Eşkıyânın dünyada ve âhirette ziyanda kalıp, iki cihândan mahrûm olmaları sebebinin beyânındadır
12. bölüm / 54 · 5396 kelime · ~27 dk okuma
2521. Vaktaki feylesofcuk bir i'tikād etmiştir ki, gök yumurta ve küre-i arz sarısı gibidir.
Cenâb-ı Pîr efendimiz, ilm-i heyetteki anlayışının nâkıs olduğuna işâreten "feylesofcuk" buyurur. Zîrâ göğün bir yumurta ve küre-i arzın dahi ortasında o yumurtanın sarısı gibi olmadığı, hey'et-i şinâsân-ı hâzıraca ma'lûmdur.
2522. Sâil dedi: Bu âsumânın muhîti ortasında, bu hâkdân nasıl kaldı?
Ya'nî feylesofcuğun bu mütâlaasını işittiği vakit, birisi çıkıp yeryüzünü kaplamış olan göğün ortasında, bu kesîf olan toprak küre nasıl kaldı; sağa ve sola ve yukarı ve aşağı fırlamadı? diye bir suâl sordu.
2523. Bir kandil gibi havada muallak; ne aşağıya gider, ne yukarıya!
2524. O feylesof ona dedi ki: Göğün altı cihetten cezbinden dolayı havada kaldı.
2525. Mıknatıstan dökülmüş kubbe gibi, asılmış bir demir ortada kaldı.
Ya'nî o feylesof suâl soran kimseye cevâben dedi ki: Göğü mıknatıstan dökülmüş, içi boş bir küre gibi tasavvur et ve ortasına da bir demir yuvarlak as! Mıknatıs her tarafdan o demiri kendine çeker. Binâenaleyh hiçbir tarafa gidemez. Bu mütekābil cezbler sebebiyle ortada kalır. Vâkıa zamânımızda dahi ehl-i hey'et indinde câzibe kānûnu vardır; fakat bu hakîmin i'tikādı gibi değildir; ehli indinde ma'lûmdur.
2526. O diğeri dedi: Asumân-ı bâ-safâ, kesîf olan zemîni kendisine ne vakit çeker?
O dîğer bir feylesof, evvelki feylesofun i'tikādına i'tirâzen dedi ki: Safvet ve letâfet sahibi olan gök, kesîf olan toprak küreyi kendisine nasıl çekebilir?
2527. Belki onu altı cihetten def' eder; ondan dolayı âsıfat arasında kaldı.
Ya'nî gök cezb edemez; belki latîf olan gök, kesîf olan arzı her cihetten kendisinden def' ve teb'îd eder; işte bu def'den dolayı arz âsıfât, ya'nî şiddetli ve sert rüzgârların ortasında muallak kaldı. Bu da ikinci feylesofun mütâlaasıdır ki, kuvve-i dâfiayı beyân eder. Binâenaleyh her iki feylesofun fikirleri birleşirse câzibe ve dâfia kānunları meydana çıkmış olur. Maahâzâ bunların fikirleri ayrı ayrı alındığına göre, nâkıs olduğu gibi, ikisinin fikirleri ictimâ' edince de yine doğru değildir. Zîrâ semâdaki tasavvurları yanlıştır. Cenâb-ı
2528. Böyle olunca, ehl-i kemâlin hâtırının def'inden, Fir'avnların canı dalâlet içinde kaldı.
İşte hilkatte olan dâfia kânûnu mûcibince latîf olan ehl-i kemâlin hâtırının, kesîf olan ehl-i enâniyyet ve gurûrun canlarını def' etmesinden dolayı, o Fir'avnlar gibi olan gurûr ve enâniyyet sahiblerinin canları zulmet ve dalâlet içinde kaldı.
2529. İmdi bu cihanın ve o cihanın def'inden bu yolsuzlar, bunsuz ve onsuz kalmışlardır.
Ya'nî gurûr ve enâniyyet-i fir'avnâneleri sebebiyle enbiyâ ve evliyâyı münkir olan şakileri, bu cihânda enbiyâ ve evliyânın latîf olan bâtınları def' eder; ve âlem-i âhiret ki, kemâl-i letâfeti hasebiyle dâr-ı hayattır; nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهَى الْحَيَوَانُ (Ankebût, 29/64) [Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur] buyrulur. Şakîleri bu âlem dahi def' eder. Binâenaleyh onlar mezrea-i âhiret olan bu dünyâda ziyân içindedirler; ve âhirette dahi bî-hâsıl oldukları cihetle, orada da hüsrân içindedirler. Böyle olunca bu yolsuz olan münkirler, bunsuz ve onsuz kalmışlardır. Nitekim sûre-i Hac'da Hak Teâlâ bunların hâlinden haber verir. خُسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (Hac, 22/11) Ya'nî “Dünyâda ve âhirette hâsir oldular; işte bu apaçık ziyândır.”
2530. Zü'l-Celal'in kullarından baş çekersen, bil ki senin vücudundan melal [2491] tutarlar.
Fânî-fillâh ve abd-i mahz olan zevâttan yüz çevirip onlara karşı serkeş olur isen, bil ki onlar senin varlığından melûl olurlar ve senin bâtınına red sopası vurup kovarlar.
2531. Kehrübâ tutarlar; vaktaki izhar ederler, senin çöp varlığını deli ederler.
Ya'nî abd-i mahz olan evliyânın bâtınının kuvve-i câzibesi kehrübâ gibidir; ve senin varlığın dahi saman çöpü gibidir. Kehrübâ saman çöpünü nasıl çekerse, ehl-i kemâl dahi istedikleri vakit seni de öylece cezb ederler; ve onların bu cezb-i ma'nevîlerinden sen şûrîde olursun.
2532. Kendi kehrübâlarını sakladıkları vakit, senin teslîmini derhal tuğyan ederler.
Ya'nî evliyâullâh bâtınlarının kuvve-i câzibelerini sakladıkları vakit, senin onlara karşı olan teslîm ve inkıyâdını, tuğyân ve serkeşliğe tahvíl ediverirler. Sen de zannedersin ki o velîyi ben reddettim ve tanımadım. Bu ma'nâyı, İsmâîl-i Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde bir menkabe ile te'yîd buyururlar, şöyle ki: Gavsü'l-a'zam Abdülkadir Gílânî efendimizin müridlerinden birisi nakl eyler ki: Ben ekseriyâ Hz. Şeyh ile beraber cum'a namazına giderdim. Halk onlara iltifat ve hürmet etmezler idi. Kendi kendime, böyle bir zât-ı şerîfe halkın iltifat ve hürmette kusûru taaccüb olunacak bir şeydir dedim. Bu hâtıradan sonra cum'a namazını kılıp dışarıya çıktık; halk hazretin elini öpmek için hücum etmeğe başladı ve güç hâl ile aralarından kurtulup hâne-i saâdetlerine gidebildiler. Ba'dehû bana hitâben buyurdular ki: "Bunların kalbleri bizim dest-i irâdemizdedir. Bize iltifat ve hürmet etmeyen onlar değil, belki bizim bâtınımızın nefreti onları benden teb'îd eder."
