Onun beyânındadır ki, Mûsâ ve Fir'avn'ın her ikisi de, zehir ve panzehir ve zulumât ve nûr gibi müsahhar-ı meşiyyettirler; ve nâmûs kırılmaması için Fir'avn'ın halvette münâcât etmesi
11. bölüm / 54 · 3426 kelime · ~18 dk okuma
2485. Mûsâ ve Fir'avn ma'nânın bendesidir. Zâhirde o yol tutar ve bu, yolsuzluk.
Birinci mısra'daki "rehî" "ra"nın fethi ve kesri ile gulâm ve bende ve çâker ma'nâsına gelir. Ma'lûm olsun ki emir ikidir: Birisi "emr-i irâdî", diğeri "emr-i teklîfî"dir. "Emr-i irâdî" abdin ilm-i ilâhîde sabit olan hakikatinin ve "ayn-ı sâbite"sinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür. Ve "a'yân-ı sâbite" suver-i esmâ-i ilâhiyyedir. Meselâ ism-i Hâdî'nin sûret-i ilmiyyesi Hak'dan kendi üzerine hidâyetle hükmolunmasını taleb eder; ve Hak da öyle hükmeder. Ve kezâ ism-i Mudill'in sûret-i ilmiyyesi de Hak'dan kendi üzerine dalâletle hükmolunmasını ister; Hak dahi öyle hükmeder. Bu hükümler kazâ-yı ilâhî olup aslâ tebeddül etmezler. Şu halde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri لَا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ (Enbiya, 21/23) [Allah yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya'nî, işlediği şeyden Hakk'a suâl teveccüh etmez; zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde و هم يسئلون (Enbiya, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder; ve abdin mazharı olan o isim onun "Rabb-i hâssı" olup bilcümle mevâtında onun nâsiyesinden tutup, kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde yürütür. Vaktâki mevtın-i efâl olan vücûdât-ı izâfiyye âleminde bu hakāyıkın taalluk edeceği matâyâ-yı unsuriyye ve merâkib-i cismâniyye zâhir olur, her ferdin kuvvede olan isti'dâdı âlem-i fiilde zâhir olmak için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) vâsıtasıyla "emr-i teklîfî" tebliğ olunur ve tebliğ netîcesinde ism-i Hâdî ile, ism-i Mudill'in bendeleri birbirinden temeyyüz eder. Mûsâ Fir'avn'dan ve Sıddîk Ebû Cehil'den ayrılır. Binâenaleyh "emr-i teklîfî"yi kabûl edenlerin fiili, hem "emr-i irâdî"ye ve hem de "emr-i teklîfî"ye muvâfik olur. Ve "emr-i teklîfî"ye muhalefet edenler, yalnız "emr-i irâdî"ye muvâfakat etmiş olurlar. Şu halde her iki tâife hakikatte "emr-i irâdî"ye mutî olmuş olurlar.
Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı tavazzuh eder. Ya'nî Mûsâ ve Fir'avn'ın her ikisi de, ma'nâları olan kendi "ayn-ı sâbite"lerinin bendesidirler. Gerçi o Hz. Mûsâ zâhirde "emr-i teklîfî"ye hâdim olup râh-ı hidâyete sâliktir; Fir'avn ise "emr-i teklîfî"ye nazaran zâhirde yolsuzluk ve muhalefet eder; fakat "emr-i irâdî"ye nazaran mutî'dir. Şu halde her ikisi de kendi sırât-ı müstakîmleri üzere yürürler.
2486. Mûsâ gündüz huzûr-ı Hak'da nâlân olmuştur; Fir'avn dahi gece yarısı giryan olmuştur.
2487. Şöyleki: Ey Huda, boynumda bu ne zincirdir ve eğer zincir olmasa, kim "Ben benim" der idi?"
Ya'nî Fir'avn gece yarısı ağlıyarak böyle derdi ki: Yâ Rab benim bu boynumdaki enâniyyet zinciri nedir? Bir türlü bu enâniyyet ve gurûr zincirini koparıp kendimi Mûsâ'nın önünde küçültemiyorum. Mûsâ'yı gördüğüm vakit bu enâniyyet ve gurûr duygusu şiddetleniyor. Ve eğer boynumdaki bu zincir olmasa idi, ben, benim der mi idim?
