"Birbirine bitişen iki denizi salıverdi" ma'nâsı beyânındadır
13. bölüm / 54 · 4296 kelime · ~22 dk okuma
2610. Cennet ve cehennem ehlini bir dükkânda gör; onların arasında bir berzah vardır ki, birbirine tecavüz etmezler.
Ya'nî ehl-i cennet ve ehl-i cehennemin her ikisi de âlem-i ef'âl olan dünyâ dükkânında yaşarlar ve iş görürler; sûret-i zâhirede ikisi de yerler, içerler, uyurlar, evlenirler ve ölürler; bu gibi husûsâtta hep birbirine benzerler. Binâenaleyh zâhirlerine bakıp bunları ayırd etmek kābil değildir; fakat ma'nâlarına ve i'tikādlarına gelince, aralarında bir berzah ve perde vardır ki aslâ o perde sebebiyle biri dîğeri ile imtizâc edemez.
2611. Nâr ehli ve nûr ehli karışmıştır, aralarında Kāf dağı yapılmıştır.
“Engîhten” müteaddid ma'nâsı vardır. Burada, yükseltmek, peydâ etmek ve yapmak ma'nâları münasibtir.
2612. Toprak ile altının menba'da ihtilât ettikleri gibi, aralarında yüz beyâbân ve ribât vardır.
Dünyâ ma'den menba'ına benzer. Ehl-i cennet ile ehl-i cehennem sûrette yekdîğeri ile ihtilât ederler; aralarında birçok ittihâd ve muâmelât bulunur; fakat ma'nâları kâmilen yekdîğerinden ayrılır. Nitekim ma'den menba'ında altın toprak ile memzûc olarak bulunur. Halbuki toprak ile altının ma'nâları arasında yüzlerce sahrâlar ve ribâtlar vardır. Zîrâ toprağı ve sair maâdini, mahzâ altını elde etmek için kullanırlar; altın maksûdun-bi'z-zâttır, diğerleri altına vusûl için sebebdir. Altın ile toprak, aralarında yüz beyâbân ve ribât bulunduğu beyân buyrulmasındaki işâret budur ki, arzda zuhûr eden bilcüm- le maâdinin aslı topraktır ve toprak harâret ve ziyâ ve elektrik gibi birtakım kuvâ-yı tabiiyyenin te'sîri ve terbiyesi altında, birtakım tekâmül menzilleri kat' eder; ve her kat' ettiği menzilde yolcuların ikāmetine mahsûs olan ribâtlarda ve kervansaraylarda tevakkuf ettikleri gibi tevakkuf eder ve tekrar tekâmül beyâbanlarını kat' etmek için sefere çıkar; velhâsıl altın oluncaya kadar, böyle yüzlerce tekâmül sahrâlarını kat' eder ve yüzlerce menzillerde ve ribâtlarda tevakkuf eder ve nihâyet altın olur. Binâenaleyh altının evvelki toprak hâliyle aralarında yüzlerce beyâbân ve ribât bulunur.
2613. Gerdanlıktaki inci ve şebe gibidir, bir gecelik misafir gibi muhtelitdir.
"Şebe" siyah ve parlak Yemen taşıdır; inci ile beraber dizip gerdanlık yaparlar. "Ehl-i cemâl" inciye ve "ehl-i celâl" siyah taşa ve her ikisinin âlem-i sûrette yekdiğeri ile muâmelâtta bulunmaları ve bir mahalde sâkin bulunmaları, gerdanlığa teşbih buyrulmuştur. İkinci mısra' dahi diğer bir teşbîhdir. Bunlar, bir gecelik bir mahalde misafir kalanlara benzetilmiştir; zîrâ ehl-i cemâl ile ehl-i celâli sûretleri i'tibariyle zulmet-i tabîat istîlâ etmiştir, onlar bu zulmet içinde misafirdirler.
2614. Denizin yarısı şeker gibi tatlı, tu'mu lezzetli, rengi ay gibi parlaktır.
2615. Diğer yarısı yılanın zehiri gibi acı, tu'mu acı ve rengi zift gibi muzlimdir.
Halk denizinin yarısı tatlı ve yarısı da böyle yılanın zehiri gibi acı ve münâsebeti muzır ve reng-i ma'nevîsi kapkara ve nûrsuzdur. "Kîr" Burhân'ın beyânına göre iki ma'nâya gelir: Birisi bir kara yağdır ki, develer gergin olduğu vakit vücûdlarına sürerler ve diğeri bildiğimiz zift ma'nâsınadır. Beyitte her iki ma'nâya da işâret olunabilir.
