İçeriğe atla

Arabın ve onun zevcesinin mâcerâsının mahlası (ya'nî zübdesi mahalli)

14. bölüm / 54 · 4530 kelime · ~23 dk okuma

2656. Erkek ve kadın mâcerâsının bir zübde mahallini bir muhlasın bâtını tekrâr istiyor.

Birinci mısra'daki "mahlas" "mîm"in fethi ile ism-i mekân olup, mahall-i hülâsa ya'nî süzgü mahallî demek olur. Ve ikinci mısra'daki "muhlas" "mîm”in zammı ile, temiz ve riyâsız dost ma'nâsınadır ki, murâd, nâm-ı şerîfine bu Mesnevî-i Ma'nevî ithaf buyrulan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleridir. Ya'nî Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin kalb-i şerîfi, erkek ve kadından murâd ne olduğunu hulâsaten ve açık olarak beyân etmemi istiyor.

2657. Kadın ve erkek sergüzeşti nakil vâki' oldu; bunu nefsinin ve aklının misali bil!

Bu kadın ve erkek sergüzeşti bir hikâye sûretinde vâki' oldu; bu hikâyedeki kadını nefsinin ve erkeği de aklının misâli olmak üzere bil ve teemmül et! Bu hikâyedeki tafsilâtın zevkıne var!

2658. Bu kadın ve erkek ki nefistir ve akıldır; iyi ve kötü için pek lazımdır.

2659. Ve bu toprağa mensub olan evde ayağı bağlanmış olan bu iki, gece ve gündüz niza'da ve macerâ içindedir.

Ya'nî akıl ve nefis, toprağın istihâlâtından husûle gelen bu cism-i unsurî-de, dâimâ yekdiğerine muhalefet ve mücadele ederler. Zîrâ nefis, âlem-i dünyâdandır; ve akıl rûhun sıfatı olup âlem-i emirdendir. Bu mücadele ve nizâ', mevtınleri ahkâmının yekdiğerine muhâlif olmasındandır.

2660. Kadın daima evin levâzımını ister; ya'nî âb-ı rû ve ekmek ve sofra ve [2620] câh.

Kadın sâkin olduğu evin içini mükellef ve muhteşem ister. Ya'nî kendisi hanım olup, hizmetçiler ve câriyelerin kendisine karşı yüz suyu dökmelerini ve erkeğin kendisine serfürû etmesini ve gıdâ ve türlü yemekleri hâvî mükel-lef sofra ve izzet ve mertebe ve güzel giyinip kuşanma ve herkesten daha yu-karı olmak ve parmakla gösterilmek ister. İşte bu sıfatlar tamâmiyle nefsin sı-fatlarıdır; ve nefis, bunlardan başka bir şey istemez; zîrâ enâniyet ve tahak-küm ve teferrüd, nefsin şânındandır.

2661. Nefis kadın gibi çâre edicilik için gâh hâkî ve gâh serverlik ister.

Nefis, maksadını elde etmek için ba'zan tezellül ve tevâzu' eder ve ba'zan da azamet ve riyâset satmak ister. Nitekim ehl-i nefs olanların hâlî meydan-dadır. Kendisinin mâfevkıne temelluk ve tabasbus eder; ve kendisinden aşa-ğı olanlara da azamet satar ve tahakküm eder.

2662. Akıl ise bu fikirlerden âgâh değildir; onun dimağında Allah gamından başkası yoktur.

"Akıl"dan murâd, akl-ı maâş değildir, akl-ı maâddır. Zîrâ akl-ı maâş kuvve-i nefsâniyyeden mütehassıl olan idrâkdir; ve akl-ı maâd ise kuvve-i rûhâniyyeden mütehassıl olan aklın idrâkidir. Ve onun sıfatı olan akl-ı maâd dahi bittabi' ona tâbi'dir.

2663. Gerçi kissanın sırrı bu dâne ve tuzaktır; şimdi kissanın süretinin tamamını dinle!

Hikâyenin zahiri ve bâtını vardır. Bu kıssanın sûreti tuzaktır ve onun ma'nâsı olan akıl ve nefis dânedir. Binâenaleyh ma'nâ dânesi, sûret-i kıssa tuzağına vaz' edilmiştir. Nitekim rûh, ma'nâdır ve cism-i unsurî onun tuzağıdır; zîrâ sûretsiz ma'nâ ve ma'nâsız da sûret olmaz. Böyle olunca, şimdi kıssanın sûretinin tamâmını dinle de, bu sûret tuzağına ne gibi ma'nâ dâneleri vaz' edilmiş olduğunu anla!