2488. Ondan ki Mûsa'yı münevver etmişsin, muhakkak beni de ondan mükedder etmişsin.
"Ondan ki" ism-i işareti sürh-i şerîfdeki "meşiyyet-i ilâhî"ye râci'dir. "Meşiyyet"ten murâd, yukarıda îzah olunan “emr-i irâdî"dir. Ya'nî Mûsâ'yı "emr-i irâdî-i ilâhiyye"nden münevver ettin ve beni de o "emr-i irâdî"den muzlim ve mükedder ettin. İkimizin hâli de bir menba'dan sudûr ediyor; zî-râ îmân ve küfür ve kabûl ve red ve kurb ve bu'd "emr-i irâdî"nin netîcesi-dir. Mûsâ bu "emr-i irâdî" hükmüne tevfikan "emr-i teklîfî"ye hâdim olup îmân ve kabûl ve kurb içindedir; ve ben yine bu "emr-i irâdî" hükmüne te-bean "emr-i teklîfî"ye muhalefetimden dolayı küfür ve red ve bu'd içindeyim.
2489. Ondan ki, sen Mûsa'yı ay yüzlü etmişsin; benim cânımın ayını, kara yüzlü etmişsin.
O meşiyyetten sen Mûsâ'nın yüzünü âlem-i ma'nâda ve âlem-i sûrette ay gibi parlak etmişsin; benim cânımın yüzünü, âlem-i ma'nâda "emr-i irâdî"n ile ve âlem-i sûrette de “emr-i teklîfî"n ile kara yaptın.
2490. Benim yıldızım bir aydan daha iyi olmadı; vaktaki husuf geldi, çârem ne olur? [2452]
Benim tâli'imin yıldızının parlaklığı ay kadardır ve ondan fazla değildir; fakat böyle iken, benim o yıldızıma husûf-ı ma'nevî vâki' oldu ve tutuldu. Bu ma'nevî husûfun define aslâ çârem yoktur. "Yıldız"dan murâd Fir'avn'ın sal-tanat ve kuvvet-i zâhiresini iktizâ eden "ayn-ı sabite"sidir; ve "husûf"tan murâd, kendisine Hz. Mûsâ tarafından vâki' olan "emr-i teklîfî"dir.
2491. Gerçi nevbetimi Rab ve sultan vurdular; ay tutuldu ve halk tas çalarlar.
Ya'nî halk benim saltanat ve kuvvet-i zâhirem sebebiyle etrafımda topla-nıp nevbet mızıkasını çalarlar. Nitekim pâdişâhların sarayları etrafında mu-ayyen zamanlarda nevbet mızıkasını çalarlar idi; elyevm onları tasvîr ve tem-sil eden mehterler teşkil olunup mızıka çaldırılmaktadır. Halkın benim etrâ-fımda nevbet mızıkası çalmaları, ay tutulduğu vakit, husûfu i'lân için halkın tepsi ve tas çalmalarına ve tüfek ve tabanca atmalarına benzer; zîrâ benim de ma'nevî ayım tutulmuştur. Evvelce ay tutulduğu vakit, halk i'lân için tepsi ve tas gibi şeyler çalıp gürültü ederler idi. Bunun sebebi "Ay tutuldu haberi-niz olsun, husûf namazı kılınız" demek için idi. Zîrâ husûf, ahvâl-i felekiyye-de müstesnâ bir hâl vukū'undan ibaret olup, bu gibi zamanlarda halkın Hakk'a teveccühü maksadıyla salât-ı husûf edâsı sünnet-i seniyyedir. Sonraları câhiller bu i'lânı hurâfâta kalb edip, gûyâ ayın bir ejderha tarafından tutulduğu ve bu ejderhâyı ürkütmek için bu gibi gürültüler yapıldığı fikrine zâhib olmuşlar ve bu sûretle ehl-i fen ve hey'eti kendilerine güldürmüşlerdir.
2492. O tası çalarlar ve gürültü ederler; o darbeden ayı rüsvâ ederler.
Halk benim o tutulmuş olan ayıma karşı tas çalarlar ve gürültü ederler; halbuki o tasa vurdukları darbelerden benim tutulan ayımı rüsvây ederler. Çünkü ayın tutulup kara yüzlü olduğunu halka i'lân ederler.
