olur.
2384. Arz vaktinde o esîr satıcı, köleden ayıb örtücü olan libası soyar.
"Berde" esîr ma'nâsınadır. Ya'nî bir kimse esîrciden köle satın alacağı vakit esîrci, kölesinde bir ayıb ve bir kusûr yoksa, derhal elbisesini soyup vücûdunu gösterir. Bu da diğer bir temsildir.
2385. Eğer bir aybı varsa onu ne vakit üryân eder; belki elbise ile ona bir hîle eder.
2386. (Esîrci) der ki: Bu üryân olmaktan dolayı, iyiden ve kötüden utangandır; senden ürker.
Esîrci müşteriye der ki: Eğer bu köleyi elbisesinden soyar isen vücûdunun iyi ve kötü mahallerinin inkişafından utanır; zîrâ pek utangandır, son- ra senin lâubâli hâlinden ürker; iyi bir köle alamamış olursun." Bu beyit dahi bir temsildir.
2387. Efendi, kulağına kadar ayıb içinde müstağrakdır. Efendinin malı vardır ve onun malı ayıb örtücüdür.
Bu beyt-i şerîfde, şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: العلم و المال يستران كل عيب والفقر والجهل يكشفان كل عيب Ya'ni "İlim ve mal, her bir aybı örterler ve fakr ve cehil her bir aybı ızhâr ederler." Zîrâ muhibb-i ilim olanlar âlime muhabbet ederler ve muhibb-i mâl olanlar da zenginlere muhabbet ederler; ve bir kimse bir şeye muhabbet ederse, onun kusûrunu görmez olur. Zira حبك الشي يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeyi sevmen kör ve sağır eder" buyrulmuştur. Ve fakîr ve câhili sevmedikleri cihetle, herkes onların dâimâ kusûrlarını ve ayıblarını görür. Nitekim "Fakîrden kaç, zengine sürün de geç!" darb-ı meseli meşhurdur.
2388. Zîra bir tama'kâr tama'dan dolayı onun aybını görmez. Tama'lar gönülleri bir cem' edici oldu.
2389. Ve eğer fakîr altın ma'deni gibi söz söylese onun meta'ı dükkâna yol bulmaz.
Fakîrin sözü ne kadar kıymetli olursa olsun, hiçbir kimse kıymet verip dinlemez; çünkü fakîrdir; fakat zengin birtakım herzeler söylese bile etrafındaki müdâhinler "Efendim, ayn-ı hikmettir" derler.
2390. Fakîrin emri senin anlayışının verâsındadır; fakîr tarafına zayıf zayıf [2352] nazar etme!
Fakîr-i hakîkînin bir emr-i ma'nevîsi vardır ki, o emir senin fehminin fevkındedir, görüp anlıyamazsın. Binâenaleyh ona nazar-ı hakāret ve istihzâ ile bakma!
2391. Zîrâ fakîrlerin mülk ü mâlın verâsında celâl sahibinden azîm bir rızıkları vardır.
2392. Hak Teâlâ âdildir; ve âdiller gönülsüzlere ne vakit sitemgerlik eder?
"Bî-dil" âşık ma'nâsına geldiği gibi, gönlü kırık kimselere de ıtlâk olunur. Ya'nî Hak Teâlâ âdil olduğu halde, kalbi mahrûmiyetler içinde kırılmış ve mahzûn olmuş olanlara hiç zulm eder mi?
2393. O birine ni'met ve meta' vere; ve bu birini ateşin başı üzerine koya.
2394. Onu ateş yaka; her iki cihanın Hâlik'ı olan Huda'ya bunu kim zanneder?
Ya'nî sen zanneder misin ki, Hak Teâlâ bir kuluna ni'met ve metâ' versin ve bir kulunu da fakr u mahrûmiyyet ateşi içine atsın; sonra da o ateş o kulu yaksın. Bu bir zulümdür; böyle bir zulmü kim Hak Teâlâ hazretlerine isnâd etmeğe cür'et edebilir? Eğer dersen ki, biz âlemde kullardan bir kısmının müstağrak-ı niam ve bir kısmının dahi müstağrak-ı fakr u elem olduklarını görüyoruz, bu haller قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) ya'nî “Her şey Allah Teâlâ cânibindendir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın tecelliyâtı cümlesinden değil midir.
