در بیان این خبر که انهن يَغْلِبْنَ الْعَاقِلَ وَ يَغْلِبُهُنَّ الْجَاهِلِ Bu "Muhakkak onlar akıle galebe çalar ve câhil onlara galebe çalar" hadîs-i şerîfinin beyânındadır
10. bölüm / 54 · 1237 kelime · ~7 dk okuma
2471. Peygamber buyurdu ki: Kadın akıllere ve sahib-dillere pek galib gelir.
2472. Yine kadın üzerine câhiller gâlib olurlar; zîrâ ki onlar sert ve pervâsız giderler.
2473. Onların rikkati ve lutfu ve muhabbeti az olur; zîrâ tab'ına hayvanlık gâlibdir.
Zîrâ câhiller, kadınların mazharında zahir olan tecelliyât-ı Hakk'ı idrâk edemediklerinden, onlara karşı kalblerinde rikkat ve lutuf ve muhabbet az olur; zîrâ onların tabîatlerine hayvanlık galebe etmiştir; binâenaleyh hayvanlar dişilerine karşı ne muâmelede bulunabilirse, bunlarınki de o kadar olur.
2474. Muhabbet ve rikkat insanlığın vasfı olur; gazab ve şehvet hayvanlığın vasfı olur.
2475. Hakk'ın pertevidir, o ma'şûk değildir; o Hâlık'tır, gûyâ mahluk değildir.
Cenâb-ı Pîr efendimizin deryâ-yı irfanları burada şiddetle dalgalanmış ve bu beyt-i şerîfi müstemi'lerin önüne koymuştur. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf dekāyık-ı Mesnevîdendir. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı Muhammedi'de حبب الى من دنياكم ثلاث النساء والطيب و جعلت قرة عينى في الصلاة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi ki, kadınlar ve güzel kokular ve namaz içinde gözümün aydın olmasıdır" hadis-i şerîfini tefsîren kadın hakkındaki tecelliyât-ı ilâhiyyeye dâir birtakım hakāyık beyân buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Mükâşefât-ı Rızevî sâhibi Şeyh Muhammed Rızâ hazretleri şöyle hulâsa buyurur: "Erkek, câmi'-i cemî'-i es- mâ ve sıfât-ı ilâhiyye olduğu cihetle sûret-i ilâhiyye üzerine olduğu gibi, kadın dahi erkek sûreti üzerinedir. Binâenaleyh kadın Allah'ın âyînesinin âyînesi olur. İmdi sûret-i ilâhiyye erkekten münbais olup kadında zâhirdir ve bu in'ikâs dîğer şân peydâ eder; ve kadın, sûreti üzerine olduğu erkekten münfaildir; ve erkek, erkek ve kadın arasında a'zam-ı vuslat olan vakt-i cimâ'da kadında fâildir ve kadın onun münfailidir ve vakt-i cimâ'da erkek kadında fânî olur. Bu ise kadının erkeğe olan te'sîrinden ve fâiliyyetindendir. Binâenaleyh kadında müşâhede-i Hak etemm-i müşâhededir; zîrâ fâilde ve münfailde müşâhededir. Ve Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'in kadına olan muhabbetin sırrı bu idi. Ârif kâffe-i mezâhirde cemâl-i Hakk'ı müşâhede eder ve kadın âyînesinde sıfât-ı cemâliyyenin pertevini ayân görür ve cezb-i ma'şûku, ma'şûktan bilmez; belki onu cezb-i Hâlık ile cezzâb bilir; yoksa mahlûktan ibaret olan kendi cezbiyle değil. Böyle olunca hâsıl-ı ma'nâ bu olur ki: Nazar-ı ârif Hakk'ın pertevi üzerinedir, yoksa kadının güzelliği üzerine değildir; ve o pertev-i Hak gûyâ Hâlık'tır. Ya'nî kalb-i ârifde muhabbet ve rikkat îcâd eder; ve mahlûk değildir, ya'nî hâdis değildir. Zîrâ pertev-i Zât dâimâ Zât ile beraber olur ve münfek olmaz.