2493. Ben ki Fir'avn'ım, benim eyvâyım halktandır; o benim Rabbiye'l-a'lâm, tas darbesidir.
Ben ki Mısır sultânı olan Fir'avn'ım, benim eyvâyım ve benim helâkim beni halkın alkışlamasındandır. Zîrâ halkın alkışlamasından bende azamet ve gurûr duyguları kabarır. O halkın "Rabbiye'l-a'lâ" ya'nî "Benim Rabb-i a'lâm" demeleri, benim tutulmuş olan ayıma tas çalmalarıdır ve tasa vurdukları darbelerdir.
2494. Biz hâce-taşız; ammâ senin baltan, senin meşeliğinde dalı yarar.
“Hâce-taş” bir efendiye hizmet eden kimseye derler, Türkçesi “kapı yoldaşı”dır. “Balta”dan murâd, “emr-i irâdî”dir. Ve “meşelik”ten murâd vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki suver-i müteayyene ve kesîredir. Ya'nî “Yâ Rab, Mûsâ ile ben bir kapı yoldaşıyız ve vahdeti sabit olan senin gibi bir seyyidin kapısında hizmetkârız; ammâ senin “emr-i irâdî”nin baltası, bu âlem-i dünyâda ve bu keserât meşeliğinde benim gibilerin vücûdât-ı izâfiyyeleri dallarını “emr-i teklîfî”n vâsıtasıyla yarar ve kat' eder, yine dalâlete düşürür.
2495. Kezâ bir dalı bitiştirir, diğer dalı muattal eder.
Yine o “emr-i irâdî”n bir dalı semerât-ı nâfia vermek için bitiştirir ve tesbît eder ve hidâyete îsâl eder; dîğer bir dalı da muattal ve hâib ü hâsir bırakır.
2496. Dal için balta üzerine bir el var mıdır? Hayır, hiç dal balta elinden sıçradı mı? Hayır!
Bir ferd için "emr-i irâdî" üzerinde kimsenin dest-i tasarrufu var mıdır? Hiç bu âlem-i izâfide bir ferd "emr-i irâdî"nin hükmünden kendisini kurtarabilir mi? Hayır. Bu beyt-i şerîfin zevkıne varmak için 623, 624, 625 numaralı beyitler ile, onları ta'kîb eden ebyâtı ve îzâhâtını mütâlaa etmek lâzımdır; zîrâ bu bahislerde cebir mes'elesi îzâh edilmiştir; burada tekrârı mûcib-i tatvil olur.
2497. O kudret hakkı için ki, o balta sana mahsustur, sen kereminden bu eğrilikleri doğru et!
Yâ Rab, o kudret-i mutlakan hakkı için ki, o meşiyyet baltası senindir ve sana mahsûstur. Sen rahmet-i rahîmiyyen ile bu âlem-i sûrîdeki eğrilikleri doğru et! Bu taleb, sırr-ı kaderin mechûliyyetine binâen vâki' olmuştur. Zîrâ hiçbir kimse ayn-ı sâbitesinin hangi bir ismin mazharı olarak ilm-i ilâhîde sâbit olduğunu bilemez. Binâenaleyh âlem-i sûretde dalâlet üzere gidenlerden ba'zıları, bilâhire hidâyet bulur; ve hidâyet üzere gidenlerden ba'zıları da dalâlete düşer. Nitekim Fir'avn'ın garkı hengâmında îmân ettiği ve bu îmân üzere âlemden gittiği Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Mûsevîde cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimiz tarafından delâil-i kur'âniyye ile isbât buyrulmuştur.
2498. Tekrâr Fir'avn kendi kendine dedi ki: Acîb şey; bütün geceler ben yâ Rabbena'da değil miyim?
Fir'avn, Hakk'a karşı vâki' olan münâcâtını müteâkıb kendi nefsine rücû'an hitâb edip taaccüb olunacak şeydir, ben bütün geceler, "Ey bizim Rabbimiz!" diyerek tazarru' ve niyâz etmekte değil miyim? dedi.