2616. Her ikisi, dalga dalga olan deniz suyunun misali üzere, aşağıdan ve yukarıdan birbirine vururlar.
2617. Dar cisimden birbirine vurmanın sûreti, sulhda ve cenkde canların ihtilafıdır.
Ma'lûmdur ki, sûret-i cismin muharriki irâdedir; ve irâde rûhdan inbiâs eder. Vücûd-ı izâfi denizinin dalgaları mesâbesinde olan efrâd-ı beşerin sulh veyâ nizâ' hâli üzere birbirleriyle temasları, ancak rûhlarının ve ma'nâlarının sûretidir; zîrâ ma'nâ sûret ile mahsüs olur. Eğer nizâ' ederlerse, rûhlarında ve ma'nâlarında ihtilaf olduğu ve eğer sulh ve selâmet dâiresinde temâs ederlerse rûhlarında ve ma'nâlarında ittihâd bulunduğu anlaşılır. Bu sebeble şakiler ile saîdler, âlem-i cisimde dâimâ münâzaa ve muhalefet içindedirler. Nitekim Cenâb-ı Peygamber Ebû Cehil ve emsâline ve Cenâb-ı Mûsâ Fir'avn'a ve Cenâb-ı Îsâ yahûdîlere ve İbrâhîm (a.s.) Nemrûd'a hayvanlıktan ve sıfât-ı nefsâniyyeden vazgeçiniz ve insanlık ve sıfât-ı rûhâniyye tarafına geliniz dediler. Bunlar şekāvetleri hasebiyle, bu da'vete hiddet edip dâimâ muhalefet üzere bulundular. Cismâniyet âleminde bu kāide-yi umûmiyye-i ilâhiyye zevâl-i cismâniyyete kadar ale'd-devâm bâkîdir.
2618. Sulh dalgaları birbirine çarpar; sînelerden kinleri koparır.
2619. Cenk dalgaları başka şekil üzere muhabbetleri altüst eder.
2620. Muhabbet, acıları tatlıya çeker; zîrâ muhabbetlerin aslı reşed olur.
[2580] "Reşed" lügatte, doğru yol ma'nâsınadır. Ya'nî âlem, mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyeden müteşekkildir ve esmâ mütekābildir ve mütezâddır; binâenaleyh suver-i âlemin bir kısmı mazhar-ı lutf u cemâl ve bir kısmı, mazhar-ı kahr u celâldir. Ve mezâhir-i cemâliyye mahbûb ve mergûb ve mezâhir-i celâliyye mağzûb ve merdûddur. Tatlı deniz dalgalandığı, ya'nî esmâ-i cemâliyye feyezân ettiği vakit, kalblerden kinleri ve adâvetleri izâle edip muhabbet getirir. Acı deniz dalgalandığı vakit de, tecelliyât-ı ilâhiyye başka bir şekil alır; ve muhabbetleri altüst eder. Tecelliyât-ı cemâliyye kalblerde muhabbet peydâ ettiğinden tatlı deryâ tarafına çeker; çünkü muhabbetlerin aslı hidâyet ve doğru yoldur.
2621. Kahır, tatlıyı acılığa götürür; acı tatlı ile nerede lâyık olur?
Tecelliyât-ı kahriyye ve celâliyye, tecelliyât-ı lutfiyye ve cemâliyyeyi izâle eder; zîrâ biri diğerinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde ve bir anda ictimâ'ı ve ittihâdı mümkin değildir. Birinin hükmü gâlib olduğu vakit, dîğerinin hükmü ihtifa eder; zîrâ acının tatlı ile bir yerde bulunması lâyık ve münasib olmaz.
2622. Acı ve tatlı bu nazardan zahir gelmez; akıbet penceresinden görmeyi bilirler.
Acı ve tatlı denize mensûb olanlar, bu cisim gözüyle görünmez; zîrâ cisim gözü ancak sûreti müşâhede eder. Ehl-i basîret olanları akıbet gözüyle görmeyi bilirler.
2623. Son görücü olan göz doğruyu görebilir; ahırı görücü olan göz gurûr ve hatâdır.
Tecelliyât-ı ilâhiyyenin sonunu gören göz doğru görebilir ve kasd-1 tecellîyi hakkıyla idrâk edebilir. Rûh-ı izâfinin ahırı mesâbesinde olan cismi gören ve tecelliyât-ı ilâhiyyeyi ahkâm-ı cisme göre muhâkeme eden kimse, kasd-1 tecelliyi anlıyamaz, hatâ eder ve aldanır. Meselâ fakr u ihtiyaç âlem-i cismâniyyete nazaran nâhoş bir şeydir ve Hakk'ın Mâni' ismi îcâbından olan bu tecellîsini, cismânî olan kimseler hoş görmezler; fakat أذهبتم طيباتكم فى حياتكُمُ الدُّنْيَا (Ahkaf, 46/20) ya'nî “Siz tayyibâtınızı dünyâ hayatınızda tükettiniz” âyet-i kerîmesine nâzır olanlar, âkıbete ve sona nazar ettikleri için, doğru görürler. Diğer tecelliyât dahi bunun gibidir.
2624. Ey, nice tatlı vardır ki, şeker gibi olur; fakat şeker içinde zehir muzmer olur.
Ya'nî bu dünyânın birçok lezâiz ve huzûzât-ı cismâniyye ve ma'neviyyesi vardır ki, nefse şeker gibi tatlı gelir; fakat o lezâiz ve huzûzât içinde gizli zehirler vardır. Meselâ birçok muharremât nefse hoş ve cisme lezîz gelir.Ve kezâ riyâ ve süm'a gibi kendisini halka medh ettirecek ba'zı ahlâk-ı fâzıla da nefsin hazz-ı ma'nevîsidir. Fakat sırf cismin ve nefsin hazzına aid olan bu şeylerin altında, âkıbette nâr-ı hırmân vardır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات Ya'ni “Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem de şehvetler ile örtülmüştür." Binâenaleyh cennet bu âlemde nefsin kerîh gördüğü ve iğrendiği şeylerin altındadır; ve cehennem de nefsin sevdiği ve imrendiği şeyler altındadır. İşte bu görüş, âkıbeti görüştür; ve hayvâniyet ahırı olan âlemin zâhirini görüş değildir.