Biz deriz ki, evet, bunların cümlesi Hakk'ın tecelliyâtından olduğuna şübhe yoktur; fakat tecellî isti'dâda göredir. Her kim lisân-ı isti'dâd ile neyi taleb ederse Hak Teâlâ onu ihsân eder; zîrâ yed-i feyyâzda buhül yoktur. Bu taleb bahsi uzundur. 625 numaralı beyt-i şerîfin şerhinde muhtasaran îzâhât verildi. Bu ma'nânın tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şîsî'de mezkûrdur. Velhâsıl Hakk'ın tecelliyâtı hikmet üzerinedir ve yerli yerindedir, aslâ zulüm yoktur. Her ferdin zulmü kendi nefsinden, yine kendi nefsine vâki' olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Bakara, 2/57) ya'nî "Biz onlara zulm etmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular" buyrulur.
2395. "Fakr fahri" beyhûde ve mecazdan mıdır, binlerce izz ü nâz gizli değil midir?
"الفقر فخري" "Fakr benim fahrimdir" hadîs-i şerîfi ma'nâsız olarak buyrulmamıştır; ve mecâz cihetinden de değildir; belki hakikat cihetindendir. Ma'lûm olsun ki, ba'zı kimseler dervişliği sûrî züğürtlükden ve binâenaleyh erbâb-ı sa'y ve gınânın himâyesi altına girip yaşamaktan ibâret zannettiklerinden bu husûsta kendi zanları dairesinde dervişlere ta'n ve i'tirâz ederler. Halbuki fakr, onların zannı gibi değildir; belki fakr-ı hakîkî, dünyaya ve dünyânın izz ü câhına ve malına olan muhabbetleri kalbinden koparıp atmaktır. Muhabbet-i dünyayı kalbinden koparıp atamamış olan kimselerin fakr-ı sûrîleri başlarında bir belâ-yı ilâhîdir; bu belâdan kurtulmak için Hakk'a yalvarmak lâzımdır. Binâenaleyh kalbinde zerre kadar dünyâ muhabbeti kalmamış olan bir dervişin, milyonlara malik olmasında hiçbir zarar yoktur. Belki böyle bir milyoner cem'iyyet-i beşeriyyenin en nâfi' bir ferdi olur. Çünkü sehâ ve ihsân ve hemcinsine bol bol muâvenet, böyle bir kimsenin en ziyâde söylediği şeylerdendir. Fakat hubb-i dünyaya mübtelâ olup, sûrî züğürtlük içinde bulunan bir kimsenin elinde bir parça ekmek olsa ve yanında açlıktan inleyen bir adam bulunsa, bu hubb-i dünyâ ve nefis sebebiyle, kendi nefsini tercih eder. (S.a.v.) Efendimiz'in ve ashâb-ı kirâmdan ba'zılarının fakr-ı sûrîleri cebrî değil, ihtiyârî idi. Çünkü ellerine milyonlar geçse halka tevzî ederler idi; çünkü kulûb-ı şeriflerinde zerre kadar hubb-i dünyâ ve mal yok idi. İşte الفقر فخري hadis-i şerifinden zevk alan tâife bunlardır ve bunlar ferd-i âferîdeye el açmazlar ve kimseye bâr olmazlar. Rezzâk-ı hakîkî ile kendi aralarındaki hicâb kalkmıştır ve bizlerin Rezzâk-ı hakîkî önündeki perdelerimiz, rezzâk-ı mecâzî olan insanlardır. İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz şu beyt-i şerîfde ne güzel buyururlar:
رضينا قسمة الجبار فينا لَنَا عِلْمٌ وَ لِلْجُهَالِ مَالُ فان المال يفنى عن قريب و إِنَّ العِلْمَ بَاقِ لَا يَزَالُ
"Biz, bizim hakkımızda Hz. Cebbâr'ın taksîmine râzı olduk; bizim için ilim ve câhiller için mal vardır. İmdi muhakkak mal an-karīb fânî olur; halbuki ilim, lâ-yezâl olan bir bâkıdir."