2499. Gizlide hâkî ve mevzûn olurum; Mûsâ'ya eriştiğim vakit, nasıl olurum?
Kendi kendime kaldığım vakit Mûsâ'nın azamet-i ma'neviyyesini tefekkür edip hâkî ve mütevâzi' ve akıl ve mantık dairesinde mevzûn olurum; Mû- sâ'ya mülâkî olduğum vakit, o muhâkeme ve tevâzu' derhal zâil olur; bende kibir ve enâniyyet ve gurûr duyguları kabarır.
2500. Kalp altının rengi on kat olur; ateşin önünde nasıl kara yüzlü olur?
[2462] Fir'avn, kalp altını kendi nefsine ve Hz. Mûsâ'yı da ateşe teşbih ediyor.
2501. Benim kalbim ve kalıbım O'nun hükmünde değil midir; beni bir lahza iç ve bir lahza kabuk eder.
Benim ma'nâm ve sûretim o fâil-i mutlak olan Hakk'ın hükmü tahtında değil midir? İşte O'nun kazâ-yı ilâhîsi beni gâh ma'nâ ve gâh sûret tarafına çeker; binâenaleyh ba'zan iç ve ba'zan kabuk olurum.
2502. Ekin ol, dediği vakit yeşil olurum; çirkin ol dediği vakit de sarı olurum.
Ya'nî ben, hâkim-i mutlak olan Hakk'ın emrine münkādım; ekin ol derse, zümrüt gibi yemyeşil bir ekin olurum; o latâfeti terk et, kuru ve çirkinleş derse, kuruyup sapsarı saman olurum.
2503. Beni bir lahza ay, bir dem kara eder; muhakkak Allah'ın işi bunun gayri ne olur?
Ya'nî benim ay gibi olan canımı bir lahza îmân tarafına götürüp parlatır; ve bir dem de küfür tarafına sevk edip zulmânî kılar. Muhakkak Allah Teâlâ'nın işi böyle mütekābil tecelliyâtın gayri ne olur? Ya'nî Hakk'ın tecelliyâtı ale'd-devâm böyle cemâlî ve celâlîdir. Eğer bu hâl cebir değil midir ve bu tecelliyâta nazaran herkes mecbûr değil midir? diye suâl olunursa; Hakk'ın fiili kudretine ve kudreti irâdesine ve irâdesi ilmine ve ilmi ma'lûma tâbi'dir. Ve ma'lûm ise abdin hakîkati ve "ayn-ı sâbite"sidir; ve "a'yân-ı sabite" ise, zılâl-i esmâdır ve esmâ, müsemmânın gayri değildir deriz. Nitekim bu babdaki îzâhât-ı mufassala 625 numaralı beytin şerhinde geçti. Burada cebri îcâd eden vücûd-1 vehmî ve vehm-i vücûdîdir.
2504. "Kün fekân!" hükmünün çevganları önünde, mekânda ve la-mekânda koşmaktayız.
"Kün fekân"dan murad انما قَوْلُنَاً لشئ إذا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) ya'nî "Bizim irâde ettiğimiz şeye ancak kavlimiz, ol dememizdir; imdi o şey olur" âyet-i kerîmesine işarettir.
"Çevgân" cirit oyununda top çeldikleri ucu eğri sopadır. Vücûd-ı beşer, çevgân önündeki topa teşbîh buyrulmuştur. "Mekân"dan murâd, âlem-i sûrettir; zîrâ sûret mekânı iktizâ eder. “Lâ-mekân"dan murâd, âlem-i ma'nâdır; zîrâ ma'nâ, mekân-ı mahsûs ile muttasıf değildir. Hulâsa-i ma'nâ böyle olur: "Bizim top gibi olan vücûdlarımız, senin çevgân gibi olan "Kün!" emirlerinin hükmü önünde çelindikçe, gâh âlem-i sûret içinde ve gâh âlem-i ma'nâ içinde, oraya buraya yuvarlanıp koşmaktadır."