2664. Eğer beyân-ı ma'nevî kâfî olaydı, âlemin halkı atıl ve bâtıl olurdu.

Ya'nî ma'nâdan ibaret olan hubb-i ilâhî ve onun beyânı kâfi olaydı, emr-i ilâhîye itâat ve nehy-i ilâhîden ictinâb etmek îcâb etmez idi; ve halk-ı âlem, sûretten ibaret olan amelden âtıl ve kezâ âlem-i sûrete taalluk eden emir ve nehiy bâtıl olurdu.

2665. Eğer muhabbet senin fikrin ve ma'nan olaydı, senin orucunun ve namazının süreti olmaz idi.

Muhabbet-i ilâhî senin bir fikrin ve ma'nândan ibarettir. Eğer muhabbet mücerred bundan ibaret olaydı, sûretten ibaret olan oruç ve namaz gibi ibâdete hâcet olmaz idi. Zîrâ bu âlem âlem-i efâldir; fiil, kişinin fikrinin ve ma'nâsının şâhididir.

2666. Dostların birbirine hediyeleri, dostluk hususunda ancak süretlerdir.

2667. Ta ki gizlide mestûr olan muhabbetler üzerine hediyeler şahidlik vermiş ola.

2668. Ey azîz! Zîra zahir ihsanlar, gizlide olan muhabbetler üzerine şâhiddirler.

2669. Senin şahidin gâh doğru, gâh yalan olur; sarhoş gâh meyden ve gâh ayrandan olur.

Sen, sevmediğin bir adama, sûret-i zâhirede muhabbet ızhârıyla hediyeler gönderdiğin vakit bu fiilin yalancı şâhid olur; ve hakikaten sevdiğin bir adama gönderdiğin hediyeler ise, muhabbetinin doğru bir şâhidi olur. Nitekim mey içen bir adamın ızhâr ettiği sarhoşluk doğrudur ve onun hakîkî hâlidir; fakat ayran içen kimse sarhoşluk reftârı ızhâr ederse, bu onun hakîkî hâli değildir, yalandır.

2670. Ayran içmiş olan bir sarhoşluk izhar eder; kafa tutmanın hây u huyunu yapar.

Ayran içtiği halde, gûyâ mey içmiş gibi sarhoşluk ızhâr eden kimse sarhoş taklidleri yapar; onun hâli, hakîkî sarhoşun hâli değildir.

2671. O mürâî, kendisinin mest-i muhabbet olduğu zannı gelmek için, oruçta ve namazdadır.

Ya'nî riyâkâr olan kimse, halk kendisini hubb-i ilâhî ile sarhoş olmuş ve ehl-i kemâl mertebesini bulmuş zannetmek için, dâimâ oruç tutar ve namaz kılar ve bunları da halka gösterir.

2672. Elhasıl, ef'al-i hâriciyye, muzmer olan şey üzerine alâmet olmak için, başkadır.

Efâl-i zahiriyye, insanın hâl-i bâtınına alâmet olduğu için, âlem-i sûrette başka bir şe'n sahibidir ve lâzımdır; fakat bu zâhirî fiiller ya doğru olur veyâhud yalan olur. Bu doğruyu ve eğriyi tefrík edebilmek, temyîz-i sahíhe muhtâçtır.

2673. Yâ Rab! O eğri nişanı doğrudan tanımamız için, bize taleb sebebiyle, o temyîzi ver!

Mâdemki ahvâl-i bâtıneden doğru ve eğri haber veren şâhidler ve alâmetler vardır, yâ Rabbî, doğru ve eğri alâmetleri fark etmemiz için bize, niyâzımız sebebiyle bu temyîzi ihsân et!