2625. O kimse ki, pek zekî olur, onu tanır. Ve o birisi dudağına ve dişine vurduğu vakit tanır.
Akıllı ve zekî olan kimse o altında zehir olan huzûzât-ı nefsâniyyeyi uzaktan görünce bilir; akıl ve zekâca onlardan aşağı olan kimseler ise, o huzûz ve şehevâtı dudağına ve dişine vurduğu, ya'nî temâs ettiği vakit bilirler.
2626. İmdi boğazından evvel onu dudağı reddeder; her ne kadar şeytan, yiyiniz na'rasını vursa da!
Ya'nî o altında zehir ve ateş bulunan huzûz ve şehevât-ı nefsâniyyeyi dudağına ve dişine götürdüğü ve temâs ettiği vakit, fenâlığını anlıyabilen kimselere, nâsın kalblerine vesvese ilkā eden şeytan, "ye, iç ve icrâ et!" diye na'ra vurursa da, onlar bunları yutmadan, ya'nî icra etmeden evvel reddederler.
2627. Ve o birine boğazında zahir kılar ve o birini bedende rüsvay eder.
Ya'nî irfânı evvelkilerden daha az olan kimseye lokma-i harâmı yutacağı veya şehevât-ı meşrû'u icrâ edeceği vakit, onun fenâlığı zâhir olur; ve bu mertebeden daha aşağı olan kimseyi de o yaptığı muharremât, ba'de'l-icrâ perîşân eder. Ve eğer yediği lokma-i harâm ise vücuduna zarar ve fikrine sakāmet verir; veyâ riyâ ve süm'a gibi ahlâk ise, halk nazarında fesâdı zâhir olup rezîl ve rüsvây olur.
2628. Ve o birine hades vaktinde yakma verir; onun zevkı ciğer delici yara verir.
Yaptığı fiil ekl-i harâm ise kazâ-yı hâcet vaktinde em'âsına ve mak'adına yanma verir; ve eğer zinâ ise âlet-i tenâsülüne illet verir. Velhâsıl o zevk-ı harâm vücûdda ciğer delici elemli yara verir.
2629. Ve o birine günler ve aylar sonra; ve o birine ölümden sonra mezar dibinde.
Bu nâmeşrû' huzûz ve şehevâtın sû-i eseri, ba'zı kimselere hayât-ı dünyâda günler ve aylar geçtikten sonra isabet eder ve ba'zı kimselere de, öldükten sonra mezarında zâhir olur.
2630. Ve eğer ona mezar dibinde mühlet verirlerse, labüd o, yevm-i nüşûrda zâ- [2590] hir olur.
Ya'nî, irtikāb-ı muharremât eden kimseye kabirde mühlet verip azâb etmezlerse, mutlakā onun eseri haşr u neşr gününde zahir olur. İmdi irtikâb olunan huzûz ve şehevât-ı nâ-meşrûanın mâhiyyetinde ittihad olunduğu halde, mürtekibleri üzerindeki te'sîrâtın, muhtelif zaman ve sûretlerde zuhûrunun hükmü nedir? diye bir suâl vârid olabilir. Cenâb-ı Pîr bunun cevâbını âtîde beyân buyururlar.
2631. Her nebât ve şeker için cihanda, devr-i zamandan bir mühlet zahirdir.
Ya'nî yere dikilen nebât tohumlarının hepsi bir zamanda çıkmaz; belki kimi bir ayda, kimi iki ve kimi üç ve kimi altı ayda ve kimi de bir senede neşv ü nemâ bulur. Binâenaleyh her birisi için âlem-i sûrette devr-i zamân cinsinden bir mühlet lâzımdır. Şeker kamışından ve pancardan ve sâir nebâttan çıkarılan şekerler de, bu nebâtın neşv ü nemâ mühletlerine tâbi' olarak, muhtelif zamanlarda istihsal olunur. İşte bunun gibi her bir ferdin amel tohumlarının te'sîrâtı da böyle mühletlere tâbi'dir; bu da isti'dâdâtın netâicidir.
2632. Yıllar gerektir ki, güneşte, la'l, renk ve berraklık ve parlaklık bula.
La'l denilen kırmızı renkteki parlak ve şeffaf kıymetli taş, o rengi ve parlaklığı ve şeffaflığı bulmak için, senelerce güneşin harâret ve ziyası altında terbiyeye muhtaçtır.