Taleb-i maîşet cihetinden kadının iltimâs ettiği şeye erkeğin kendisini teslîm etmesi ve kadının o i'tirâzını işâret-i Hak bilmesi. Beyit: "Her bilicinin aklı indinde sâbittir ki, dönücü ile bir döndürücü vardır"
Bu beytin kâili hakkında Mesnevî-i Şerîf şerhlerinde îzâhât yoktur. Hind şârihleri bu beytin mâba'di olmak üzere bir beyit daha ilave etmişlerdir ki şudur:
2476. Erkek o sözden öyle pişman oldu ki, bir avân ölmek saatinde avânlıktan, pişman oldu.
“Avân” bir âmir-i zâlimin muîn-i zulmü olan kimsedir. Ya’nî erkek zevcesine karşı söylemiş olduğu sert ve haşîn sözlerden, bir zâlimin zulmüne yardım eden kimsenin öleceği sâatte bu yardımdan pişman olması gibi, pişmân oldu. Zîrâ hâl-i ihtizârda bulunan kimseye ahvâl-i berzah münkeşif olup kendi a’mâlinin sûretlerini müşâhede etmeğe başlar ve gördüğü sûretler üzerine sözler söyler; bu sözlerin ahvâl-i dünyeviyye ile aslâ münasebet ve alakası bulunmadığı cihetle, etrafında olanlar sayıkladığına hükmederler. Bu ma’nâya binâen Cenâb-ı Pîr efendimiz erkeğin hâlini muhtezır olan avânın hâline teşbih buyururlar.
2477. (Erkek) dedi: Niçin cânın cânının hasmı geldim? Ben cânın başı üzerine niçin tekmeler vurdum?
“Cân” kadından kinâyedir. Ya’nî cân nasıl tenin hayâtı ise, ma’şûka olan kadın dahi âşık olan erkeğin cânının sebeb-i bakāsı ve hayatıdır. İkinci mısra’daki “cân”dan murâd dahi yine kadındır. Ve “tekme vurmak”tan murâd dahi izlâl ve ihanettir.
2478. Kaza geldiği vakit basarı görmekten örter; nihayet bizim aklımız baştan ayağı bilmez.
Ya’nî bir şey hakkında kazâ-yı mübrem-i ilâhî taalluk ederse, göz görmez olur. Aklımız ne başı, ne de ayağı fark edemiyecek bir hâle gelir. Nitekim İmâm-ı Alî (kerremallâhu vechehu) efendimiz اذا جاء القضا عمى البصر ya’nî “Kazâ geldiği vakit göz kör olur” buyurmuşlardır.
2479. Kazâ geçtiği vakit kendisini yer; perde yırtılmış, yaka yırtar.
Ya'nî bir kimsenin istemediği bir şeyin başından geçmesine kazâ-yı ilâhî taalluk ettiği vakit, o kimse o istemediği şeyin üzerine kendi irâdesiyle gider; fakat hükm-i kazâ geçip o istemediği şey vâki' olduktan sonra bakar ki, aklının ve fikrinin perdesi yırtılmış. Ben nasıl oldu da bu fenâlığı düşünemedim? diyerek kendini yer ve yakasını teessüründen yırtar.
2480. Erkek dedi: Ey kadın nadim oluyorum; eğer kâfir idiysem müslüman olu-[2442]yorum.
Ben sana karşı vâki' olan inkârımdan peşîmânım, eğer evvelce münkir oldum ise, şimdi münkādım.
2481. Ben senin günahkârınım, bana merhamet et; birdenbire beni kökten ve dipten koparma!
Ben kabâhat yaptım, sen merhamet edip afv et; beni bir günâh için böyle birdenbire reddetme!
2482. İhtiyar kafir eğer peşîmân olursa, özür getirdiği vakit müslüman olur.
Senelerce yanlış i'tikād içinde ihtiyarlamış olan bir kimse, hakîkatı idrâk edip bu i'tikādından vaz geçer ve anlayışı nokta-i nazarından bu i'tikādında ma'zûr bulunduğunu beyân ederse, nefsü'l-emirde onun reddi mümkin olmaz; zîrâ o, hakikatine münkād olmuş olur ve artık onun hakikate mukārin olan fikir ve i'tikādını kendisinden nez' etmek kābil olmaz.