2505. Vaktaki renksizlik rengin esîri oldu; bir Mûsa, bir Mûsâ ile cenkte oldu.
"Renk"ten murâd, suver-i kevniyye ve vücûdât-ı mukayyededir. "Renksizlik"den murâd vücûd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkıdır ki, bilcümle sıfât ve nuût ve esmâ o mertebede mahv ve müstehlektir. "Esîr olmak"tan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın sûret-i kevniyye ile, bi-hasebi'l-esmâ takayyüd ve taayyünüdür. İkinci mısra'daki birinci "Mûsâ"dan murâd, ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle mutlakan ism-i Hâdî'nin mazharı olan bir sûrettir; ve ma'nâ-yı husûsîsi i'tibariyle, nebiyy-i mürsel olan Hz. Mûsâ (a.s.) dır. İkinci "Mûsâ"dan murâd, kezâ ma'nâ-yı umûmîsi i'tibâriyle mutlakan, ism-i Mudill'in mazharı olan bir sûrettir; ve ma'nâ-yı husûsîsi i'tibâriyle, bir adı Mûsâ olan Sâmirîdir. Zîrâ Sâmirî, Kur'ân-ı Azîmü'ş-şanda kıssası beyân buyrulduğu üzere, Hz. Cibril'in atının bastığı mahalden bir avuç toprak alıp Benî İsrail'in huliyyâtını ve müzeyyenâtını toplayarak eritti ve içine toprağı da karıştırdı, buzağı heykeli döktü; heykel sadâ vermeğe başladı. Bunun üzerine Samiri Beni İsrail'e هَذَا الَهُكُمْ وَالَهُ مُوسَى فَنسى (Tâhâ, 20/88) ya'nî "İşte bu sizin ve Mûsâ'nın ilâhıdır ki, Mûsâ onu unuttu" dedi. Bu vak'a Hz. Mûsâ Tûr'da iken vâki' olmuş idi. Bu ma'nâya işâreten ârifin biri, bu beyti söylemiştir: O Mûsâ'yı ki Cibril terbiye etti, kâfirdir; ve o Mûsâ'yı ki Fir'avn terbiye etti, mürseldir." Bu îzâhât anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle olur: “Vaktâki sûretten münezzeh olan vücûd-ı mutlak, esmâsı hasebiyle, sûret-i kevniyye ile takayyüd ve taayyün etti, bu esmânın iktizâsı olmak üzere bir Mûsâ, bir Mûsâ ile cenk ve muhalefet içinde bulundu."
2506. Vaktaki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar.
Ey sâlik, bir vakit senin bu vücûd-ı mukayyedin yok idi; sen Hakk'ın ilminde sabit olmuş bir ismin sûret-i zıllîsi idin; ve ondan mukaddem dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'da mahv ve müstehlek idin. Ba'dehû o ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikatinin zılli, vücûd-ı latîf-i Hakk'ın mertebe mertebe kesâfeti tarîkıyla, sana verdiği bir vücûd-ı izâfide mün'akis oldu. Şimdi ya teemmül ve tefekkür ile veyâhut sülük tarîkıyle keşf-i sahîh ve şühûd ile o âlem-i ıtlâkı ve o renksiz ve sûretsiz âlemi idrâk edesin ve ona vâsıl olasın o vakit görürsün ki, o mertebede Hz. Mûsâ ile Fir'avn, hakikat-i vâhideden ibaret olup, sulh ve ittihâd içindedir ve aralarındaki nizâ' ve muhalefet-i sûrî mürtefi'dir.
2507. Eğer sana bu nüktede suâl gelirse, renk ne vakit kıyl u kālden hâlî olur?
Ey sâlik, sana bu bizim söylediğimiz tevhîd nüktesinde bir suâl gelip der isen ki: "Hz. Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân idi ve Fir'avn ise bir muannid ve zâlim ve münkir bir hükümdar idi. الضدان لا يجتمعان iki zid müctemi' olmazlar" kāidesince bu iki zıddın sulhü ve ittihâdı nasıl mümkin olur?" Biz de cevâben deriz ki: "Evet renk âleminde ezdâd müctemi' olmaz; zîrâ renk ve sûret âlemi hiçbir vakit kıyl u kālden hâlî değildir. Bu bizim söylediğimiz sulh ve ittihad, asl-ı hakîkî mertebesine göredir."