Ve bu gibi zevâtın fakr-ı sûrîleri altında izz ü nâzları ve halka arz-ı ihtiyâçtan istiğnâları vardır.
2396. Gazabdan benim üzerime lakablar takdın. Yâr tutucuyum; bana yılan tutucu ta'bîr ettin.
Öfkenden bana birtakım lakablar takdın; ben yâr-ı hakîkî olan Hakk'a müteveccih olduğum halde, bana yılan tutuculuk isnâd ettin.
2397. Eğer tutarsam yılanın dişini koparırım; tâ ki baş döğmekten ona zarar olmaya.
Ben eğer yılanı tutmuş olsam bile, onun dişlerini sökerim, tâ ki başı ezilerek ona hayâtına hâtime çekmek sûretiyle küllî zarara dûçâr olmasın.
Ma'lûm olsun ki, yukarıdan beri zikr olunan sözler, mürşid-i kâmil tarafından söylenen sözlerdir. Cenâb-ı Pîr bunları zevcin lisânından îrâd ve mürşid-i kâmilin hâlini îzâh buyururlar. Ya'nî ben nefs-i emmâre sahibi olan kimseleri terbiyem altına alırsam, onların ahvâlinde tasarruf edip ahlâk-ı zemîmelerini izâle ederim ve bu sebeble onlar dünyâda envâ'-ı belâlara mübtelâ olmak sûretiyle başları ezilmekten ve âhirette de sıfât-ı nefsâniyyelerinin türlü suver-i kabîhada temessül ederek kendilerini ta'zîb etmelerinden kurtarırım.
2398. Zîra o diş onun canının düşmanıdır; ben düşmanı bu ilimden dost ederim.
Benim mürîd olarak terbiye ettiğim kimsenin yılanın dişi gibi olan sıfât-ı nefsâniyyesi, onun rûh-i insânîsinin düşmanıdır. Ben onun düşman olan bu sıfât-ı nefsâniyyesini, mürşid-i kâmillere mevhûb-i ilâhî olan ilm-i ledünnî kuvveti ile dost yaparım. Meselâ nefiste sıfat-ı hırs vardır, bu sıfatın hakîkatini insandan izâle etmek mümkin değildir; zîrâ sâbit olan bir hakikattir; ve hakāyık ne zâil olur ve ne de tebeddül eder. Fakat sâlik bu hırsı dünyâya ve celb-i emvâle ve bilcümle fâniyâtın tahsiline sarf ettiği ve onu bu hizmetlerde kullandığı halde, ben onun cihet-i sarfını tebdîl ederim; ilim tahsili cihetine sarfa başlar ve umûr-ı bakıyâtta kullanmağa heveskâr olur. Sâir sıfât-ı nefsâniyye de bunun gibidir.
2399. Asla tama'dan dolayı efsûn okumam; ben bu tama'ı baş aşağı etmişimdir.
2400. Tenzîh Allah'a mahsustur ki, benim tama'ım halktan değildir; benim gönlümde kanaattan bir büyük âlem vardır.
"Hâşe-lillâh" kelime-i tenzíhiyyedir. Bir kimse bir iyiliği ve bir kemâli beyân edeceği vakit, söze bu kelime ile başlar. Ya'nî ben halkı kendime mürid yapmakla, onlardan bir menfaat istihsâline tama' etmiş değilim. Bana mâl-i dünyayı verseler aslâ iltifat etmem; hediye nâmıyla bir metâ' getirseler, derhâl orada muhtâç olanlara tevzî ederim; zîrâ benim kalbimde kanâattan bir âlem-i azîm vardır.