2633. Kezâ sebze iki ayda yetişir; kezâ kırmızı gül bir seneye kadar erişir.
2634. Bunun için Hak (azze ve cell) Sûre-i En'âm'da ecel zikri hakkında buyurdu.
Bu beyt-i şerîfde, şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur : هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طين ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَ أَجَل مسمى عنده ثم انتم تمترون (En'âm, 5/2) Ya'nî "O"Allah ki, sizi topraktan yarattı; sonra eceli ve kendi indinde müsbet olan ecel-i müsemmâyı kazâ etti; sonra da siz, Allah'ın vücudunda ve kudretinde şekkedersiniz." Cenâb-ı Pîr'in yukarıdan beri beyân buyurduğu maânî ile âyet-i kerîme mazmûn-ı münîfinin münasebâtı teemmül olunursa, âyet-i kerîmede zikr buyurulan ecelin birisi müddet-i tekâmüle ve diğeri, tekâmülden sonra sûretin fenâsına aid olduğu anlaşılır. Nev'-i beşerin topraktan zuhûr eden nebât ve hayvânâtın tekâmülü neticesinde zuhûruna kāil olanlara göre mazmûn-ı âyet-i kerîme "Hak Teâlâ bizim aslımızı topraktan yarattı; sonra bu aslın, rûy-i arzda, sûret-i beşeriyye mertebesine bi't-tekâmül terakkî edinceye kadar, bir ecel ve bir müddet kazâ etti ve sûret-i beşeriyyeyi iktisab edip mükellef olduktan sonra da, her bir ferd-i beşer için, ind-i ilâhîsinde sabit olan ecel-i müsemmâyı kazâ eyledi" demek olur ki, Ni'metullah Nahcivânî hazretlerinin tefsîrinde وَاللهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (Nûh, 71/17) [Allah sizi de yerden ot gibi bitirmiştir.] âyet-i kerîmesinin tefsîrinde bu tekâmüle sarîh bir sûrette işaret buyrulmuştur. Ve bu ma'nâ Hz. Mevlânâ efendimizin yukarıki beyitte "La'l, güneşte renk ve berraklık ve parlaklık bulmak için yıllar gerektir" kelâmıyla münasebetdârdır.
Amma asl-ı Adem'in böyle tekâmül sûretiyle değil, def'î olarak topraktan yaratıldığına kāil olanlara göre evvelki ecel, ölüm zamânına kadar geçen müddet ve ecel-i müsemmâ dahi kıyâmete kadar geçen müddettir. Ey kāri-i muhterem, sen bu tefsîrleri zevkine göre al, zîrâ her iki sûrette de Hakk'ın varlığı ve kudreti sabit olur.
2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır, içtin ise, âfiyet olsun.
2636. Âb-ı hayat de, buna söz deme; eski harfin teni içinde yeni rûh gör!
Ya'nî meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyenin, muhtelif kimseler üzerindeki te'sîrâtının, muhtelif zamanlarda ve mevtinlerde kāide-i tekâmüle tebean zuhûru hakkındaki beyânât ve bu husûsta îrâd olunan kevnî misaller ve Kur'ân-ı Kerîm'deki ecel ve ecel-i müsemmânın tefsîrî maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye susamış olan kimse için âb-ı hayattır, söz değildir. O maâni-i latîfe, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin teni içinde taalluk etmiş olan yeni rûhlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-ı beşerin, kāide-i tekâmüle tebean istihâlât dâiresinde zuhûrunu Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde de şöyle beyân buyururlar: فَأَيْنَمَا تَوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ الله (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] dan murâd lâ-yenkatı' cârî ve râyic olan o vecihdir ki, bâkîdir. Âşıklar kendilerini bu vech ile fedâ etmişlerdir ve ivaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm, ya'nî hayvânât-ı ehliyye gibidir. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar; fakat müstehakk-ı in'âmdırlar. Ve vâkıâ ahırdadırlar; velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip, nakl eyler ve tavîle-i hâssına götürür. Nitekim onun mebdei adem idi, ona vücûd verdi ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini, onun bu cinsten tavîleleri çok olduğu ve طَبَقًا عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acabâ neden îmân etmezler?] âyet-i kerîmesi mûcibince, birinin diğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi."