2508. Bu acibdir ki, bu renk, renksizden kalktı; renk, renksiz ile niçin cenge kalktı?
Ya'nî sen dikkat etmez misin ki, bu renk renksizden ve sûret sûretsizden peydâ ve zâhir oldu. Ba'dehû bu renk ve sûret kendi aslı olan renksizlik ve sûretsizlik ile niçin muhalefete ve ziddiyyete kıyâm etti; bu acib bir şey değil midir? Eğer bunun ne demek olduğunu anlamak ister isen, âtîdeki misallere dikkat et!
2509. Yağın aslı sudan ziyade olur; sonunda su ile nasıl zıd olur?
Ya'nî zeytin yağının aslı zeytin ağacıdır, bu ağaç وجَعَلْنَا مِنَ الماءِ كُلِّ شَيْئ حى (Enbiyâ, 21/30) ya'nî "Herşeyin hayatı sudandır" âyet-i kerîmesi mûcibince sudan neşv ü nemâ ve hayât bulur; ve onun semeresi olan zeytin yetişir, ondan yağ çıkarırlar. Sudan hayât bulmuş, lâkin nihâyet ona zid olur ve bir türlü su ile imtizâc edemez.
2510. Mâdemki yağı su ile yoğurmuşlardır, su ile yağ niçin zid olmuşlardır?
[2471]
2511. Mâdemki gül dikenden ve diken de güldendir; niçin her ikisi cenkde ve mâcerâ içindedir?
Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâl-i kevnîdir. Ya'nî gül ve diken asılda müttehid ve zuhûrda ve sûrette birbirine mugâyir ve muhâliftir. Alem-i sûrette gül makbûl ve diken mezmûmdur; gül güzel kokusuyla meşâmmı ta'tîr eder ve diken herkesin ellerini yırtar; vazîfeleri başka başkadır. Bunun gibi mü'minler ile kâfirler asılda müttehid oldukları halde, zuhûrda ve sûrette yekdîğerinin zıddıdır; bu tehâlüf ve tezâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin esmâ ve sıfâtının âsâr ve ahkâmıdır.
2512. Yahut bu cenk değildir; hikmet içindir, eşek satanların nizā'ı gibi san'attır.
Ya'nî bir asıldan neş'et eden bu mezâhir-i kevniyye arasında görünen ihtilâf ve nizâ' hakikaten ihtilaf ve nizâ' değildir; belki bunun vücûd-ı izâfi âleminde böyle görünüşü bir hikmete müsteniddir ve o hikmet dahi suver-i kev- niyye âyînesinde vücûd-i vâhid-i hakîkînin kendi şuûnâtının ahkâm ve âsârını müşâhededir. Zîrâ bilmek, görmek gibi değildir. Meselâ doğduğu günden beri hiçbir aynaya bakmamış olan kimse, kendisini bilir ve fakat görmez. Vaktâki aynaya bakar, bu müşâhededen evvelki ilmi üzerine zâid olarak, kendi zâtına dîğer bir ilim hâsıl olur. Ve o kimse bu ilm-i zâidi yine kendisinden almış bulunur. Böyle olunca, bu âlem-i sûret ve taayyünâtta görülen ihtilaf ve nizâ', at pazarında eşek satan dellâlların, müşterinin nazar-ı tama'ını celb için birbirleriyle pazarlıkta mücadele ve nizâ'a girişmelerine benzer. Zâhirde iki kişi pazarlık hususunda birbirleriyle kavgaya tutuşmuş görünür; fakat hakikatte nizâ' ve muhalefet yoktur; belki bir san'at vardır ki, zamânımızda bunlara "tavcı" derler.