2401. Armudun tepesi üzerinde dibini öyle görürsün; bu zan kalmamak için ondan aşağıya gel!
Bu beyit, bir hikâyeye müstenid olan bir darb-ı mesele işarettir. Bir kimsenin yanlış bir zan ve zehâbına karşı "Armut ağacından aşağıya in ki, şübhen kalmasın" derler. Hikâye Mesnevî-i Şerîfin dördüncü cildinde mezkûrdur. Hikâyenin hülâsası budur ki: "Bir kimse zevcesiyle beraber ağaçlık ve otlak bir mahalde teferrüce çıkmış. Zevcesinin bir âşıkı varmış, onların arkasına saklanmış. Evvelce tasarladıkları plan mûcibince kadın zevcine, ben bu armut ağacının üstüne çıkmak istiyorum, demiş; ve zevcinin muvâfakatı üzerine çıkmış. Aşağıya bakıp, zevcine hitâben bağırarak, o senin yanındaki yabancı kadın kimdir? diye sormuş. Zevci, burada böyle bir şey yok, demiş. Kadın ısrar etmiş. Zevci, aşağıya in de gör, demiş. Kadın inmiş; hakikaten yok imiş. Acib şeydir, ağacın üstünde bana böyle bir şey göründü, demiş. Ve erkeğin de ağaca çıkmasını teklif etmiş, kocası da ağaca çıkmış. Erkek ağaçta iken, otların arasında saklanan âşıkı çıkmış, kucak kucağa gelmişler. Bu def'a yukarıdan zevc bağırmağa başlamış; o yabancı erkek kimdir, diye sormuş. Kadın, öyle bir şey yok, aşağıya gel de gör, demiş. Erkek ağaçtan ininceye kadar zanpara da kaçmış. İkisi de karar vermişler ki, bu ağacın tepesinde olanların, ağacın dibini böyle görmeleri bu ağacın hâssasındandır. Cenâb-ı Pîr zevcin lisânından kadının hâlini bu beyt-i şerîfde, ağaç üzerinde bulunanın hâline teşbíh buyururlar.
2402. Vaktaki dönesin, sen sersem olursun; evi dönücü görürsün, o sensin.
Bulunduğun oda içinde biraz döndüğün vakit başın döner. Durduğun vakit ev dönüyor zannedersin. Halbuki dönen ev değildir, senin başının dönmesidir. Ya'nî, ey mürşid-i kâmile i'tirâz eden kimse, sende hırs-ı dünyâ vardır ve bu hırstan başın dönmüştür; mürşid-i kâmili de kendin gibi dünyaya harîs zannedersin. Onun için hükemâ demişlerdir ki, bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusûr, kendi nefsinin pek âşinâ olduğu bir kusûrdur. Meselâ mütekebbir olan kimsenin, karşısındaki kimsenin kusûrlarından en evvel gözüne çarpan kibirdir. Bunun için Türkçede “Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi” darb-ı meseli meşhûrdur.
در بیان آنکه جنبیدن هر کسی از آنجا که ویست هر کس را از چنبره وجود خود بیند تابه کبود آفتابرا کبود نماید و سرخ سرخ نماید چون تا بها از رنگها بیرون آید سپید شود از همه تابهای دیگر اوراست گوتر باشد و امام همه باشد
Onun beyânındadır ki, her bir kimsenin hareketi kendisinin bulunduğu yerdendir ki, herkesi kendi vücûdunun dâiresinden görür. Mâvi sırça, güneşi mâvi gösterir ve kırmızı, kırmızı gösterir. Sırçalar renklerden ârî olduğu vakit beyaz olur. Diğer sırçaların hepsinden daha doğru söyleyici olur ve hepsinin imâmı olur
2403. Ahmed (a.s.) Ebû Cehil gördü ve dedi: Benî Hâşim'den bir çirkin nakış açıldı.
2404. Ahmed (a.s.) ona buyurdu ki: Doğrusun; her ne kadar iş artırıcı isen de, doğru söyledin.
Her ne kadar dâire-i edebi tecavüz ettin ise de, doğru söyledin.