2637. Ey refîk, sen başka bir nükteyi dinle; o, cân gibi pek gizli ve incedir.
2638. Bir makāmda da bu yılanın zehri, Huda'nın tasriflerinden hazmı kolay oldu.
2635. Bunu işittin ise her bir kılın kulak olsun; âb-ı hayattır, içtin ise, afiyet olsun.
2636. Ab-ı hayat de, buna söz deme; eski harfin teni içinde yeni rûh gör!
Ya'nî meşrû' ve gayr-i meşrû' huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyyenin, muhtelif kimseler üzerindeki te'sîrâtının, muhtelif zamanlarda ve mevtinlerde kāide-i tekâmüle tebean zuhûru hakkındaki beyânât ve bu husûsta îrâd olunan kevnî misaller ve Kur'ân-ı Kerîm'deki ecel ve ecel-i müsemmânın tefsîrî maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeye susamış olan kimse için âb-ı hayattır, söz değildir. O maâni-i latîfe, eskiden beri kullandığımız harflerin ve kelimelerin teni içinde taalluk etmiş olan yeni rûhlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz vücûd-u beşerin, kāide-i tekâmüle tebean istihâlât dâiresinde zuhûrunu Fîhi Mâ Fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde de şöyle beyân buyururlar: `فاينما تولوا فثم وجه الله` (Bakara, 2/1157) [Nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır] dan murâd lâ-yenkatı' cârî ve râyic olan o vecihdir ki, bâkîdir. Âşıklar kendilerini bu vech ile fedâ etmişlerdir ve ivaz taleb etmezler. Onlardan mütebâkîsi en'âm, ya'nî hayvânât-ı ehliyye gibidir. Vâkıâ onlar en'âmdırlar, ya'nî hayvandırlar; fakat müstehakk-ı in'âmdırlar. Ve vâkıâ ahırdadırlar; velâkin emîr-i ahırın makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan halâs edip, nakl eyler ve tavîle-i hâssına götürür. Nitekim onun mebdei adem idi, ona vücûd verdi ve vücûdunu tavîle-i cemâdîye getirdi; ve tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtîden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilâ-mâ-lâ-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini, onun bu cinsten tavîleleri çok olduğu ve `طبقاً عَنْ طَبَقَ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ` (İnşikâk, 84/19-20) [Halden hâle geçersiniz. Onlar acabâ neden îmân etmezler?] âyet-i kerîmesi mûcibince, birinin dîğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi."
2637. Ey refîk, sen başka bir nükteyi dinle; o, cân gibi pek gizli ve incedir.
2638. Bir mukāmda da bu yılanın zehri, Huda'nın tasriflerinden hazmı kolay oldu.
Ya'nî o nükte-i nihân ve dakîk budur ki, huzûzât-ı meşrûa-i nefsâniyye, hakikatte yılanın zehri gibi sıfât-ı ruhu ibtâl etmekte müessir olduğu halde, insâniyyetin bir mertebesinde Hak Teâlâ hazretlerinin döndürmesiyle kolayca kābil-i hazm olur ve aslâ sıfât-ı rûhunu muattal kılmaz.
2639. Bir makāmda zehir ve bir yerde ilaçtır; bir makāmda küfür ve bir yerde câizdir.
2640. Vâkia orada o cânın zararı olur; vaktaki buraya erişir, dermân olur.
"Orada" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr sâliklere ve "buraya" ta'bîriyle, makām-ı kemâle işâret buyururlar. Ya'nî o huzûz-ı nefsâniyye insanın sâliklik mertebesinde canına zarar olur ve sıfât-ı rûhâniyyesini muattal kılar; fakat burada, ya'nî benim bulunduğum makām-ı kemâle vâsıl olduğu vakit, ulûm ve maârif-i ilâhiyyeye inkılâb edip beşeriyyete dermân olur. Zîrâ kâmil yer ve içer; ve ondan hâsıl olan netâyic ancak bunlar olur. Fakat henüz sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan sâlik yer ve içerse, vücûdunda hâsıl olan kuvvet onu hayvaniyyet tarafına sürükleyip götürür; zîrâ henüz nefsine hâkim değildir.
2641. Su, koruk mertebesinde ekşi olur; velâkin üzümlüğe eriştiği vakit tatlı ve iyi olur.
Sâlik koruğa ve üzüm kâmile ve gıdâ suya teşbíh buyrulmuştur.
2642. Tekrar küp içinde o acı ve harâm olur; sirkelik makāmında ne güzel katık olur!
Gıdâ-yı unsuri, vücûd-ı beşerde sûret-i umûmiyyede birisi sûrî ve diğeri ma'nevî olmak üzere iki mecrâyı ta'kîb eder. Bir kısmı vücûdun kuvveti ve dîğer kısmı vücûdun ifrâzâtı olur. Eğer vücûdda sıfât-ı hayvaniyye gâlib ise, bu gıda bu sıfatları azdırır; ve eğer sıfât-ı insâniyye gâlib ise, bu sıfatların kemâliyle inkişafına sebeb olur. Binâenaleyh su gibi olan bu gıdâ, ham ve koruk gibi olan nâkısın bedeninde ekşi ve olmuş üzüm gibi olan kâmilin vücû- dunda tatlı olur. Fakat bir küpe mümâsil olan hem nâkısın ve hem kâmilin vücûd-ı unsurilerinde, bu gıdânın mecrâ-yı sûrîyi ta'kîb eden kısmı, küp içinde kalıp şarâb olan üzüm suyu harâm olur. Vaktâki bu ifrâzât sebze ve meyveyi takviye ettiği veyâ suver-i sâire ile inhilâl edip âlem-i unsuriyyâta karıştığı vakit, içine tuz atılarak sirkeye tahvíl edilmiş olan şarâb gibi helâl olur ki, sirke hakkında hadis-i şerifde نعم الادام الخل ya'ni "Sirke ne güzel katıktır!" buyrulmuştur.