2513. Yahut ne budur ne odur; hayranlıktır. Hazîneyi iste; hazîne vîranlıktadır.
Yâhut bir asıldan neş'et ettikleri halde bu keserât arasında vâki' olan ahvâl ne nizâ' ve ihtilaf-ı hakîkîdir ve ne de dellâlların münâzaât-ı ca'liyyesi gibi san'attır; belki vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın, vücûd-ı izâfî âleminde kendi şuûnât-ı ilâhiyyesini müşâhedesinden ibarettir ki, bu illet-i gâiyyeye vuküf ve bu tecelliyâtın seyri, ârifleri hayrette bırakır; ve ârif, bu nazar içinde "seyr-fillâh"dadır; ve "seyr-fillâh"ın ise nihâyeti yoktur. Binâenaleyh ey sâlik, sen nazarından mevhûm olan bu sûret perdelerini yırt ve kaldır! Bu tecelliyâtın hazînesi olan vücûd-ı hakîkîyi iste; zîrâ bu mevhûm olan sûret hicabları kalkmadıkça ve taayyünât âlemi vîrân ve harâb olmadıkça, o hakikat sana inkişaf etmez. Binâenaleyh o hazîne vîranlıktadır. Bu beyt-i şerîf, Sûre-i Enbiyâ'da vâki' olan şu âyet-i kerîmenin tefsiridir: وَ مَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَ مَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ ذَاهَقَ وَ لَكُمْ الْوَيْلُ مِّمَّا تَصِفُونَ (Enbiyâ, 21/16-18) Ya'ni “Biz semâvâtı ve arzı ve aralarında olanları oyun ve abes halk etmedik. Eğer biz lehv ittihâz etmeyi isteseydik, kendi indimizden ittihâz ederdik; bunu yapmayız, belki Hakk'ı bâtıl üzerine taslît ederiz Hak onu mahv ve helâk eder; zîrâ zuhûr-ı Hak ile bâtıl zâildir. Vasf ettiğiniz şeyden dolayı vay size!"
Bu âyet-i kerîmede semâ ve arz ve aralarındaki şey ile, vücûdât-ı izâfiyye âlemine ve keserâta işâret buyrulur ki, bunların ızhârı oyun ve abes tarîkıyla değildir; belki Hakk'ın bâtıl-ı izâfi olan keserât-ı mevhûme âleminde kendi esmâ ve sıfatı ahkâm ve âsârını müşâhededir. İmdi Hak, tecelliyât-ı zâ- tiyyesiyle bâtıl-ı izâfi olan vücûdât-ı mevhûmeyi izâle eder; binâenaleyh Hakk'ı, bu mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyyeye âid elfâz ile vasf edenlerin vay hâline!
2514. O şey ki, sen onu hazîne tevehhüm ediyorsun, o tevehhümden hazîneyi zâyi' ediyorsun.
Eğer sen akıl ve fikir ile idrak ettiğin şeyi vücûd-ı hakîkî hazînesi zan ve tevehhüm ediyor isen, bu tevehhümden dolayı o hazîneyi gâib ediyorsun; çünkü akıl ve fikir perdesi ile o hazîneyi örtmüş oluyorsun.
Ma'lûm olsun ki efrâd-i insânî dört kısımdır: Birincisi, bunlardır ki, mevcûdâtı halk görürler; işte bu kadar. Ve bunlar cemî-i vücûh ile mevcûdâtı Hakk'ın gayri bilirler. Bunlar mahcûblardır ki, âlem-i sûrette bir Mûsâ'yı bir Mûsâ ile cenk ve nizâ' içinde görürler.
İkincisi, onlardır ki, mevcûdâtı Hakk'ın gayri görmezler ve cemî-i vücûh ile Hakk'ın aynı bilirler; ve bunlara "muvahhidîn" derler. Bu tâife nizâ'-ı sûrîyi, eşek satan dellâlların san'atı gibi görürler.
Üçüncüsü, onlardır ki, nazarlarında hem Hak ve hem halk sâbit olur; fakat ahkâm-ı Hak ile ahkâm-ı halk arasını tefrík edemezler; onlar hayret içindedirler. Mevcûdâta Hak mı, yoksa halk mı desinler bir hükm-i kat'î veremezler. Bunlar ehl-i hayrettir. Yukarıki beyt-i şerîfde bu tâifeye işaret buyrulur. Bunların mertebesi, evvelki iki fırkadan yüksektir.
Dördüncüsü, onlardır ki, mevcûdâtı bir vecihten Hak ve bir vecihten halk görürler ve ayniyyetin vücûduyla beraber Hak ve halk arasındaki tegâyür ve imtiyaz-ı i'tibârî-i nefsü'l- emrîyi ve her ikisinin ahkâmını mülâhaza ederler ve abd, abd ve Rab de Rab derler ve bunlar "muhakkıkîn" tâifesidir ve bu mertebe ma'rifetin nihâyetidir.