2405. Onu Sıddîk gördü, dedi: Ey güneş, ne şarktansın, ne de garbdansın, latif parla!
2406. Ahmed (a.s.) buyurdu ki: Ey azîz, ey dünyâ-yı nâçîzden kurtulmuş, doğru söyledin.
2407. Hazır olanlar dediler: Ey halkın sadrı; iki zid söyleyiciye, niçin doğru söyleyici dedin?
2408. Buyurdu ki: Ben elin cila verilmiş âyînesiyim; Türk ve Hindû bende onu görür ki mevcuddur.
(S.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: Ben Hakk'ın yed-i kudretinin cilâ vermiş olduğu bir âyîneyim; Türk ve Hindu gibi mezhebleri ve meşrebleri yekdîğerine muhâlif olanlar bana baktıkları vakit, bende kendilerinde mevcûd olan şeyin aksini görürler ve gördükleri şeyi bana aiddir zannederler. Halbuki bir âyînenin suver-i mün'akise ile olan münasebeti ancak bir in'ikâsten ibârettir. Binâenaleyh herkes beni kendi isti'dâdı ve evsâfı kadar görür; yoksa âyînenin sırrı mesâbesinde olan benim sırr-ı Muhammedî'mi göremez. Bu ma'nâya binâen Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur: Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yâman görür
Mevcûd Mesnevî-i Şerîf şerhlerinde bu meâlde bir hadîs-i şerîfe tesadüf edemedim; yalnız İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhinde نحن مرآة مجلوة قد يرى كل احد فينا صورته ya'ni "Biz cilâ verilmiş bir âyîneyiz; her bir kimse bizde kendi sûretini görür" sözünü nakl etmiş; ve bunun ba'zılarınca hadîs ve ba'zılarınca da kelâm-ı kibâr addedildiğini beyân eylemiştir. Bu vak'anın vukū'unu müteâkıb Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzzân irşâd buyurmuş olacakları derkârdır. Cenâb-ı Pîr, vâris-i Muhammedî olmak i'tibâriyle bu irşâd-ı nübüvvet-penâhîye keşfen muttali' olup bu ma'nâyı beyân buyurmuş oldukları fakîrce meczûmdur.
2409. Ey kadın, eğer beni çok tama' edici görüyor isen, bu kadınca olan taharrîden yukarıya gel!
Ya'nî kadınların âlâyiş-i dünyâya meyil ve rağbetleri olduğu için taharrî ve tecessüsleri de bu sâhadan dışarıya çıkamaz. Binâenaleyh bu kadınca olan tecessüsten vaz geç, bende tama' sûretinde gördüğün hâlin sırrına nüfûz et.
2410. O, tama'a benzer ve rahmet olur; orada tama' nerede ki, o ni'met olur. [2372]
İrşâd-ı halka me'mûr olan kâmilin halk ile olan münâsebâtı tama'a benzer; velâkin o tama'a benzeyen hâl, rahmet olur. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin bir beytinde زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين ya'nî "Hak Teâlâ evliyâyı yeryüzüne onun için gönderdi, tâ ki âlemlere rahmet olalar" buyururlar. Kâmillerin vâsıl oldukları "fenâ-fillâh" ve "bekā-billâh" mertebelerinde tama'ın vücûdu olur mu? Orada tama' ayn-ı ni'met olur; çünkü kâmillerin tama'ı halkın hidâyetindedir; bu ise ayn-ı ni'mettir.
2411. Sen fakrı bir iki gün tecrübe et; tâ fakrı iki kat gınâ içinde göresin.
Sen nazarından halkı ıskāt ve mutasarrıf olarak Hakk'ı isbat etmek ve kendini halka değil, Hakk'a muhtaç görmek sûretiyle fakrı bir tecrübe et; o vakit bu hâl-i fakrı iki kat gınâ içinde görürsün. İki katın birisi budur ki, Hak Teâlâ senin kalbinde rızkın için bir itmi'nân duygusunu uyandırır, ıztırâb-ı kalbin sâkin olur. Bu hâl gınâ-yı kalbî ve ma'nevîdir. İkincisi, bu gınâ-yı kalbînin te'sîri zâhirine de sirâyet edip aç kalmış olsan bile, kendini halktan müstağnî addedersin; ve hattâ elinde bulunan cüz'î bir malı bile şuna buna tasadduk edersin.
2412. Fakra sabr et ve bu melâli bırak; Zü'l-Celal'in izzeti fakr içindedir.
Hâl-i fakra sabr edip ıztırâbât-ı kalbiyyeyi ve melâli terk et; ve bu sabır neticesinde sende, yukarıda îzah olunan iki kat gınâ hâsıl olsun. İşte böyle bir hâl-i fakr içinde Zü'l-Celâl olan Allah Teâlâ'nın izzeti vardır; nitekim bu ma'nâya işâreten İmâm-ı Ali (k.v.) efendimiz عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden kimse azîz oldu ve tama' eden kimse zelîl oldu" buyururlar.