2533. Nitekim hayvanlık mertebesidir ki, o insanlığın esîri ve muti'idir.
"Suğbe" "sîn" in fethi ve zammı ile âşık ve firîfte ve mutî ma'nâlarına gelir. Ya'nî hayvanlık mertebesi nasıl ki insanlık mertebesinin esîri ve mutî'i ise...
2534. İnsan mertebesi evliyânın elinde hayvan gibi mutî'dir; onu anla ey büyük!
Yukarıki beyit ile bu beyit yekdîğerinin mütemmimidir. Ya'nî "Hayvanlık mertebesi insanlık mertebesinin nasıl esîri ve mutî'i ise, insanlık mertebesi de, evliyânın yed-i tasarrufunda hayvan gibi öylece mutî'dir. Ey büyük isti'dâd sahibi olan sâlik, bu ma'nâyı iyi anla da, bâtınını da sûretin gibi insan etmeğe çalış!" demek olur.
2535. İrşadda Ahmed (a.s.) kendi kulu ta'bîr etti; cümle âleme "Kul yâ ibâd"ı oku!
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Zümer'de vaki olan قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'nî "Yâ Habîbim, de ki: Ey nefislerine isrâf eden kullarım; Allah Teâlâ'nın rahmetinden me'yûs olmayınız. Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder; zîrâ O çok mağfiret edici ve rahmet eyleyicidir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmeyi insân-ı kâmilin, sâir insanlar üzerindeki tasarrufuna delil olarak îrâd buyururlar; zîrâ âyet-i kerîmedeki "Ey benim kullarım" ta'bîrini (S.a.v.) Efendimiz, kendi nefs-i şerîflerine izâfe buyururlar ve bu izâfet Kur'ân ile ve emr-i Hak ile vâki' olur. Fakat ehl-i tefsîre göre "Yâ ibâdî" kavl-i Hak'dır ve Server-i âlem Efendimiz onu hikâyeye me'mûr olmuşlardır. Hz. Mevlânâ efendimizin tefsîr-i âlîlerine göre "Yâ ibâdî” cânib-i Hak'dan hikâye değil, belki Risâlet-penâh Efendimiz'in nefs-i nefislerine izâfedir; zîrâ cümle âlem istifâza hususunda o hazretin rıkkıyyet ve ubûdiyyet-i ma'neviyyesi altındadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ Hazretleri "Yâ Habîbim kullarımın ubûdiyyetini nefsine izâfe ederek söyle; zîrâ senin lisânın, benim lisânımdır" buyurur. Nitekim âtîde Mesnevî-i Şerîf de bu hakikati pek açık olarak Cenâb-ı Pîr efendimiz şu beyt-i şerîflerinde beyân buyururlar:
"Kulu efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem dîbâcesini gâib edersin."
2536. Senin aklın deveci, sen de deve gibisin; acı hükümde seni her tarafa çeker.
Bu "akıl”dan murâd, akl-ı maâşdır ki, insanı ancak umûr-ı dünyeviyye ile meşgûl eder; ve umûr-ı dünyeviyye ise, umûr-ı uhreviyyeye nazaran acıdır ve deve dikeni gibidir. Binâenaleyh akl-ı maâş insanı bu dünyâ dikenlikleri arasında ve acı hükümler içinde her tarafa çekip durur.
2537. Evliyâ aklın aklıdırlar; ve akıllar, nihayete kadar develer misalidir.
2538. Nihayet i'tibâr cihetinden onlara bak, yüzbinlerce câna bir kılavuzdur.
Evliyâ-yı kirâm, akılları idâre eden akıldırlar; ve kendileri akl-ı külle vâsıl olduklarından, bütün akılları bu akl-ı kül mertebesine kadar, develere yular takıp çektikleri gibi, çekip götürürler. Binâenaleyh evliyânın akıllarına naza- ran sâir akıllar, tâbi' olmakta, develere benzerler. Nihâyet ibretle bir bak, en- biyâ ve evliyâ yüz binlerce câna kılavuz ve rehber olmuşlardır. Elyevm zâhir dünyâda canları ve ma'nâları Server-i âlem Efendimiz'e tâbi' olan üç yüz mil- yon efrâd-ı beşer vardır ve onun vârisleri olan evliyânın binlerce mu'tekidle- ri ve müridleri vardır.
2539. Kılavuz nedir ve deveci nedir? Bir göz bul ki, o göz güneşi görür.
Ya'nî biz evliyâya kılavuz ve deveci gibi teşbîhler yaptık; fakat bu teşbîh- ler akla takrîb için vâki' oldu. Yoksa bunların şân-ı azîmlerine karşı bu tem- sílât nedir, hiçtir! Öyle bir velîyi sen bu âlemde hakikat güneşini gören bir göz olarak bul ve anla! Zîrâ insân-ı kâmil gözbebeği mesâbesindedir.
2540. İşte cihân gecede mıhlanıcı kalmıştır; güneşe muntazır ve gündüze [2501] mevkūfdur.
İşte cihân ehli zulmet-i tabîiyye ve kesâfet-i hayvâniyye içinde mıhlanıp kalmıştır. Bu cihânın karanlıkları ve cehâlet ve hayvâniyyet kesâfetleri zâil olmak için, güneş gibi olan enbiyâ ve evliyâya muntazırdır; ve onların gün- düz mesâbesinde olan ulûm-ı ledünniyyelerini beklerler.
2541. İşte sana bir zerre içinde gizli güneş; bir kuzu postu içinde bir erkek arslan!
Sen âlem-i kevnde enbiyâ ve evliyânın küçücük cisimlerine ve kalıplarına bakma, onlar bir zerre içinde saklanmış güneştir. Kuzu gibi aciz beşeriyyet postu içinde, gâyet kavî bir erkek arslandır.
2542. İşte sana çöp altında gizli deniz; sakın bu çöpün üzerine iştibâh ile ayak koyma!