2674. His için temyîz nasıl olur bilir misin? O his ki ينظر بنورالله ola.

Hissin bir temyîzi vardır, o temyîzin nasıl olduğunu bilir misin? O temyîz, Allah'ın nûruyla nazar eden hisde olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde buyururlar ki, firâset iki nevi'dir: Birisi firâset-i hikemiyye, dîğeri firâset-i şer'iyyedir. Firâset-i hikemiyye insanın eşkâl ve kıyafet-i zâhiriyyesinden ahvâl-i bâtınesine intikāldir; ve firâset-i şer'iyye ise kalbdeki nûr-i ilâhî ile insanın bâtınını müşâhededir. Bu beyt-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakının; zîrâ Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Nefehâtü'l-Üns'de beyân olunduğu üzere Hz. Cüneyd'in meclisine müslümanlar kıyafetinde bir hıristiyan genci gelip "Ey Şeyh, Resûlullah (s.a.v.)'in اتقوا فراسة المؤمن .... الخ hadis-i şerîfinin ma'nâsı nedir? diye sorar. Hz. Cüneyd bir müddet başını önüne eğip tevakkuf buyurur, ba'dehû "Müslüman ol ki, senin islâmiyyetinin vakti gelmiştir" der. Ve o genç, hazretin bu nûr-ı nazarını görmesiyle derhal müslüman olur.

2675. Eğer eser olmasa, muhabbetten haber veren yakınlık gibi sebeb de muzhirdir.

تهادوا تحابوا ya'ni "Hediyeleşin, sevişin!" hadîs-i şerîfindeki işaret mûcibince dostların arasında hediyeleşmek gibi ızhâr-ı muhabbete vesile olan âsâr olmasa, muhabbetten haber veren yakınlık gibi sebeb de, kalbdeki muhabbeti muzhirdir. Zîrâ bir kimseyi, bir kimseye takrîb ve musâhabete sevk eden sebeb, muhabbet-i kalbiyyedir. Kişi elbette sevmediğinden kaçar.

2676. Kendisine nûr-ı Hak imâm olan kimse, muhakkak esere, yâhut sebeblere köle olmaz.

Çeşm-i bâtınîsinin önünde nûr-ı Hak imâm olan kimse, firâset-i hikemiyyeye veyâ ef'âl-i zâhiriyye gibi esbâba bağlı olmaz; zîrâ firâset-i hikemiyyede veyâ ef'âl-i zâhiriyyede aldanabilir; fakat firâset-i şer'iyyede aldanmak olmaz.

2677. Nihayet muhabbet bâtında şu'le vurur; kavî olur ve eserden fâriğ eder.

Nûr-i ilâhînin husûlüne sebeb olan hâl bâtında muhabbet-i ilâhiyyenin parlamasıdır. Bu şu'le-i muhabbet kuvvet bulunca, o kalbin sahibi artık âsâr-ı zâhiriyyeden vâreste kalır.

2678. Muhabbet kendi nûrunu sipihr üzerine vurduğu vakit, mihrin i'lâmı için ona hâcet olmaz.

Ya'nî ahvâl-i bâtınenin şâhidi olan ameldir ve amelin ihlâsa müstenid olması lazımdır; ve ihlâsın husûlü ise ancak hubb-i ilâhî nûrunun kalbe istîlâsına mütevakkıftır. Böyle bir kalb sahibinin hâli âsâr-ı zâhiriyyeye muhtâç değildir. Onun kalbindeki muhabbetin nûru zâhirine aks eder; ve kezâ amel sâhiblerinin ahvâlini temyîzde böyle bir kimsenin hatâsı vâki' olmaz; zîrâ firâset-i şer'iyye sahibidir.

2679. Bu söz tamam olmak için tafsilât vardır; lakin sen iste ve selâmette ol!

Ya'nî muhabbet-i ilâhiyye hakkında çok sözler ve tafsilât vardır; velâkin muhabbet dediğimiz hâl, vicdânî ve zevkî bir şey olduğundan, ta'rîf olunsa, dinleyeni doyurmaz. Nitekim Cenâb-ı Pîr bir beyt-i şerîflerinde buyururlar: "Birisi âşıklık nedir diye sordu; dedim ki, benim gibi ol ki, bilesin."

Binâenaleyh sen o hâli bir mürşid-i kâmile intisâb edip Hak'dan iste; sana bu muhabbet ihsân olunduğu vakit, dünyada ve âhirette selâmette olursun.

2680. Gerçi ma'na, bu sûrette zahir oldu. Sûret, ma'nâdan yakındır ve uzaktır.

Ma'nâdan ibaret olan aşk ve muhabbet hakkındaki tafsîlâtı beyân için söz istî'mâl edilecek; çünkü ma'nâ, sûret vâsıtasıyla zahir olur; fakat sûret ma'nâya hem yakındır ve hem de uzaktır. Meselâ balı ta'rîf etmek için, sûretten ibaret olan lafız ve savt ile onun evsâfını beyân ettiğimiz vakit, bu ta'rîf, bal mefhûmunu yaklaştırır, fakat onun lezzeti bu ta'rîfât sûretinden pek uzaktır. Bu ma'nâya binâen Hakîm Senâî hazretleri şöyle buyururlar: "Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ sözde ma'nâ ve ma'nâda da söz yoktur."

