İçeriğe atla

Kadının zevcine riâyet etmesi ve kendi sözünden rücû' eylemesi

9. bölüm / 54 · 1934 kelime · ~10 dk okuma

2432. Kadın onu sert ve serkeş gördüğü vakit ağlayıcı oldu; ağlama ise kadı- nın tuzağıdır.

Arab kadını zevcini sert ve serkeş ve karârında kat'î olduğunu gördüğü va- kit ağlamağa başladı; zîrâ kadınlar letâfet-i sûriyyeleri nisbetinde nezâket-i tab'a ve za'f-1 kalbe mâlik olduklarından, biraz erkekten huşûnet görseler ağ- lamağa başlarlar ve erkek dahi onların göz yaşlarını görünce derhal gevşer- ler ve onların arzûlarına mütemâil olurlar. Binâenaleyh ağlamak kadınların erkeklere karşı olan tuzaklarıdır.

2433. Dedi ki: Ne vakit senden böyle sandım; ben senden başka ümîd tutar- dım.

Ben senin böyle olduğunu zanetmiyordum; benim senden başka ümîdim var idi.

2434. Kadın yokluk yolundan geldi; dedi ki: Ben sizin toprağınızım, hanımı- nız değilim.

“Sitî” Arabça “seyyidetî” kelimesinin muhaffefidir; Arabça bu tahvîfi “sittî" tarzında "tâ" harfini teşdîd ile kullanırlar. Beyt-i şerîfde vezn için teşdîd kaldı- rılıp tahfif ile "sitî" vâki' olmuştur; "hanım" ma'nâsınadır. Ya'nî kadın zevci nin şiddetini görünce, kendisini yokluk tarafına çekti: Ben sizin ayağınızın bastığı toprağım; senin gibi sâhib-i kemâl bir zâta hanım olmağa lâyık değilim.

2435. Cismim ve canım her ne varsa senindir; hüküm ve fermân hep senin fermânındır.

2436. Eğer benim gönlüm fakîrlikten dolayı sabırdan sıçradı ise kendim için değildir; o senin içindir.

2437. Sen bana derdlerde deva oldun; ben istemem ki sen bî-neva olasın.

2438. Cânın hakkı için, bu kendim için değildir; bu nâle ve ağlama senin içindir.

Senin hayâtına yemîn ederim ki bu maîşette vüs'at talebi kendim için değildir ve fakîrlikten ağlama ve inleme, senin içindir.

2439. Benim kendim vallâhi senin zatın içindir; her dem ister ki senin önünde ola.

2440. Keşke senin canın ki, ona benim rûhum fedadır, benim canımın zamî- [2402] rinden vakıf olaydı.

Ya'nî benim canımın fedâ olduğu senin canın, o sana kurbân olan canımın zamîrinden ve sırrından âgâh olaydı, ne olurdu? O vakit anlardın ki ben senin hayır-hâhınım ve aslâ senin fenâlığını istemem.

2441. Mâdemki sen zanda benim ile böyle oldun, ben candan da bîzâr oldum, tenden de.

Sen mâdemki bana karşı böyle sûizan etmekte oldun, ben de hem canımdan ve hem de tenimden bıktım, ya'nî hayattan usandım.

2442. Ey canımın sükûnu, mâdemki sen benim ile böylesin, gümüş ve altın üzerine toprak ettik.

Ey rûhuma sükûnet veren zevcim, mâdemki sen benim ile bu haldesin, ben artık altın ve gümüş üzerine toprak saçtım; ya'nî onları toprağa gömdüm ve alâkalarını terk ettim.

2443. Sen ki benim canımda ve gönlümde yer edersin, bu kadardan benden teberrî ediyorsun.

Benim canımda ve gönlümde senin mühim bir mevkiin vardır; böyle olduğu halde benim bu kadarcık ta'rîzimden müteessir oldun ve benden yüz çevirdin.

2444. Sen teberrî et ki, sana destgah vardır. Ey kimse, senin teberrâna can özr-hahdır.

Senin benden yüz çevirmeğe hakkın vardır; çünkü senin destgâh-ı kuvvetin vardır; ve sen kavî bir erkeksin, ben ise âciz bir kadınım; sana muhâlefete kudret ve tâkatım yoktur. Ancak senin teberrâna karşı sâika-i acz ile canım özür dileyici olur, işte bu kadar!