Ya'nî veliyy-i Hak, sûret-i beşeriyyesiyle zâhir-bîn olanların nazarında bir saman çöpü gibi görünür; fakat bu hakîr görünen sûret-i beşeriyye altında deryâ-yı hakikat gizlenmiştir. Sakın ey zâhir-bîn olan kimse, bu hakîr sûrette ne olabilir diye şübheye düşüp onu pây-i hakāret ile çiğneme; altında deryâ vardır, sonra gark olursun ve seni bu garktan kurtaran da bulunmaz.
2543. Bir iştibah ve bir zan bâtında, yol gösterici için Hakk'ın rahmetidir.
Bu beyt-i şerîf, bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Bir sâil çıkıp diyebilir ki: “Yâ Hz. Mevlânâ, sûretâ hakîr görünen evliyâ hakkında iştibâh etme ! buyurdun. Halbuki da'vâ-yı irşâd ile zahir olan birtakım kimseler var. Biz bunların veliyy-i Hak olup olmadıklarını bilemiyoruz. Acabâ bunların da'vetleri doğru mudur; yoksa evhâm-ı enâniyyete kapılmış olan ve halkı Hakk'a değil, kendi nefislerine da'vet eden kimseler midir, diye iştibâh edersek ve bu iştibâhımız hakikaten bir veliyy-i kâmile de tesadüf ederse, bizim gibi hakîkat-ı halden gâfil olan aceze ne yapsınlar?" Buna cevâben Hz. Pîr buyururlar ki: "Müridlerin bâtınında bu maksad ile hâsıl olan iştibâh ve bir mürşid aramak husûsunda vâki' olan zan, Hakk'ın rahmetidir; zîrâ bu araştırmak tâlibin hakkıdır; mes'ele hiçbir kimseye nazar-ı hakāretle bakmamaktadır."
2544. Her peygamber cihana ferd geldi; ferd idi ve ona gizlide yüz cihan var idi.
Ahkâm-ı ilâhîyi tebliğa me'mûr olan her bir peygamber bu âleme münferid ve muînsiz olarak geldi; ve onun muînleri ba'dehû peyda oldu. Meselâ Mûsâ (a.s.) nübüvvetle yalnız başına meb'ûs oldu; fakat birâderi Hârûn (a.s.)ın teşríkini Hak'dan niyâz etmesi üzerine, o onun muîni oldu. Sâir enbiyânın avenesi de bunun gibidir; fakat bu infirâd zâhire göredir, yoksa bâtı- na bakılırsa, onların her birinin bâtınında yüz cihân gizli. Nitekim Peygam-ber (a.s.) Efendimiz'e melâike-i kirâmın muâvenetleri, bu gizli olan cihân mülkünün, onların bâtınında indimâcına delîldir.
2545. Âlem-i kübra kudret ile sihir etti; kendisini küçük bir nakış içinde tayy etti.
“Âlem-i kübrâ”dan murâd, âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır ki, bil-cümle sıfatı ve esmâsı ile beraber mâsivâ-yı Hak'dır. Ve vücûdu âlem-i şe-hâdette peyda olan insân-ı kâmil ise, âlem-i kübrânın zâhirine nazaran, “âlem-i suğrâ”dır. Ve insan, âlem-i kebîrin hey'et-i mecmûasının icmâli ol-duğu için, âlem-i suğrâ derler. Halbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatını ve esmâsını câmi' olmak i'tibariyle, hakikatte âlem-i kübrâ-dır. Ya'nî âlem-i kübrâ, kudret-i Hak ile sihir etti de, kendisi küçük bir nakış ve taayyün sâhibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.
2546. Ahmaklar onu ferd ve zayıf gördüler; şâha musahib olan o kimse ne va-kit zayıftır?
Zahir-bîn olan humakā peygamberleri münferid ve muînsiz ve zayıf gör-düler. Hiç şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın muhâtabı ve mahremi olan kimse zayıf olur mu?
2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyade değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!
Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın zâhirine ve cisimlerine bakan humakā dedi-ler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyyeti olabi-lir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur. " Ya-zık o kimselere ki, âkıbet düşünücü değildir; ya'nî enbiyânın da'vetlerinin ne-tîcesini ve semerâtını göremezler. Filhakîka da bu kadar ukalâ ve feylesoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tâbi' olan kaç ki-şi oldu? Sonra Hz. Mûsâʼya ve Hz. Îsâ'ya ve Server-i enbiyâ (aleyhimü's-se-lâm) hazarâtına tabi' olanlar kaç kişi oldular? Bu âkıbet-endîş olmayan hu-makā bir türlü bu ciheti muhakeme edemezler. na bakılırsa, onların her birinin bâtınında yüz cihân gizli. Nitekim Peygam-ber (a.s.) Efendimiz'e melâike-i kirâmın muâvenetleri, bu gizli olan cihân mülkünün, onların bâtınında indimâcına delîldir.
2545. Âlem-i kübra kudret ile sihir etti; kendisini küçük bir nakış içinde tayy etti.
“Âlem-i kübra”dan murâd, âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır ki, bil-cümle sıfatı ve esmâsı ile beraber mâsivâ-yı Hak'dır. Ve vücûdu âlem-i şe-hâdette peyda olan insân-ı kâmil ise, âlem-i kübrânın zâhirine nazaran,“âlem-i suğrâ”dır. Ve insan, âlem-i kebîrin hey'et-i mecmûasının icmâli ol-duğu için, âlem-i suğrâ derler. Halbuki onun bâtını, âlemi ve Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatını ve esmâsını câmi' olmak i'tibariyle, hakikatte âlem-i kübrâ-dır. Ya'nî âlem-i kübrâ, kudret-i Hak ile sihir etti de, kendisi küçük bir nakış ve taayyün sahibi olan insân-ı kâmilin bâtınına sığdırdı.
2546. Ahmaklar onu ferd ve zayıf gördüler; şaha musahib olan o kimse ne va-kit zayıftır?
Zahir-bîn olan humakā peygamberleri münferid ve muînsiz ve zayıf gör-düler. Hiç şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın muhâtabı ve mahremi olan kimse zayıf olur mu?