2681. Delâlette su ve ağaç gibidir; vaktaki mahiyete gidersin, pek uzaktırlar.

Bu beyt-i şerîf, sûretin ma'nâya hem uzak ve hem de yakın olduğuna mi-sâldir. Ya'nî sûretin ma'nâya delâleti, ağacın suya delâleti gibidir; zîrâ nebâ-tât sudan neşv ü nemâ bulur. Ve nebâtât olan mahallerde, suyun vücûdunu görmediğimiz halde, su bulunduğuna hükm ederiz. Nebâtın vücûdu suya de-lâlet eder; fakat mâhiyetlerine gelince, birbirlerinden uzaklaşırlar; zîrâ suyun terkibi başka, ağacın terkîbi başkadır ve ikisinin evsâfi muhteliftir. İşte bunun gibi, suver-i mümkinâtın vücûdu, vücûd-ı Hakk'a delâlet eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَ مَنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَتْ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ (Şuarâ, 42/29) ya'ni "Se-mâvât ve arzı yaratması ve onlarda hayvânât cinsinden şeyler neşr etmesi, Allah Teâlâ'nın varlığının alâmetlerindendir" buyrulur. Fakat mâhiyyete ge-lince vücûd-ı vacib başka ve vücûd-ı mümkin başkadır.

2682. Mâhiyyat ve hâssuyyatın terkini söyle; o iki mah-runun ahvalini şerh et!

Ya'nî vücûd-ı mutlakın merâtibinden her bir mertebenin bir mâhiyyet ve hâssıyyeti vardır. Meselâ hazret-i şehadetin ve misâlin ve ervâhın ve a'yân-ı sâbitenin ve esmâ ve sıfatın başka başka mâhiyyât ve hâssıyyatı vardır. Bunların her birerlerinden bahs etmek uzundur. Sonra mâhiyyet-i ilâhiyye de vardır ki, o mâhiyyet cins ile fasıldan mürekkeb değildir; binâenaleyh o aslâ bahse sığmaz. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber "Fass-1 Mûsevî"de Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) [Âlemlerin Rabbi'nin mahiyeti nedir?] tarzında vâki' olan mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâli hakkında bu babda tafsîlât i'tâ bu- yurmuşlardır; binâenaleyh bunların tafsilâtını bırak. O iki mâh-rûnun, ya'nî Arab kadını ile erkeğin ahvâlini şerh et!

Hz. Pîr ikisine "ay yüzlü" ta'bîr buyururlar; zîrâ biri aklın ve dîğeri nefsin timsâlidir; ve ay güneşten nûr aldığı gibi, akıl ve nefis dahi hayât-ı ma'neviyyeleri nûrunu şems-i Zât'dan alırlar.

Zevcesinin iltimâsı üzerine, Arab erkeğinin muvâfakat etmesi ve bu inkıyâdda "Benim bir hîlem ve imtihanım yoktur" diye yemîn etmesi.

2683. Erkek dedi: Şimdi muhalefetten geçtim; hüküm tutarsın; kılıcı kınından çek!

2684. Her ne söylersen ben sana muti'im; bana iyi ve kötü de gelmesine bakmam.

Ya'nî sen hüküm sâhibisin; artık senin söylediğin şeylerin iyi veyâ fenâ olmasına bakmıyarak kabûl ederim ve muhalefet etmem.

2685. Ben senin vücudunda mün`adim olurum; çünkü ben muhibbim, muhabbet kör ve sağır eder.

Bu beyt-i şerifde حبك الشى يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeye muhabbetin, seni kör ve sağır eder" hadis-i şerîfine işâret buyrulur. Zîrâ muhibbin kalbini, mahbûbunun muhabbeti kapladığı vakit kendi irâdesini, mahbûbunun irâdesine tâbi' kılar ve kendi irâdesinden geçer; zîrâ insanın varlığını ihdâs eden şey, ancak kendisinin irâdesidir; ve enâniyet de ancak bundan ibarettir. Ve nitekim Fir'avn'ı Fir'avn yapan ancak irâdesinde teferrüd dâiyesidir; binâenaleyh irâdesinde teferrüd dâiyesi olan kimsede, bu teferrüd dâiyesi ne derecede ise, Fir'avunluğu da o nisbette olur. İmdi kıssada "erkek"ten murâd akıl ve "kadın"dan murâd nefis olduğundan, bu nefis, terbiye-i mürşid ile mutmainne mertebesine geldiği vakit aklın sıfatına bürünür ve akıl da kendi sıfatını görüp nefse tâbi' olur.