2643. Eğer velî bir zehir içse bir bal şerbeti olur ve eğer talib içse, bir muzlim akıllı olur.
2644. Bu mülkü ve desti benim gayrime verme! diye رَبِّ هَبْ لِى Süleyman'dan gelmiştir.
Bu beyt-i şerîf Sâd sûre-i şerifesinde vaki رَبِّ اغْفِرْلِي وَهَبْ لِي مِلْكًا لَا يَنْبَغِي لَاَحد من بعدى (Sâd, 38/35) ya'nî “Yâ Rab, beni mağfiret et ve bana bir mülk bağışla ki, benden sonra bir kimseye lâyık olmasın" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
Bu beytin evvelki beyte cihet-i merbûtıyyeti budur ki, mülk ve saltanat-ı sûrî, nefse gurûr ve enâniyyet verdiği için bir zehr-i kātil mesâbesindedir. Bu gibi tasarrufât-ı sûriyye insân-ı kâmil için muzır değildir; çünkü o, zehrin te'sîrinden kurtulmuştur ve çünkü onda sıfât-ı nefsâniyyeden eser kalmamıştır. Fakat ehl-i nefis olanlar için bu mülk ve saltanat son derecede muzırdır. Nitekim târihler bu gibi nefsânî hükümdarların vekāyi'-i zulümleriyle doludur. Burada bir sual vârid olur: "Süleyman (a.s.) böyle bir talebde bulundu ve Hak Teâlâ da bu tasarrufu kendisine ihsân etti. Binâenaleyh, kendisinden sonra gelecek olan hiçbir kimseye bu tasarruf verilmemek îcâb eder. Şu halde bilcümle enbiyâ-yı izâm hazarâtının hasâis ve ezvâkını câmi' olan Sultân-ı enbiyâ ve Hâtem-i enbiyâ Efendimiz hazretlerinin bu tasarruf husûsundaki hâl-i âlîleri nedir?" Bu ciheti Müslim ve Buhârî'nin müttefikan beyân ettikleri bir hadîs-i şerîf îzah eder; hadîs-i şerif budur: ان عفريتا من الجن تفلت البارحة ليقطع على صلوتى فامكننی الله منه فاخذته فاردت ان اربطه على سارية من سوارى المسجد حتى ينظروا اليه كلكم فذكرت دعوة اخي سلیمان فرددته خاسئا Ya'nî " Muhakkak cinden bir ifrît dün gece namazımı kesmek için bana taarruz etti; hemen Allah Teâlâ bana kudret verdi, imdi onu tuttum. Sizin hepiniz onu temâşâ etmeniz için, onu mescidin direklerinden bir direğe bağlamak istedim; derhal kardeşim Süleyman'ın duâsını tahattur ettim; binâenaleyh onu zelil olarak reddettim." Bu hadis-i şerîfden anlaşılıyor ki, bu kuvvet ve tasarruf Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'de mevcûd idi; fakat Habib-i edib-i Kibriyâ Efendimiz, kemâl-i edeblerinden bi'l-ihtiyâr bu tasarrufu terk buyurdular. Bu bâbdaki îzâhât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Süleymânî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz tarafından i'tâ buyrulmuştur.
2645. Sen benim gayrime bu lütuf ve cûdu yapma! Bu, hasede benzer ammâ bu olmadı.
Ya'nî Süleyman (a.s.) Yâ Rab, Sen bu lutuf ve cûdu benden başkasına yapma dedi; ve bu söz hasede benzedi; velâkin hased cinsinden değil idi.
2646. "Lâyık olmasın" nüktesini cân ile oku! "Benden sonra" sırrını onun buhlünden bilme!
Ya'nî Süleyman (a.s.)ın "Lâyık olmasın" demesini sen nefsinin sıfatıyla vezn ederek okuma; belki rûhunun sıfatıyla muvâzene ederek oku! Onun "Benden sonra" demesindeki sırrı da, nefsin sıfatından olan buhülden bilme; belki ehl-i nefis olarlara karşı hissettiği şefkatinden ve onlara olan şefâat cinsinden bil!
2647. Belki o, mülkte yüz hatar gördü; mülk-i cihan inceden inceye baş korkusu oldu.
Ya'nî Süleyman (a.s.) mülk-i dünyaya mâlik olmakta, pek çok tehlikeler gördü de, ibâdullâha kemâl-i şefkatinden bu mülke mâlikiyyeti câiz görmedi. Zîrâ cihânın mülküne mâlikiyyette ince ince baş korkuları, helâk-i nefs tehlikeleri vardır. Şuarâ-yı hindiyyeden Mîr-i İlâhî bu ma'nâyı bir beytinde güzel tasvîr eder:
سر برهنه خورشید را زوالی نیست / ز شمع پرس که چون تاج میخورد سر را
"Güneşin çıplak başına bir zevâl yoktur; tâcın nasıl baş yediğini şem'den sor!"
Ya'nî mumun başında alev nasıl mumu başından eritmekte ise, tâc-ı saltanat dahi mumun alevi gibi sahibinin başını yer.
2648. Din korkusu ile, can korkusu ile, baş korkusu! Bize bunun gibi bir imtihan yoktur!
Zîrâ mülk-i dünyaya mâlikiyyette, muhîtinin hasedi sebebiyle baş korkusu vardır ve umûr-ı mülküne meşgûliyyet hasebiyle de, Mâlikü'l-mülkten gaflet korkusu vardır; ve terk-i ubûdiyyet ve da'vâ-yı enâniyyet sebebiyle de din korkusu vardır. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri bir kuluna bu üç korkuyu hâvî olan mülk-i dünyayı verdiği vakit, onu pek büyük bir imtihâna ve azîm bir ibtilâya çekmiş olur.