2547. Ahmaklar dediler ki: "Bir adamdır, ziyâde değildir." Vay o kimseye ki akıbeti düşünücü değildir!
Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın zâhirine ve cisimlerine bakan humakā dedi-ler ki: "Bu da bizim gibi bir adamdır; bizden fazla bunun ne meziyyeti olabi-lir? O da bizim gibi yer, içer ve uyur ve evlenip, çoluk çocuk sahibi olur. " Ya-zık o kimselere ki, âkıbet düşünücü değildir; ya'nî enbiyânın da'vetlerinin ne-tîcesini ve semerâtını göremezler. Filhakîka da bu kadar ukalâ ve feylesoflar geldiler ve herkesi kendi mesleklerine teşvik ettiler; bunlara tâbi' olan kaç ki-şi oldu? Sonra Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve Server-i enbiyâ (aleyhimü's-se-lâm) hazarâtına tâbi' olanlar kaç kişi oldular? Bu âkıbet-endîş olmayan hu-makā bir türlü bu ciheti muhâkeme edemezler.
Sâlih (a.s.)ı ve Sâlih (a.s.)ın devesini his gözünün hakîr ve hasımsız görmesi. Hak Teâlâ bir orduyu helâk etmek istediği vakit, onların nazarında hasımları hakîr ve az gösterir. Her ne kadar o hasım gâlib olursa da. Nitekim Allah Teâlâ buyurur: "Mef'ûl ve mukadder olan emri kazâ etmesinden dolayı, Allah Teâlâ sizi, onların gözlerinde az gösterdi."
Zikr olunan âyet-i kerîme Sûre-i Enfâl'dedir ve ibtidası budur: وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللَّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً (Enfal, 8/44) Ya'nî "Şu vakti tahattur ediniz ki, kâfirlere mülâkî olduğunuz vakitte Allah Teâlâ onları sizin gözlerinizde az gösterdi ve onların gözlerinde de, mukadder olan emrini Allah Teâlâ icra etmek için sizi taklîl etti."
2548. Salih'in nâkası sûrette deve idi; o acı kavim cehlinden, onun sinirlerini kestiler.
Ma'lumdur ki, Sâlih (a.s.) Semûd kavmine meb'ûs oldu ve kayadan deve yavrusu izhârı sûretiyle onlara mu'cize gösterdi. Bu deve yavrusu, Semûd kavminin hayvanlarını suladıkları yerden su içecek idi. Onlar, bu deve suyu bitirir ve kendi hayvanları susuz kalır korkusuyla, onu men'e teşebbüs ettiler. Salih (a.s.), bu nâkatullahdır onu men' etmeyiniz, diye nasîhat etti; dinlemediler, hayvanı kestiler. Nitekim Sûre-i Şems'deki âyet-i kerîmede buyrulur: كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَاهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا (Şems, 91/11-14) Ya'nî "Semûd kavmi azgınlıkları sebebiyle Salih (a.s.)ı tekzîb ve o vakitte onların eşkıyâsı deveyi zebha mübâderet ettiler. Allah'ın resûlü on- lara dedi ki: Allah'ın nâkasını öldürmekten ve su içmesini men' etmekten sakının!" İmdi onlar Sâlih (a.s.)ı tekzib edip, deveyi öldürdüler." Beyt-i şerîfdeki "Pey", sinir ma'nâsınadır. Ya'nî Sâlih (a.s.)ın mu'cizesi olan nâka, sûrette deve olduğu için, o zâhir-bîn ve zehir gibi acı olan kavim, kemâl-i cehâletlerinden dolayı onun sinirini kestiler, ya'nî öldürdüler.
2549. Vaktaki sudan dolayı ona düşman oldular; onlar nânkör ve abkör oldular.
"Nânkör" yediği ekmeğe karşı ihanet eden kimseye derler ve “Ab-kör" içtiği suyun hakkını ödemeyen demek olur; ve her iki ta'bîr dahi küfrân-ı ni'met ma'nâsına gelir. Ankaravî hazretleri "kör" kelimelerinin kâf-ı fârisî ile okunduğuna göre de bir ma'nâ vermiştir. Bu sûrette "gûr" mezar ma'nâsına olur ve mısrâ'ın ma'nâsı da şöyle olur: "Onlar mezarın ekmeği ve suyu oldular." Ya'nî bu sebeble üzerlerine azâb-ı ilâhî nâzil olup helâk oldular ve binnetîce mezarın ve toprağın gıdâsı oldular, demek olur.
2550. Allah'ın nâkası ırmaktan ve buluttan su içer idi; Hakk'ın suyunu, [2511] Hak'dan diriğ tuttular.
Allah'ın mu'cize tarîkıyla halk buyurduğu deve yavrusu, yine Allah'ın ırmaktan ve buluttan halk edip akıttığı suyu içer idi. Deve ve su sûretleri Hakk'ın esmâsı hasebiyle taayyününden ibaret olmakla bu şakiler hakîkatte, Hakk'ın suyunu, Hak'dan esirgemiş oldular. Nitekim Hak Teâlâ Hz. Mûsâ'ya "Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım beni doyurmadın" buyurmuştur. Hakk'ın suyunu, Hak'dan diriğ etmek dahi bu kabildendir.
2551. Salih'in nakası, salihlerin cismi gibi, tâlıhların helâkinde bir pusu oldu.
Ya'nî eşkıyâ-yı akvâmın helâki ve onların üzerine azâb-ı ilâhînin nüzülü, zamanlarında bulunan sâlihlere muhalefet ve onlara zulm etmelerinden neş'et etmiştir. Binâenaleyh Salih (a.s.)ın devesi de o vakitteki eşkıyânın sebeb-i helâki olduğu için, sâlihlerin cismi gibi oldu.
2552. Akibet o ümmet üzerinde ölümün ve derdin hükmünden Allah'ın nakası ve onun su içmesi ne yaptı?
Semûd kavminin şakileri Salih (a.s.)a ve sâlihlerin cismi gibi olan onun devesine tecavüz ettikleri ve onu su içmekten men' ettikleri için, o nâka-i ilâhî Semûd kavmi üzerine ölümün ve âlâm-ı cismiyyenin hükmünden âkıbet neler yaptığını gör!
2553. Hakk'ın zabıta-i kahrı onlardan bir devenin kan bahası olarak tamam bir şehir istedi.
"Şıhne" şehrin zabt-ı umûruna me'mûr olan kimsedir "polis müdürü" diye tercüme olunabilir. Ya'nî şakilerin yaptığı tecavüzün cezası olarak Hakk'ın kahır zabtiyesi onlardan sâkin oldukları şehrin ve kendilerinin harâbîsini istedi.
2554. Ruh Salih ve ten naka gibidir; rûh vasl içinde ve ten fâka içindedir.
Evliyânın ruhu, Sâlih (a.s.) ve teni, Sâlih (a.s.)ın devesi gibidir. Onların rûhu Hakk'a vâsıldır; fakat teni ve sûret-i beşeriyyesi ihtiyâcât-ı beşeriyye içindedir.