2445. O zamanı yad et ki, ben put gibi idim, sen putperest gibi idin.

O zamanı hatırına getir ki, ben sana karşı bir put gibi ve sen de bana karşı bir puta tapan gibi idin. Ya'nî ben senin pek çok sevdiğin bir ma'şûkan ve sen de benim âşıkım idin.

2446. Kul, senin vefkın üzerine gönül parlatmıştır; her neyi pişmiş midir? dersen, yanmıştır derim.

Ya'nî ben senin kulun mesâbesindeyim; senin rızânı tahsîle o kadar sa'y ederim ki eğer bir taâm taleb eder ve pişmiş midir dersen, cevâben derim ki, çoktan beri pişmiştir; maahâzâ tencerede çok kaldığı için yanmıştır bile. Yâhut eğer bir şey hakkında pişmiş midir dersen, pişmek ne demek, yanmıştır bile diye cevab veririm. Ya'nî senin emrini icrâ hususunda çok ileriye giderim.Bu mütâlaa Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah'ın mütâlaasıdır. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Ankaravî nüshasında هر چه کویی پخت گوید سوختست sûretindedir ve o hazretin bu mısrâ'a verdiği ma'nâ şudur: "Her ne işi ki pişir ve hazırla der isen bende, derim ki gönül yanmıştır." Bu iki şerh dahi fakîre zevk-âver gelmez; zîrâ Hind şârihinin mütâlaasına göre kadın zevcinden aldığı emrin haddini tecavüz ediyor; bu ise muvâfakat değil muhalefet olur. Ankaravî hazretlerinin şerhinde de tekellüf görünür. Fakîr anladığı budur: "Suhtest" "efrûhtest" kelimesine kāfiye olarak gelmiş ve pişmek ma'nâsında isti'mâl buyrulmuştur. Zîrâ pişen şey ateş üzerinde elbette yanmak lâzımdır. Binâenaleyh ma'nâ şöyle olur: "Ben senin gönlünün murâdı üzerine o derece hareket ederim ki, meselâ benden bir taâmın pişirilip hazırlanmasını murâd etsen ve bana, pişmiş midir diye sorsan; efendim pişmiştir ve hazırlanmıştır, cevâbını veririm."

2447. Ben senin ıspanakınım; ya ekşi ile ya tatlı ile, her ne ile layık görürsen beni pişirirsin.

Ben senin emrine mutî'im, beni istediğin vech ile idâre edebilirsin.

2448. Küfür söyledim, işte îmâna geldim; meyl-i candan dolayı senin hükmünün önüne geldim.

"Ser-i cân" da "ser" meyil ve arzû ma'nâsınadır. Ya'nî sana itâatım zor ile değil, canımın isteği ve arzûsuyladır.

2449. Senin şâhâne olan huyunu anlamadım; senin önünde küstah olarak koştum.

Senin tab'-ı kerîmâneni keşf edip anlıyamadım; senin huzûrunda edebe riâyet etmeksizin koştum, ağzıma gelen sözleri söyledim.

2450. Vaktaki senin afvından bir çerâğ tertib ettim, tövbe ettim, i'tirazı attım.

2451. Kılıcı ve kefeni senin önüne koyuyorum; boynumu senin önüne uzatıyorum, vur!

2452. Acı ayrılıktan söz söylüyorsun; her neyi istersen yap, velâkin onu yapma!

2453. Sende benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; sana bensiz o mestûr şefidir.

Senin varlığın içinde benim tarafımdan gizli bir özür dileyici vardır; o benim için sana karşı mestûr ve gizli bir şefâatçidir, onun şefâati benim te'sîr-i zâhirîm olmaksızın vâki' olur.

2454. Benim özür dileyicim senin batınında senin hulkundur; ona i'timâddan dolayı benim gönlüm cürüm istedi.

Benim gizli şefâatçim ve özür dileyicim senin bâtınında olan ahlâk-ı hamîdendir; ben senin o hulk-ı kerimine dayandığım için kabâhat yapmağa cür'et ettim.

2455. Ey öfkeli! Zâtından bana gizli merhamet et, ey zevcim! Senin hulkun yüz batman baldan iyidir.

Ey öfkeli olan zevcim, sûretinden değil, zâtından ve rûhundan bana gizlice merhamet et! Ey ahlâkı latîf olan zevcim, senin tatlı hulkun yüz batman baldan daha zevk-âverdir.