2649. Böyle olunca bir Süleyman-himmet lâzımdır ki o, bu yüzbinlerce renkten ve kokudan geçsin.
Ya'nî bu cihânın yüz bin türlü âlâyişine kapılmamak için, Süleyman (a.s.) gibi himmeti âlî bir kimse olmalıdır; böyle bir himmet sahibi olmak ise pek güçtür.
2650. Ona mahsus olan öyle kuvvet ile dahi onun mülkünün dalgası, nefesini bağladı.
Bu beyt-i şerîfde, Sâd sûre-i şerîfesinde vaki `اذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشَى الصَّافَنَاتُ الجَيَادُ فَقَالَ أني أحببت حب الخير عن ذكر ربى حتى توارت بالحجاب` (Sâd, 38/31-32) ya'nî “Vaktâki ona öğle vaktinden sonra makbûl ve serî koşan atlar arz olundu. Onu müteâkıb dedi ki: Ben bunların temâşâsına muhabbet ettim. Hayırlı muhabbet olan Rabb'imin zikrinden hicâb arkasına gidinceye kadar gaflet ettim” [âyet-i kerîmesine işaret buyrulmuştur.]
İmdi "Süleyman (a.s.)ın mülkünün dalgası" bu güzel atlar ve "onun nefesinin tutulması" da bu güzel atların temâşâsında müstağrak olmasıdır. Maahâzâ bir nebiyy-i zîşânın bu gibi mezâhir-i ilâhiyyeyi temâşâsındaki istiğrâkı âhâd-ı nâsın istiğrâkına benzemez; ve onlar bilirler ki bu tezâhür, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin ma'kesleridir; fakat onların teveccühü Zât olmak i'tibariyle, sıfât ve esmâyı hicâb-ı Zât görürler. Fakat ne çâre ki, beşeriyyet âleminde sıfât ve esmâ ahkâmından tamâmiyle vâreste kalmak kābil değildir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye zevk-ı isneyniyyet içinde yuvarlanmaktadır. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de bir taraftan `وَلاَ تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيا` (Kasas, 28/77) ya'nî "Dünyâdan nasîbini unutma!" buyurmakla beraber, diğer taraftan da `واذكرْ رَبَّكَ اذَا نَسَيْتَ` (Kehf, 18/24) ya'nî "Ve unuttuğun vakit Rabb'ini zikr et!" buyrulur. Bu re'yis `رِجَالٌ لاَ تُلْهِيهِمْ تِجَارَة وَ لاَ بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ` (Nûr, 24/37) ya'nî "Ricâl vardır ki, onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgûl etmez" âyet-i kerîmesindeki beyân-ı âlîye muhâlif değildir. Zîrâ ticaret ve bey' âlem-i keserâtta vâki' olur ve âlem-i keserâtın, âlem-i sıfât ve esmâ olduğuna vâkıf olanlar, bu muâmelât içinde zikr-i Hak'dan gâfil ve dünyâ ile meşgûl sayılmazlar; fakat teveccühleri dâimâ mahz-ı Zât-ı Kibriyâ olan enbiyâ ve ehass-ı evliyâ için, âlem-i sıfât ve esmâ hicâb addolunur. Bu ma'nâya binâen İbrâhîm (a.s.) `وَاجْنُبْنِي وَ بَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الأَصْنَامَ` (İbrâhîm, 14/35) ya'nî “Yâ Rab, beni ve oğlumu puta sapmaktan müctenib kıl!” buyurdu.
2651. Vaktaki bu gamdan onun üzerine toz oturdu, bütün âlemin şahlarına merhamet etti.
Süleyman (a.s.) sıfât ve esmânın, Zât'a hicâb olduğunu gördüğü vakit, onun kalb-i şerîfi üzerine gam tozu kondu; kendisinden sonra gelecek olan âlemin pâdişahlarına acıdı; zîrâ onlarda teshîr-i suverden yakalarını kurtarabilecek kuvvet olmadığını, irfân-ı nübüvvet ile bildi.
2652. Şefi oldu ve dedi: Bu mülk ve livâyı bana verdiğin bir kemâl ile ver!
Ya'nî Süleyman (a.s.) kendisinden sonra gelecek olan hükümdârlara nezd-i ilâhîde şefâat edip "İlâhî! Bu mülk ve saltanatı ve devlet sancağını, benden sonra gelecek olan şâhlara, bana ihsân etmiş olduğun bir kemâl ve kuvvet ile beraber ihsân et! Zîrâ onlar zayıftır; bu mülk-i sûretin fitneleri içinde müstağrak ve sıfât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olurlar ve seni unuturlar" dedi.
2653. Her kime verir ve o keremi ederse, o Süleyman'dır; o kimse de benim.
Her kime mülk ve sancağı verir ve o mülkün fitnesine aldanmamak keremini edersen, o kimse Süleyman olmuş olur ve o kimse benim "ayn"ımdır.