2555. Salih olan ruh, kabil-i afât değildir; yara deve üzerine olur, zât üzerine değildir.
Evliyâya tecavüz eden eşkıyânın zararları, onların zâtı olan rûhları üzerine vâki' olmaz; ancak tenleri ve sûret-i beşeriyyeleri üzerine olur.
2556. Salih olan rûh incitilemez; Yezdân'ın nûru, kâfirlerin münkādı değildir.
Sulehânın ruhu, münkir-i hakikat olan küffâr-ı zâhirî tarafından ve küffâr-ı bâtınî olan şeyâtîn ve nefsin sıfatı taraflarından incitilemez; zîrâ o ervâh Hakk'ın nûrudur ve Hakk'ın nûru bunların mağlûbu değildir.
2557. Onları incitsinler ve imtihan görsünler diye, Hak ondan dolayı cisme gizli muttasıl oldu.
Ehl-i hakikat indinde cismin bâtını ruh ve rûhun bâtını Hak'dır. Bâtının zâhire ittisali keyfiyyeti ve kıyâsa ve ta'rîfe gelmez. Hak Teâlâ'nın bu sûretle ecsâma vâki' olan bî-tekeyyüf ittisâlinin esrârından birisi de budur ki, hayât-ı zâhirede müteferrık olanlar, rûhun ahkâmından gâfil olmak ve hayvâniyyet dairesine dalmak sûretiyle rûhu incittikleri vakit, türlü türlü belâlara ve imtihanlara giriftâr olurlar; ve bu da ba'zı esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir.
2558. Habersizdir ki, bunun âzârı onun âzârıdır; bu küpün suyu ırmağın suyuna muttasıldır.
Kâmili inciten kimsenin haberi yoktur ki, bu kâmili incitmek, Hakk'ı incitmektir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzâb, 33/57) ya'nî "Şu kimseler ki, Allah ve Resûl'üne ezâ ederler" buyrulur. Zîrâ taayyün-i kâmil, kendi sıfât-ı nefsâniyyesinden boşalmış ve onların yerine sıfât-ı ilâhiyye ırmakları akmıştır.
2559. İlâh, ondan dolayı bir cisme taalluk etti; tâ ki cümle âleme penâh ola. [2521]
Allah Teâlâ enbiyâ ve evliyânın cisimlerinden bir cisme, mahzâ âleme bir melce' ve penâh olması için bî-tekeyyüf taalluk etti. Nitekim Hak Teâlâ Peygamber-i zîşân hakkında وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ (Enfal, 8/33) ya'nî “Allah Teâlâ, sen onların arasında bulunduğun halde onları ta'zîb etmez" buyurdu.
2560. Onların gönlü üzerine kimse zafer bulmaz; zarar sadef üzerine gelir, güher üzerine değil.
Evliyânın bâtınları mahfûzdur; onlara kimse zarar îrâs edemez. Zarar îrâs edenler sûretlerine iderler. Nitekim bir kimse sadef üzerine vursa, ancak sadef kırılır, içindeki inciye zarar gelmez.
2561. Velînin deve gibi olan cismine bende ol; tâ ki Salih olan rûh ile kapı yoldaşı olasın.
Velînin sûretini hakîr görme; ona köle gibi hizmet et; tâ ki onun Sâlih olan rûhuyla beraber huzûr-ı Hak'da kāim olasın.
2562. Salih (a.s.) dedi: Mâdemki bu hasedi yaptınız; üç gün sonra Hak'dan ukūbet erişir.
2563. Diğer üç gün sonra can alıcıdan bir âfet gelir ki, üç alâmeti vardır.
2564. Cümlenizin yüzünün rengi, nazarda renk renk muhtelif olarak başka olur.
2565. Evvelki günde yüzünüz zağferân gibi, ikincide erguvân gibi yüz kırmızıdır.
Birinci günde yüzünüz sararır; ikinci günde kızarır.
2566. Üçüncüde bütün yüzler siyah olur; ondan sonra Allah Teâlâ'nın kahrı erişir.
2567. Eğer benden bu vaîdden alâmet isterseniz, devenin yavrusuna dağ tarafına koşunuz.
2568. Eğer onu tutabilir iseniz çare vardır; ve yoksa muhakkak ümîd kuşu tuzaktan sıçradı.
Ya'nî devenin yavrusunu tutmak için dağ tarafına koşunuz; eğer tutabilirseniz azâb-ı ilâhîden kurtulmak çâresi vardır; ve eğer tutamaz iseniz, yakanızı azâb-ı ilâhîden kurtarmak ümîdi kalmadığını anlayınız.
2569. Kimse o yavruya yetişemedi; dağlar içine gitti, na-bedîd oldu.
2570. Temiz olan rûh gibi ki, ten aybından ihsanların sahibi tarafına kaçar.
Ya'nî dağlar içine kaçıp gâib olan Sâlih (a.s.)ın devesinin yavrusu, cisme âid olan ayıplardan ve noksanlardan, ihsanların ve ni'metlerin sahibi bulunan Hak Teâlâ cânibine kaçtığı gibi, Semûd kavminden kaçtı.
2571. Dedi ki, gördünüz mü? O kaza mübrem olmuştur; ümîd sûretinin boynunu vurmuştur.
Sâlih (a.s.) kavmine dedi ki: "İşte yaptığınızı gördünüz mü? O size haber verdiğim azâb-ı ilâhî, kazâ-yı mübrem hâline gelmiştir; binâenaleyh hiçbir sebeb ile def'i mümkin değildir. Artık necât ümîdi kalmamıştır." Kazâ-yı mübrem hakkındaki îzâhât 1256 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında geçti.
2572. Deve yavrusu ne olur? Onun hatırıdır ki, ihsân ve iyilik cihetinden onu yerine getiriniz!
Bu vâki' olan hâl, devenin yavrusu için değildir; zîrâ bir deve yavrusunun ne hükmü vardır; ortada Sâlih (a.s.)ın hâtırı vardır ki, ihsân ve iyilik cihetinden onun hâtırına riâyet etmek vazîfesini yerine getiriniz.
2573. Eğer onun gönlünü yerine getirir iseniz ondan kurtuldunuz; ve yoksa ümidsizsiniz ve bileklerinizi ısırıcısınız.
2574. Vaktaki bulanık vaîdi işittiler; göz kodular ve ona muntazır oldular.
"Çeşm nihâden" gözünü bir yere dikip, beklemek ma'nâsınadır.