Filhakîkada nazar-ı teemmül ile bakılacak olursa, yüz bin lira sâhibi olan bir tâcir, servetine kanâat etmeyip bunu iki yüzbin ve daha ziyâdeye iblâğ için, gece gündüz işinin çıkarı için halka yüz suyu döküp temelluk ve tabasbus etmekten yakayı sıyıramaz. Böyle bir kimse sûrette zengin ise de, iç yüzüne bakılırsa dilenciden başka bir şey değildir, zillet içindedir. Fakat gınâ-yı kalb sahibi olup ihtiyacını Hak kapısına bağlamış olan kimse, kendisini halkın kapılarını çalmaktan müstağnî addettiği için, hakîkî bir izzet içindedir. Evvelkisi tezyîd-i servet dâiyesiyle kalben muztaribdir; ikincisi ferâğ-ı kalb sâhibi olup istirahat-i dâime içindedir.
2413. Sirke satma, binlerce canı kanâatden bal denizine batmış gör!
Fakr-ı sûrî sebebiyle yüzünü ekşitme; binlerce kâmillerin ervâh-ı aliyyelerini kanâat yüzünden lezzet-i ma'nevî ve zevk-i rûhânî deryâsına gark olmuş gör.
2414. Yüz binlerce acılık çeken câna bak, gül gibi gülşekere karışmıştır.
Nefse acı gelen mücâhede ve riyâzet zahmetlerini çeken ehl-i sülükün hâline dikkatle bak; gül nasıl şeker ile ihtilât edip gülşeker (gül-be-şeker) olmuş ise, onlar da bu riyâzetlerinin te'sîriyle şeker gibi tatlı olan rûhâniyetlerine kavuşmuşlar ve maksadlarına bu rûhâniyetleri vâsıtasıyla vâsıl olmuşlardır.
2415. Ey yazık, senin havsalan geniş olaydı; ta ki canımdan gönül şerhi zahir olaydı.
2416. Bu söz cân memesinde süttür, çekici olmaksızın iyi akmaz.
2417. Dinleyen teşne ve talib olduğu vakit vaiz ölü bile olsa söyleyici olur.
Bu ma'nâ Mesnevî-i Şerîf'in altıncı cildinde ان الله يلقن الحكمة علي لسان الواعظين بقدرهم ya'ni Muhakkak Allah Teâlâ, vâizlerin lisânı üzerine, onların mikdârınca telkîn buyurur" sürh-i şerîfinde Cenâb-ı Pîr tarafından daha ziyâde îzâh buyrulmuştur.
2418. Dinleyici olan kimse vaktaki melâlsiz tâze gele, dilsiz sözde yüz dilli olur.
Maarif ve hakāyıkı dinlemeğe tâlib olan kimse usanmış olarak değil, heveskâr olarak geldiği vakit, söyleyecek olan kimse dilsiz, ya'nî söylemeğe isteği olmasa bile, yüz dilli olur.
2419. Kapımdan namahrem içeriye girdiği vakit, ehl-i harem perde içinde saklanır.
2420. Ve eğer zarardan uzak bir mahrem içeriye gelirse, o mestûrlar nikābını [2382] açarlar.
2421. Her kimi güzel ve latîf ve yakışıklı yaparlarsa, görücünün gözü için yaparlar.
2422. Çengin ve zîr ve bamın avâzı, hissiz olan sağırın kulağı için ne vakit olur?
"Çenk" âlât-ı mûsikıyyeden birisidir; ve "zîr" ve "bam", mûsîkî ıstılâhında birbirinin mülayimi olan yüksek ve alçak perdelere itlâk olunur. Meselâ yegâh perdesinin bamı nevâ ve nevâ perdesinin zîri yegâhdır; ve bunlara "pest" ve "tîz" de ta'bîr olunur. Ve kezâ ırak perdesinin bamı ve tîzi evcdir ve evc perdesinin zîri ve pesti ırakdır. Ya'nî mûsikînin bu mevzû' olan kavâidi sağırlar için değildir, işitenler içindir.