2456. Yumuşaklık ve inşirah ile bu üslûbdan söylüyordu; arada ona bir ağlama vâki' oldu.

2457. Vaktaki ondan ağlama ve âh, âh deme hadden geçti, zâten ağlamasız da o gönül kapıcı idi.

Kadının ağlaması ve âh, âh demeleri haddini tecavüz etti ve göz yaşları latif yanaklarından aşağıya dökülmeğe başladı; esâsen kadın ağlamasa bile işve-i şûhânesiyle erkeğin gönlünü kapmaya kâfi idi. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında از حنینش مرد را شد دل ز جای suretindedir; bu halde ma'nâsı şöyle olur: "Vaktâki ağlama ve âh, âh deme hadden geçti, onun nâlesinden erkeğin gönlü birden gitti."

2458. O yağmurdan bir şimşek zâhir oldu; vahîd olan adamın gönlüne bir kıvılcım çarptı.

Kadının göz yaşlarından bir rahm ve şefkat şimşeği çaktı; riyâzet ve tevekkül âleminde teklerden olan adamın gönlüne o şimşekten bir kıvılcım ve yıldırım isâbet etti.

2459. O kimse ki, erkek onun güzel yüzünün kölesi idi, bendeliğe başladığı vakit nasıl olur?

Erkek, kadının güzel yüzünün âşığı ve kölesi olmuş iken, o kadın o erkeğin önünde tezellül eder ve ona karşı kul ve kölelik etmeğe başlarsa, o erkeğin hâli nasıl olacağını tahmîn et!

2460. O kimse ki, onun kibrinden senin gönlün titreyici olur, senin önünde ağladığı vakit nasıl olursun?

Bir mansıb-ı âlî sahibi olup kibir ve azametten titremekte ve korkmakta olduğun bir kimse, mertebesinden sukūt edip senin önünde tezellül ile ağlamağa başlarsa, ne hâle gelirsin tasavvur et?

2461. O kimse ki, onun nâzından gönlü ve canı hûn ola, niyaza geldiği vakit, o nasıl olur?

2462. O kimse ki, onun cevr ü cefâsından bizim tuzağımız vardır; o özre kalkınca bizim özrümüz ne olur?

O ma'şûka ki, onun cevr ü cefâsı tuzak olup bizi avlamıştır; o bize karşı özür dilemeğe kalkınca, ona karşı bizim dileyeceğimiz özrün mâhiyyeti ne olur? Derhal gevşeyiveririz.

2463. Nâs için tezyîn olundu; Hak süslemiştir; Hakk'ın süslediği şeyden nasıl sıçramayı bilirler?

Bu beyt-i şerîfde Al-i İmrân sûre-i şerîfesindeki şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: زين للناس حب الشهوات من النساء والبنين والقناطير المقنطرة من الذهب والفضة والحيل المسومة والأنعام والحرث ذلك متاع الحيوة الدنيا والله عنده حسن المأب (Al-i İmrân, 3/14) Ya'nî “Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hayl-i müsevveme (ya'nî hünerli ve nişanlı atlar) ve en'âm (ya'nî deve ve koyun ve keçi gibi hayvânât) ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu; bunlar hayât-ı dünyâ metâ'ıdır ve nihâyet karargâh Allah'ın indindedir." Hak Teâlâ hayât-ı dünyâda istifade edilecek şeyleri sûret-i umumiyyede bu âyet-i kerîmede hulâsa buyurmuş ve kadın isteğine âid olan muhabbeti bunların en başında zikr etmiştir. Biz görüyoruz ki, her hangi cinsten olursa olsun, efrâd-ı beşerin hulâsa-i hayâtı çalışıp az çok servet elde etmek ve ondan sonra teehhül edip âile teşkil eylemektir. Hak Teâlâ beşerin gözüne hayât-ı dünyeviyyeyi bu sûretle süslü göstermiştir. Bu îzâhâta nazaran beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur. "Züyyine linnas... âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kadın isteği muhabbeti ile hayât-ı beşeri tezyîn etmiştir. Hakk'ın süslemiş olduğu şeyden herkes nasıl yakasını kurtarabilir? Ya'nî kadını sevmemek ve ona meftûn olmamak kābil olur mu?"