2483. Senin hazretin pür-rahmet ve pür-keremdir; hem varlık ve hem yokluk onun âşıkıdır.
Cenâb-ı Pîr efendimiz âlem-i keserâta mensûb bulunan kadın ve erkeğin mazharından zâhir olan vücûd-ı vâhid-i hakîkîye ve Zât-ı mutlaka-i Hakk'a rücû' edip buyururlar ki: Senin hazretin ya'nî vücûd-ı hakîkîn rahmet ve kerem ile doludur. Hem vücûd-ı izâfî âlemi ve hem de adem-i izâfî âlemi, kendi asılları olan Zât-ı Hazret'ine âşıkdırlar; çünkü bu âlemlerin ikisi de ondan rahmet ve kerem görmüştür. Vücûd-ı izâfî âleminin gördüğü rahmet ve kerem budur ki, Zât-ı Hak ilm-i ilâhîsinde sâbit ve fakat vücûd-1 hâricîde faâliyetleri ma'dûm olan ve esmâ-i ilâhiyye sûretlerinden ibâret bulunan a'yân-ı sâbiteye kendi vücûd-ı latîfinden alâ-vechi't-teksîf, peyderpey vücûd-ı izâfi bahş eder. 625 numaralı beyitte bu husûsta îzâhât geçti. Ve kezâ teceddüd-i emsâl hakkında da yukarılarda 2066 numaralı beyitte îzâhât verildi. Bakābillah mertebesinde sabit olan kümmel-i evliyânın nazarlarında âlem-i keserâtın vücûdu, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine hicâb olmadığı gibi, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi de vücûd-ı izâfî âlemine hicâb olmaz.
2484. Küfür ve îmân o Kibriya'nın âşıkıdır; bakır ve gümüş o kimyanın bendesidir.
Küfür ve îmân vücûd-ı izâfî âlemine âid şuûnât-ı ilâhiyyeden bir şe'ndir; zîrâ îmân ism-i Hâdî'nin ve küfür ism-i Mudill'in îcâbâtıdır ve bu isimlerin ahkâm ve âsârı âlem-i keserâtda zahir olur. Çünkü îmânı temsil eden mü'minlerin sûreti ve küfrü temsil eden de kâfirlerin sûretidir; ve bu isimler onların Rabb-i hâslarıdır ve Rabbü'l-erbab Allah Zü'l-Celâl hazretleridir.
İmdi her mazhar kendi Rabb-i hâssı olan ismin ve her bir isim de kendilerinin müsemmâsı olan Hakk'ın âşıkıdır. Binâenaleyh küfür ve îmân o Kibriyâ'nın âşıkı olmuş olurlar. Ve kezâ bakır ve gümüş âlem-i kevnde, bakır ve gümüş olmak için kimyâ-yı hakîkî olan vücûd-ı Hakk'ın te'sîrâtı ve tasarrufâtı altında olup onun bendesidir; zîrâ "hamse-i muhtefiye" ta'bîr olunan ulûmdan birisi kimyâ olup, bu ilim vâsıtasıyla elde edilen iksîr sâyesinde bakır ve gümüş, altına ve diğer mâdenler bakıra ve gümüşe tebdil olunabilirler. Ehl-i fen yakın vakitlere kadar anâsır-ı basîtanın yekdîğerine inkılâb edemiyeceklerini ve ilm-i iksîrin mevhûm bir zehâb-ı câhilâneden ibâret bulunduğunu iddia ederler idi. Vaktâki son zamanlarda elektron nazariyyesi keşf olundu, ya'nî anâsır-ı basîta zerrelerinin a'dâd-ı muhtelifede müsbet ve menfi elektronlardan teşekkül ettiği ve bu elektron adedlerinin tezyîd veyâ tenkîsi hâlinde ecsâm-ı latîfenin yekdîğerine inkılâb edebileceği anlaşıldı. Binâenaleyh inkâr edilen ilm-i iksîrin tasdîki zarûrî bir hâle geldi. Bu îzâhâttan anlaşıldı ki bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde elde edilen iksîr ve kimyâ, kimyâ-yı izâfî ve iksîr-i mecâzîdir. Bilcümle ecsâm-ı basîta bu izâfî ve mecâzî olan kimyâ ve iksîrin bendesi değil, kimyâ-yı hakîkî olan vücûd-ı Hakk'ın tasarrufâtı altında olup, O'nun bendesidir.