2575. Birinci gün yüzlerini sarı gördüler; ümidsizlikten soğuk ah çektiler.
2576. İkinci gün, hepsinin yüzü kırmızı oldu; ümîd ve tövbe nöbeti gaib oldu.
2577. Üçüncü gün hepsinin yüzü kara oldu; Salih'in hükmü cenksiz doğru oldu.
Sâlih (a.s.)ın kavmine haber verdiği alâmetler tamâmiyle zuhûr etti; ve onun hükmü, kavmi ile muhârebeye ve cidâle girişmeksizin, kendi kendine vâki' oldu.
2578. Vaktaki hepsi ümîdsizliğe baş vurdular, kuşlar gibi iki diz üstü geldiler.
Semûd kavmi helâk alâmetlerinin zuhûrunu görünce, hayatlarından ümîd kesip artık evlerine çekilip, kuşların ayaklarını altlarına çekip oturdukları gibi, onlar da diz çöküp oturdular ve başlarına gelecek belâyı beklediler.
2579. Cibril-i Emîn, bu diz çökmenin şerhini Kur'ân'da "câsimîn" olarak getirdi.
Bu beyt-i şerîfte فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا في دارهم جاثمين (A'raf, 7/78) ayet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ma'nâ-yı münîfi “Semûd kavmini zelzele ve ıztırâb yakaladı, binâenaleyh onlar evlerinde diz çökücü olarak sabahladılar' demek olur.
2580. Sana ta'lîm ettikleri ve böyle diz çökmekten seni korkuttukları vakit, diz [2540] çök!
Ey belâ vaktinde diz çöküp Hakk'a yalvaran kimse! Kâmiller sana nasîhat edip emr-i Hakk'ı sana ta'lîm ettikleri ve seni böyle diz çökülüp yalvarılacak zamanlar geleceğini söyleyerek korkuttukları vakit, onlar huzûrunda diz çöküp, başın bu gibi belâlara giriftâr olmazdan mukaddem Hakk'a tazarru' ve niyâz et!
2581. Cezbe-i kahra muntazır oldular; kahır geldi, o şehri yok etti.
Semûd kavmi evlerinde iki diz üstü çöküp kahr-ı ilâhî darbesine muntazır oldular; ve nihâyet recfe ve zelzele başladı. Bulundukları şehri altüst etti.
2582. Salih halvette şehir tarafına gitti; şehri duman ve harâret içinde gördü.
Ya'nî Sâlih (a.s.) üzerlerine kahr-ı ilâhî nâzil olacak olan kavminden evvelce ayrılmış ve şehir hâricinde bir mahalde tek ü tenhâ oturmuş idi. Bu kazâ-yı ilâhînin nüzülünden sonra Filistin tarafında vâki' olan kavminin şehrine gitti; şehri, zelzeleden mütehassıl duman ve harâret içinde gördü.
2583. Onların eczâsından nâle işitirdi; nevha zahir, nevha ediciler gaib idi.
Sâlih (a.s.) bu harâb şehri dolaşırken meskenleri başlarına yıkılıp enkāz altında ezilmiş ve henüz hayatları munkatı' olmamış olan kavminin eczâ-yı vücûdundan nâleler ve iniltiler işitirdi; nevhalar ve âh u enînler zâhir ve işitilir idiyse de, nevha edenlerin kendileri enkāz altında kaldıklarından, görünmez bir halde idiler. Şurrâhdan ba'zıları Semûd kavminin hayât-ı zâhiriyyeleri munkatı' olmuş ise de, onların eczâ-yı vücûdlarının melekûtî olan enînleri var idi ve bu enînleri ve nâleleri Salih (a.s.) sem'-i rûhu ile işitir idi, ma'nâsını vermişlerdir. Bu da bir vecihtir ve âtîdeki beyit ile râbıtası vardır.
2584. Onların kemiklerinden o nâleleri işitti; onların canı çiğ dâneleri gibi gözyaşı dökücü idi.
Sâlih (a.s.) hayât-ı zâhiriyyeleri munkatı' olup ölenlerin kemiklerinden âlem-i berzaha âid nâlelerini işitti; çünkü onlar âlem-i berzaha intikāl ettikten sonra, onların canı çiğ dâneleri gibi göz yaşı dökücü idi.
2585. Salih onu işitti, ağlamağa başladı; nevha edicilere, nevhaya âgâz etti.
Sâlih (a.s.) ağlayan ve inleyenleri işittiği vakit, mübarek kalb-i şerîfine rikkat gelip bunların hâline ağlamağa başladı.
2586. Buyurdu ki: Ey bâtıl ile yaşamış bir kavim! Ve ben sizden dolayı hu- zûr-ı Hak'da ağlamışım.
Sâlih (a.s.)ın hitâbı helâk olan kavminin ervâhınadır. Nitekim Bedir gazâ- sının hitâmından sonra (S.a.v.) Efendimiz harb meydanını dolaşırken müşri- kîn-i Kureyş'in ekâbirinin maktûl olduklarını görüp, onlara hitaben انا وجدنا ما وعد ربنا حقا فهل وجدتم ما وعد ربكم حقا ya'ni “Biz Rabb'imizin va'd ettiği şeyi dosdoğru bulduk; siz de Rabb'inizin va'd ettiği şeyi dosdoğru buldunuz mu?" buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh, niçin ölülere hitâb buyuruyorsunuz, onlar işi- tirler mi?" dedi. Risâlet-penâh Efendimiz buyurdular ki: "Onlar sizden daha iyi işitirler; velâkin cevab veremezler." Sâlih (a.s.)ın hitâbı dahi bu kabildendir.
2587. Hak demiş idi ki: Onların cevrine sabr et; onlara nasihat ver, onların devrinden çok kalmadı.
Ya'nî Sâlih (a.s.) kendi kendine dedi ki: Hak bana, onların cefâsına ta- hammül et ve nasîhat ver; zîrâ onların ilm-i ilâhîde sâbit olan isti'dâdlarına nazaran, hayât-ı dünyeviyyelerinin devri çok kalmamıştır ve yakında inzâl edeceğim azâb ile helâkleri mukarrer olmuştur, buyurmuş idi.
2588. Ben de demiş idim ki: Nasihat cefâdan bağlandı; nasihat sütü muhab- betten ve safâdan kaynar.
Ya'nî hitâb-ı Hakk'a cevâben ben de demiş idim ki: İlâhî! onların cevr ü cefâsı benim nasihat vermek isti'dâdımı bağladı; zîrâ nasîhat sözünün kay- nayıp akmasına sebeb muhabbet ve safâ-yı kalbdir. Onların cevri ise bende kendilerine karşı muhabbet bırakmadı ve kalbimin safvetini bulandırdı.