2464. Mâdemki ona, onu sükûn için yarattı; Adem Havva'dan ne vakit munkatı' olabilir?

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'râf'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا (A'râf, 7/189) Ya'nî “O Allah Teâlâ sizi nefs-i vâhideden yarattı ve zevcini onunla sükûn bulmak için, ondan yaptı." Ya'nî Hak Teâlâ âlemi yarattı; Adem'in hayât-ı sûriyyesinde kendisini teskîn edecek bir ni'met-i ilâhiyyesi olmak üzere Havvâ'yı yâr edip ona onu zevce yaptı ve Hz. Adem Havvâ ile istînâs etti ve sükûnet buldu. Imdi mâdemki Adem Havvâ'yı kendisiyle istînâs hâsıl olan bir ni'met buldu, hiç böyle bir ni'metten yüz çevirebilir mi?

2465. Eğer Rüstem-i Zâl olsa ve Hamza'dan ziyade olsa, kendi Zâl'inin fermânında esîrdir.

Birinci mısra'daki "Zâl", Rüstem'in pederinin adıdır ki, kıssası Şehnâmede mezkûrdur; ve gâyet kuvvetli bir pehlivân ve kahramandır. Ve Hamza (r.a.) Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcaları olup, Uhud gazâsında şehîd olmuşlardır. Zât-ı şerîfleri ashâb-ı kirâmın kahramanlarından idi. İkinci mısra'daki "Zâl"dan murâd kadındır. Beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyle olur: Bir kimse Rüstem-i Zâl gibi şecî ve kavî olsa ve Hamza (r.a.)dan daha kahraman olsa, emre itâat hususunda kendi zevcesinin esîridir.

2466. O kimse ki, âlem onun sözünün mesti gelirdi “kellimînî ya Humeyra!" buyururdu.

A'ref-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in kelâm-ı âlîlerinin zevkınden âlem sarhoş olduğu halde, kendi zevce-i muhteremeleri bulunan Ümmü'l-mü'minîn Aişe (radıyallâhu anhâ)ya hitâben "Ey penbe beyaz, söyle!" buyurur ve onların konuşmalarından münşerih olurlar idi. Nitekim bu husustaki îzâhât 2002 numaralı beyitte geçti.

2467. Su, nehib olması cihetinden ateşe galib geldi; hicab içinde olduğu vakit ateş onu kaynatır.

"Nehîb" şükûh ve azamet ma'nâsınadır. "Hicîb" hicâb kelimesinin imâle olunmuş sûretidir. Ya'nî su doğrudan doğruya ateş üzerine dökülürse, kemâl-i azametiyle ona gâlib gelir ve o ateşi söndürür; fakat su hicâb içinde ya'nî bir kab ve tencere içinde bulunduğu halde ateş üzerine konursa, ateş onu fıkır fıkır kaynatır.

2468. Vaktaki her ikisine bir zarf hâil gele, o suyu yok eder ve onu hava yapar.

Su ile ateş arasına bir kab hâil olduğu vakit, ateş suyu kaynatır ve tebahhur ettirip havaya inkılâb ettirir ve kab içindeki suyu yok eder.

2469. Vâkıa su gibi zahiren kadına gâlibsin, bâtınen mağlub olup kadına talibsin.

2470. Böyle bir hâssıyet ademîdedir; hayvanın muhabbeti nâkıstır, o noksanlık-[2432] tandır.

Kadına muhabbet etmek ve ona bâtınen mağlub olmak insanlığın hâssasındandır; zîrâ insanlığın kadına olan muhabbeti yalnız kazâ-yı şehvet için değildir; belki onda müşâhede ettiği tecelliyât-ı cemâliyye-i ilâhiyye kendisini ona cezb etmiştir. Ve hayvanda bu nevi' muhabbet yoktur; onun dişisine meyli ancak kazâ-yı şehvet içindir. Kazâ-yı şehvetten sonra artık dişisinde görebileceği bir şey kalmaz; bu da hayvanın mertebe-i insâniyyeden noksan olarak mahlûk olmasındandır.

"Hünne" zamîrleri kadınlara râci'dir. Ya'nî âkıller mertebe-i insâniyyelerini müdrik oldukları için, onlarda tecellî-i cemâl-i ilâhîyi müşâhede ederek onlara müncezib ve mağlub olurlar. "Akıl"den murâd, merâtib-i vücûdu arif olan zevâttır; fakat câhiller sıfât-ı nefsâniyyelerinin esîri olup onların kadınlara meyilleri ancak hissiyyât-ı şehevâniyyelerini teskîn için olduğundan, müşteheyât-ı hayvaniyyeleri bertaraf olduktan sonra, nazarlarında artık onlara serfürû etmezler ve bu i'tibâr ile gâlib mevkiinde bulunurlar.