2654. O "ba'di" olmaz, o "maî" olur; "mai" ne olur? Bî-müddeî benim.
"İlâhî, Sen'in kemâl-i kuvvet ve metânet ile beraber mülk ve saltanat vermiş olduğun kimse, "Benden sonra" gelenler meyânına dâhil değildir; o kimse benim ile beraber olur. Benim ile beraber olur ne demek? Belki o kimse müddeîsiz ve isbâta muhtâç olmaksızın "Ben" olur ve aramızda ikilik nisbeti bulunmaz."
2655. Bunun şerhini söylemek farzdır; velâkin yine ben, erkek ve kadın kıssasına rücû' ediyorum.
Ya'nî bu beraberlik ne demek olduğunu şerh etmek farzdır; velâkin bahis uzadı. Ben kadın ve erkek kıssasının beyânına rücû' ediyorum. Bu beraberlik hakkında Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî şerhinde münderic âtîdeki îzâhâtı bi't-tercüme nakl ediyorum: “ Ma'lûm olsun ki, evliyâ-yı ümmetten ba'zısı kalb-i Âdem ve ba'zısı kalb-i Şîs ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ ilh... (aleyhimü's-selâm) üzerinedir. Binâenaleyh enbiyâdan bir nebînin kademi üzerine olan her bir velî, hakikatte o nebînin "ayn"ıdır. Fütuhât-ı Mekkiyye'nin yetmiş üçüncü bâbında mastûrdur ki: Din beyt menzilesindedir; ve onun rükünleri risâlet ve nübüvvet ve velâyet ve îmândır. Ve risâlet beytin ve onun erkânının rükn-i câmiidir ve nev'-i insânîden maksûd olan ancak bu risâlettir. Böyle olunca, nev'-i insânîde rusülden bir resûl dâimdir ve o resûl de, nazar-ı Hakk'ın mevzi'i olan kutubdur. İmdi Hak Teâlâ dâr-ı dünyâda bu nev'-i insânîyi o resûl ile kāim tutar; ve kendi cismi ve rûhu ve hakîkati ile dâr-ı dünyâda mevcûd olmadıkça insana, insan ıtlâkı sahih değildir. Binâenaleyh bu nev' içinde, bu nev'in hafızı olan resûlün kendi cismi ve rûhu ile mevcûd olması zarûrîdir. Şu halde, yeryüzü cisim ile diri olan bir resûlden hâlî değildir. Zîrâ o âlem-i insânînin kutbudur. Eğerçi bin resûl olsa bile, onlardan birinin imâm olması zarûrîdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ, Resûlullâh (s.a.v.) den sonra, bu dâr-ı dünyâda rusülden, ecsâd ile diri olan üç kimseyi bâkî tuttu. Birisi İdrîs (a.s.) dır ki, dördüncü gökte diridir; ve semâvât-ı seb'a âlem-i dünyâdandır. Diğerleri İlyas ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dır. Binâenaleyh risâleti müttefekun-aleyh olan bu üç kimsedir. Hızr'a gelince, bu dördüncüdür. Bu bizim gayrimizin indinde muhtelefun-fihtir; bizim indimizde değildir. İşte bu dört kimse, dâr-ı dünyâda kendi cesedleriyle bâkîdirler. Ve bu dört kimse evtâddırlar; onlardan ikisi imâmdır ve birisi kutubdur. İmdi onlardan birisi ile îmân; ikincinin birisi ile velâyet, üçüncü ile nübüvvet ve dördüncü ile risâlet mahfûzdur. Ve mecmû'u ile dîn-i hanifi hifz olunur. Ve muhakkak bu dört kimseden her birisine mahsûs olarak bu ümmet içinde, her zamanda onun "kalb"i üzerine bir şahıs vardır; ve onların kalbi üzerine olanlar, onların nüvvâbıdır. İmdi ümmetten ve onun etbâ'ından resûlleri devr ettiren Muhammed (s.a.v.) in kerâmetidir. Her ne kadar halk tarafına gönderilmemiş ise de, onlar makām-ı risâletin sâhibidirler ve bundan evvel de resûl idiler. İşte Fütûhât-ı Mekkiye'deki beyânâtın hulâsası budur; ve buradan anla ki, cemî-i enbiyâ ve rüsulün hükmü böyledir, bu dörde münhasır değildir. علماء امتى کانبیاء بنی اسرائل [Ümmetimin alimleri, Benî İsrâîl nebîleri gibidir] bu ma'nâya işarettir. Binâenaleyh evvelki beyt-i şerîfde enbiyâdan bir nebînin kalbi üze- rine bir şahsın taayyün ve teşahhus i'tibariyle onun gayri ve onun nâibi olduğuna ve hakikati ve rûhu i'tibâriyle da onun "ayn"ı olduğuna işâret buyrulur. Zîrâ zâhir mazharın ve nâib menûbun aynıdır. Nitekim Fütûhâtın ibâresinde de bu iki ibâre vâki'dir. Bu beyt-i şerîfde "Bunun şerhi farzdır" buyrulması ile Fütûhât'dan nakl olunan bu ma'nâya işâret buyrulur."