2515. Sen vehmi ve re'yleri ma'mûre gibi bil; ma'mûre içinde hazîne yerleri olmaz.
Ya'nî defîne ve hazîne harâbelerde olur, ma'mûrelerde olmaz. Sen vehmi ve fehmi ve re'yi vücudunda ma'mûre mesâbesinde bil! Sen kendindeki varlık tevehhümü ile vücûd-ı Hak hazînesini bulamazsın.
2516. Ma'mûre içinde varlık ve niza' olur; yoka varlıklardan ar-ı azîm olur.
Ma'mûre kalabalık bir mahal olduğu için, onda varlık yekdîğerine tekabül edip muhalefet ve nizâ' vâki' olur. Senin vücûdunda vehim ve re'yler kalabalığı vardır. Bu keserât içinde vahdet nasıl olur? Halbuki yok olan ehl-i fenâ için bu varlıklardan ve keserâttan azîm âr ve hicâb vardır.
2517. Öyle değildir ki var, bir yoktan feryad ede; belki yok, o vara adl etti.
Ya'nî kendi varlığına giriftâr olan kimse, bir fenâ ehli olan velîden feryâd edip firâr etmedi; belki yok ve fânî-fillâh olan zât, o kendi varlığına mübtelâ olan kimseye isti'dâdına göre adl etti. Ya'nî kendinden teb'îd etti. Nitekim bu ma'nâyı Şeyh Gâlib hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle beyân eder: Gelenler âsitân-ı evliyâya Bütün da'vetlidir Gâlib safâya Sakın sûrette kalma aldanırsın Komazlar, yoksa sen gelmem sanırsın.
2518. Sen deme ki, ben yoktan kaçıcıyım; belki o senden yirmi kaçıcıdır.
Ya'nî, ey kendi enâniyyetine ve varlığına giriftâr olan ehl-i sûret, sen deme ki, ben yok ve fânî-fillâh olan bir velîden kaçıyorum; hayır öyle değil, belki o senden yirmi derece daha müteneffirdir ve kaçıcıdır; ve senin ondan kaçman, onun seni reddetmesinden ve senden kaçmasındandır.
2519. O zâhiren seni kendi tarafına da'vet eder ve içinden seni red sopası ile kovar.
Ya'nî kendi nefsinin sıfatından yok olan veliyy-i kâmil bilâ-tefrîk-i cins ve mezheb insanlara ve bilcümle mahlûkāt-ı ilâhiyyeye karşı zâhiren beşûş ve mülâyim olur; ve bu beşâşet ve mülâyemeti sebebiyle zâhirde seni kendi nezdine da'vet eder ve senin ziyâretine gelir; fakat sende gurûr ve enâniyet gördüğü için bâtını senden nefret eder ve senin bâtınını, kendi bâtınından ma'nevî red sopasıyla kovar. Sen zâhirde bu enâniyyet ve gurûrunla beraber bu zâtın mazhar-ı iltifatı olduğunu zannedersin; fakat onun bâtınının nefreti, senin bâtınında ondan firâr duygusunu peydâ eder ve sen bu firârı kendinden zannedersin.
2520. Ey sâf kimse, ters nallardır; Fir'avn'ın nefretini Kelîm'den bil!
Ey hakikat-i hâle vakıf olamayan sâde-dil kimse, ehl-i fenânın, ehl-i dünyayı çağırdığı halde, onların bu zevâttan nefret ve firâr etmeleri, ters nallara benzer. Nitekim atların izlerini gâib edip düşmanları ta'kîb hususunda şaşırtmak için atlara ters nal mıhlarlar. Bu zevât da, bu âlem-i sûrette şakî ve saîd birbirinden temeyyüz edememek için böyle yaparlar. Zîrâ şakî ile saîdin sûret-i kat'iyyede tefrîk ve imtiyazları ancak âhirette vâki' olacaktır; nitekim ayet-i kerîmede وامتازوا اليوم ايها المجرمون (Yasin, 36/59) ya'nî "Ey mücrimler, bu günde ayrılın" buyrulur. Bu âlemde eşkıyâ, veliyy-i kâmilden firâr ve nefretleriyle sezilebilir, o da kat'î değildir. İşte Fir'avn'ın Mûsâ Kelîmullah (a.s.) dan nefret ve firârını da bu kāideden bil!