2589. Benim makāmıma yaptığınız çok cefâdan dolayı, nasihat sütü damarla- rımda dondu.
Ya'nî ey kavm-i zâlim, benim makām-ı nübüvvetime karşı yaptığınız hakāret ve cefâdan dolayı, benim zât-ı nübüvvetimde meknûz olan nasihat sütü, canımın ma'nevî damarlarında dondu, akmaz bir hâle geldi.
2590. Hak bana demiştir ki: Ben sana lutf-ı azîm veririm; o yaraların başı üzerine merhem koyarım.
2591. Hak Teâlâ benim gönlümü semâ gibi saf etmiştir; hâtırımdan sizin cevrinizi süpürmüştür.
2592. Ben tekrar nasihatte olmuşumdur; şeker gibi meseller ve sözler söylemişimdir.
2593. Şekerden tâze süt çıkarmış, sütü ve balı söz ile karıştırmış idim.
2594. Sizde o söz zehir gibi olmuş idi; zîrâ ki aslından ve temelinden zehristan idiniz.
Ya'nî isti'dâd-ı ezelîniz küfür ve dalâlet üzerine olduğundan, tatlı söz sizin zehristân-ı ezelî olan vücûdunuzda, zehre inkılâb etti. Nitekim zamânımızda küfründe ve dalâletinde sâbit-kadem olan bir muannide envâ'-ı delâil ile ve ma'kulât ile hakāyık-ı ilâhiyyeden bahs etseniz, mülzem olup cevâb bulamadıkça kızar ve hiddet eder ve nihâyet ağzını bozar.
2595. Niçin gamlı olayım ki, gam baş aşağı oldu. Ey serkeş kavim, gam siz idiniz.
Ben nübüvvetle muttasıf olduğum için, benim dünyâ ile olan alâkam ancak sizin dalâletten hidâyete sevkinizden ibâret idi ve başka dünyâ alâkam yok idi. Bu sebeble bende dünyâ umûrundan dolayı gam bulunmak ihtimali yoktur. Vaktâki sizi da'vet ettim, dalâlette musırr oldunuz; binâenaleyh benim dünyâda yegâne gamım bana siz oldunuz. Şimdi ise helâk oldunuz ve benim gamım da baş aşağı olmuş oldu.
2596. Hiçbir kimse gamın ölmesi üzerine feryad eder mi? Başın yarası gittiği vakit, bir kimse saçını yolar mı?
Ya'nî gamlı bir kimsenin gamı gitse "Eyvah benim gamım var idi, gitti!" diye feryâd eder mi? Veyâhut bir kimsenin başında yarası olsa ve o yara mündefi' olsa, "Eyvah, benim başımın yarası geçti!"diye saçını, başını yolar mı?
2697. Kendisine teveccüh etti ve dedi: Ey feryad edici! O taife senin nevhana değmez.
Sâlih (a.s.) kendi nefsine teveccüh edip: Ey bu tâifenin helâkine ağlayan Sâlih! Bu tâife senin nevhana ve ağlamana lâyık değildir.
2598. Eğri okuma; ey mübîni doğru okuyan, ben zalim kavmin arkasında nasıl mahzun olurum?
Bu beyt-i şerîfde Sûre-i A'raf'da vaki الَّذِينَ كَذَّبُوا شعيبًا كَانُوا هم الخاسرين فتولى عنهم وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَد ابلغتكم رسالات ربى و نَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ (A'raf, 7/92-93) ya'nî “Şuayb'ı tekzîb edenler ziyana uğradılar; imdi onlardan yüz çevirip dedi: Ey kavim, muhakkak ben size Rabb'imin risâletini iblâğ ettim ve size nasihat ettim; böyle olunca kâfir kavim üzerine nasıl mahzûn olurum?" âyet-i kerîmesine işarettir. Mısrâ'-ı evveldeki "mübîn" sıfat-ı Kur'ân'dır ve sıfat zikr olunup mevsûf murâd olunmuştur. Ba'zı şerhlerde "mübîn" kelimesi "mîm"in fethiyle kelime-i fârisî olarak alınmış ve "Ey doğru okuyan, eğri okuma ve eğri görme" ma'nâsı verilmiştir. Ve ba'zı nüshalarda “be-bîn” vâki' olmuştur; bu nüshaya göre ma'nâ "Ey doğru okuyan کیف آسی âyet-i kerîmesini gör de, eğri okuma!" demek olur. Ayet-i kerîme, Şuayb (a.s.) hakkında olduğu halde, bu beyitte Sâlih (a.s.) tarafından îrâdı nübüvvet duygusunun vahdetine ve âyet Kur'ân'da "kâfirîn” ile nihâyet bulduğu halde "zâlimîn" denilmesi, küfrün zulüm olduğuna nazaran, onun yerinde isti'mâli câiz olduğuna işarettir. Hadd-i zâtında Cenâb-ı Pîr tamâmiyle âyet-i kerîmenin ibâresini iktibâs buyurmayıp, yalnız ma'nâsını almıştır; binâenaleyh kelime isti'mâlinde mukayyed değildirler.
2599. Yine gözünde ve gönlünde o girye buldu; bir sebebsiz rahmet-i azîm onda zahir oldu.
2600. Katre yağdırdı ve hayran olmuştu. Kerem deryasından sebebsiz bir katre idi.
Sâlih (a.s.), “Ey zâlim kavim, size acımıyacağım" dediği halde, içinde sebebsiz olarak onların hâline karşı bir ağlama geliyor ve gözlerinin yaşları dökülüyor idi.
2601. Akıl ona dedi ki: Bu ağlama nedendir? Böyle istihzâ edenlere ağlamak layık mıdır?
Sâlih (a.s.)ın aklı, merhamet duyan kalbine dedi ki: "Bu ağlamak neden neş'et ediyor? Sen onlara ma'kül misaller ve nasihatler ederek, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet ettiğin [vakit] onlar seninle istihzâ edip eğleniyorlar idi. Bunlara ağlamak lâyık mıdır?"
2602. Niye ağlıyorsun söyle? Onların fiiline mi, onların fenâ nallı kîn askerine mi?
"Serin müessir nasîhatlerinle tebeddül etmemiş olan onların kötü fiillerinin ortadan kalktığına mı ağlıyorsun; yoksa onların nalları fenâ vurulmuş olduğu için gidişleri bozuk olan onların kin ve adâvet askerinin mahv ve helâkine mi ağlıyorsun?"