2423. Hak Teâlâ miski boşuna latîf kokulu etmedi, his için yaptı, burnu koku almayan için yapmadı.
2424. Hak Teâlâ yeri ve göğü tertib etmiştir; arada çok nûr ve nar yükseltmiştir.
2425. Bu yeri hâkîler için, göğü de eflâke mensub olanların meskeni yaptı.
Yer ehlinin ervâhına bu arz tuzak oldu, bu tuzağa tutuldular ve onlara âlet-i fiil olmak üzere arz cinsinden bir kalıb verildi. Eflâke mensûb olanların ervâhına da, eflâki teşkil eden ecrâm tuzak oldu; onlara da onların cinsinden bir libâs giydirildi.
2426. Süflî âdem yukarının düşmanı olur; her mekânın müşterîsi zahir olur.
Ma'lûm olsun ki fezâ-yı bî-nihâyede mevcûd olan ecrâmın her birerleri birer mekândır ve bu fezâ-yı nâmütenâhî ayn-ı vücûd-ı mutlaktır; ervâh-ı mücerrede-i nûrânî olarak gayriyyet libâsıyla bu vücûdda peyda olmuşlar ve mekân ve zaman kayıtlarından vâreste olarak bu deryâ-yı vücûdda balıklar gibi kemâl-i zevk ve şevk ile yüzmekte bulunmuşlardır. Balıklar oltaya tutuldukları gibi, onlar da bu ecrâmdan hangilerine tutulmaları mukadder ise, ona tutulurlar. Arz oltasına tutulan ervâhın bu tuzaktan kurtulup daha latîf olan avâlime terakkileri, peygamberler vâsıtasıyla tebliğ buyrulan evâmir-i ilâhîye ittibâ' ile mümkindir. İttibâ' etmeyenler, hayvânât-ı arziyye mesâbesinde olup kalıplarından ölüm vâsıtasıyla insilâh edince, bu âlem-i tabîatin bâtınında mahbûs kalırlar. Nitekim âyet-i kerîmede انَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بآيَاتِنَاً وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لاَ تفتح لهم أبوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخَلُونَ الْجَنَّةَ (A'raf,7/40) ya'nî “Bizim âyâtımızı tekzíb ve ona ittibâ'dan istikbâr eden kimselere semânın kapıları açılmaz ve cennete girmezler" buyrulur. İşte bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret olunmaktadır. Ya'nî cism-i unsurînin ahkâm-ı süfliyyesi altında zebûn kalan adam, latîf olan âlem-i bâlânın düşmanı olur ve onu inkâr eder ve âlem-i bâlâdan bahs edenler ile istihzâ eder. Zîrâ o bu mekân-ı süflînin müşterisidir. İşte böylece ulvî ve süflî her bir mekânın müşterisi zahir olur.
2427. Ey örtülmüş, sen hiç kalktın da kendini kör için süsledin mi?
Erkek, zevcesine hitâben "Ey mestûre, sen kendini süslediğin vakit körler için mi süslersin?" diyor. Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri mezâhir-i esmâiyyesi olan suver-i kevniyyeyi "ülü'l-ebsâr" için îcâd ve ızhâr buyurmuştur. Ve kezâ evliyâullâh maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi işitenler için söyler, sağırlar için değil!
2428. Eğer cihânı dürr-i meknûn ile doldursam, senin nasibin olmayınca, ne yapayım?
Ya'nî, ben cihânı inci gibi hikem ve maârif ile doldursam, senin nasîbin olmayınca, sana bir şey anlatamam.
2429. Ey kadın! Niza'ın ve yol vuruculuğun terkini söyle ve eğer söylemez isen benim terkimi söyle!
Bana artık münâzaadan ve yol vuruculuğundan vazgeçtiğini söyle; ve eğer bundan bahs etmez de fikrinde ısrar edersen, benden vazgeçtiğini söyle!
2430. Benim için niza'ın ve iyinin ve kötünün ne yeri vardır ki bu gönlüm [2392] sulhlerden dahi ürker.
Ya'nî sulh ve nizâ' âlem-i keserâta taalluk eder bir haldir; benim gönlüm ise vahdette müstağrakdır. Mâdemki keserât-ı âleme taalluk ediyor; sulh dahi olsa gönlüm ondan kaçar ve kendi zevk-ı vahdetine rücû' eder.
2431. Ya susarsın veyahut onu yaparım ki, bu demde evi barkı terk ederim.