2603. Onların paslı karanlık gönlüne mi, onların yılan gibi zehirli diline mi ağlarsın?
2604. Onların köpek gibice olan kuyruğuna ve dişine mi; onların akrep yuvası olan ağızlarına ve gözlerine mi ağlarsın?
Gıyâsü'l-Lügât'de "Seg-sâr", "seg" ile "sâr"dan mürekkeb olduğu gösterilmiş ve "sâr"ın misil ma'nâsına geldiği beyân olunmuştur. Şu halde "Segsâr" köpek gibi demek olur. "Âne" edât-ı nisbettir; bu edât ile beraber terkibin hepsine "köpek gibice" ma'nâsı verilir. Beyt-i şerîfde Semûd kavmi köpeğe ve onların fenâ nazarları ve fenâ sözleri insanın kalbini akrep gibi soktuğu için, gözleri ve ağızları akrep yuvasına teşbih buyrulmuştur. “Dem” kelimesi Ankaravîde zamme ile [düm] kuyruk ma'nâsına ve Hind şerhlerinde “dâl”in fethi ile nefis ve kelâm ma'nâsına alınmıştır.
2605. Onların inadına ve seni maskara saydıklarına ve istihzalarına mı ağlarsın? Hak onları mahbus ettiği için şükr et!
"Sen onları Hakk'a da'vet ettikçe, onlar meslek-i dalâletlerinde inâd ederler ve seni kendi aralarında eğlence vesîlesi ittihâz edip alay ederler idi. Hak Teâlâ onların hayât-ı dünyeviyyelerini nez' edip rûhlarını siccînde habs etti ve orada fiillerinin mücâzâtına kavuştular; buna ağlıyacağına, şükr et!"
2606. Onların eli eğri, ayağı eğri, gözü eğri; muhabbetleri eğri, sulhleri eğri ve gazabları eğridir.
Bu eğriliklerin hepsi ma'nâya râci'dir. Ya'nî "Elleri Hakk'a uzanmaz ve ayakları Hak tarafına yürümez; ve fisk ve zulüm cânibine gider. Gözleri fenâlık niyyeti ile bakar, muhabbetleri zulme ve fıskadır"; ve sulhları fisk ve dalâlet esâsına müsteniddir; ve öfkeleri Hakk'a ve ma'kūlâta karşıdır."
2607. Taklîd eserinden ve nakil bayrağından dolayı bu pîr-i aklın başı üzerine ayak koymuşlardır.
Ya'nî Semûd kavmi taklîd izine tâbi' olmuşlar ve nakil ve rivâyât bayrağını açıp akıl denilen pîr-i ma'nevîyi ayakları altında çiğnemişlerdir. Bu beyt-i şerîfde قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوا قَبْلَ هَذا أتنهينا أَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا (Hûd, 11/62) ya'nî “Semûd kavmi dediler ki: "Ey Salih, bundan evvel aramızda hayır umulur bir kimse idin; sen bizi babalarımızın taptığı şeye tapmaktan men' mi ediyorsun?" âyet-i kerîmesine işaret olunur. Ya'nî Semûd kavmi, muhâkemât-ı akliyyelerini terk edip taklîd izine tâbi' olarak yürüdüler ve babalarımızdan bize intikāl eden usûl ve kāide bize böyle rivâyet edilmiştir, diyerek nakil bayrağını açtılar ve pîr-i aklı çiğnediler. "Pîr-i akıl” dan murâd peygamberleri olan Sâlih (a.s.) dır.
2608. Pîr satın alıcı değil; hepsi birbirlerinin gözünün ve kulağının riyasından dolayı pîr-i har oldular.
"Pîr" peder ve "har" harîden masdarından emr-i hâzırdır. Şu halde "Pîr-har" vasf-ı terkîbi olup "pîr satın alıcı" ma'nâsına gelir ki "aslı elde eden" demek olur. Hind nüshalarında böyledir. Ankaravî nüshasında noktasız "hür" vâki'dir; ve "pîr-i hür" hür ve âzâd olan pîr demek olur ki; bundan murâd hevâ ve hevesât-ı nefsâniyye ve taallukāt-ı dünyeviyyeden âzâd olmuş bulunan Hz. Sâlih (a.s.) olur. İkinci "pîr-i har"daki "har" eşek ma'nâsına gelir ve terkîbin ma'nâsı "hepsi eşek babası" oldular demek olur. Ya'nî birbirlerinin gözüne hoş görünmek ve birbirlerinin hâli yekdiğerlerine mutâbık işitilmek için Sâlih (a.s.) a tebaiyyeti terk ettiler ve akıl ve muhâkemeyi terk etmek sûretiyle her birerleri eşek babası oldular.
2609. Hak Teâlâ onlara sakar-perverdeleri göstermek için, cennetten bendeler getirdi.
Ya'nî Hakk'ın mezâhir-i cemâliyye ve celâliyyesi vardır; cennetten ya'nî âlem-i cemâlden birtakım kullar, ya'nî enbiyâ ve evliyâ gönderdi ki, onlara bu âlem-i efâl olan dünyâda cehennem, ya'nî âlem-i celâl için beslediği kullarını göstere. Zîrâ enbiyâ ve evliyânın müşâhedesi, Hakk'ın kendi esmâ ve sıfatının âsârını âlem-i efâlde müşâhedesidir. Çünkü enbiyâ ve evliyâ Hakk'ın gözbebeği mesâbesindedir. Onun için “insân-ı kâmil" derler. Ve insân-ı kâmilin bir ma'nâsı kâmil olan ve tamâmiyle gören gözbebeği demektir.
Bu âyet-i kerîme Sûre-i Rahmân'da vâki'dir: مرج البحرين يلتقيان بينهما برزخ لا يبغيان فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahmân, 55/19-21) Ya'nî "Hak Teâlâ birbirine bitişen acı ve tatlı denizi salıverdi; aralarında bir berzah vardır ki, birbirlerine tecavüz edip karışmazlar. İmdi Rabb'inizin hangi âlâsını, ya'nî sıfât ve esmâsını tekzîb ve inkâr edersiniz?" "İki deniz"den murâd, esmâ ve sıfât-ı mütezâdde-i ilâhiyye âsâr ve ahkâmıdır ki, bu âlem-i efâl olan dünyâda yekdiğerinden ayrılmıştır; asla birbirlerine karışıp imtizâc edemezler. Nitekim bu ma'nâ nûr ve zulmet ve acı ve tatlı ve gam ve sürür ve küfür ve îmân ilh... gibi ezdâdın cümlesine şâmildir.