2686. Kadın dedi, sen bana birr ahengi mi ediyorsun; yahud hîle ile benim sırrımı mı keşf ediyorsun?

Ey zevcem, sen bana münkād olmakla, hayât-ı zevciyyetimizde lutuf ve ihsân âhengi mi tertib ediyorsun; yoksa bu inkıyâdın bir hile midir ve bu hîle ile benim zamîrimi keşf etmek mi kasd ediyorsun?

2687. (Erkek) dedi, Adem-i safiyi topraktan yaratan, gizliyi ve aşikârı bilici Allah Teâla'ya yemîn ederim.

"Adem-i safi"den murâd, nefs-i sâfiye mertebesinde tahakkuk eden her bir insân-ı kâmildir.

2688. İnsân-ı kâmile verdiği üç arşın kalıbta, elvahda ve ervâhda her ne var idiyse, açık gösterdi.

Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri, insân-ı kâmile verdiği üç arşın tûlundaki cism-i unsurî içinde, bilcümle merâtibinin ahkâmını cem' etti ve her bir mertebe-i vücûd bir levh olduğundan, bu levhalarda olan şeyleri ve her bir mertebenin mâfevkı mâdûnunun rûhu olduğundan, bu ervâhda olan şeyleri o insân-ı kâmile açık bir sûrette gösterdi. Zîrâ sûret-i unsurînin ruhu, sûret-i misâliyye ve sûret-i misâliyyenin rûhu, cevher-i mücerred nûru; ve bunun rûhu, onun ayn-ı sâbitesinden ibaret olan sûret-i ilmiyye; ve sûret-i ilmiyyenin rûhu onun tâbi' olduğu isim; ve ismin rûhu, onun menşei olan sıfat-ı Hak ve bu sıfatın ruhu, Zât-ı Hak'dır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنْ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (Necm, 53/42) [Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir] buyrulur. Ve bunların cümlesi icmâlen yedi mertebedir; ve her birisi bir levhdir ki, “levh-i kazâ" ve "levh-i kader" ve "levh-i mahv ve isbât" bunlarda dâhildir. Ve sahib-i Mesnevî haz-retleri dahi bu asfiyâdan birisidir.

2689. O ebede kadar her ne var idiyse evvel be-evvel, kendi "alleme'l-esma"sından ders aldı.

Bu beyt-i şerîfde وَ عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ya'nî “Ve Allah Teâlâ Adem'e esmânın hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu sûretle kâmilin alleme'l-esmâsı Hak olur; zîrâ insân-ı kâmil cemi'-i esmâyı câmi' olan "Allah" ism-i şerîfinin mazharıdır ve halîfe-i Hak'dır.

2690. Nihayet melek onun tedrîsinden kendisinden geçti; onun takdîsinden [2650] başka kuds buldu.

Ya'nî Hak Teâlâ melâikeye:"Ben yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurduğu vakit, melâike "Yâ Rab, yeryüzünde fesâd yapan ve kan döken kimseyi nasıl halîfe yaparsın? Biz sana tesbih ve seni takdîs ediyoruz, dediler. Hak Teâlâ onlara, siz benim bildiğimi bilmezsiniz buyurdu." (Bakara, 2/30) Ve Adem'e de "Ey Adem, onlara esmâdan haber ver!" buyurunca Adem, melâikenin bilmediği esmâdan haber verdi; melâike hayrette kaldı. سُبْحَانَكَ لَا عَلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا (Bakara 2/32) ya'nî "Yâ Rab, biz seni tenzih ederiz ve ancak senin bildirdiğini biliriz" dediler. Zîrâ melâike, Adem gibi cem'iyyet-i esmâiyyeye mâlik değildirler; onlar ancak "Sübhân, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Ahad, Vâhid ve Aliyy gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse müteallık esmâ-i ilâhiyyeye vakıfdırlar. Diğer esmânın dahi bulunduğunu bilmezler. Ve Hakk'ı ancak, bildikleri isimler ile tesbih ve takdîs ederler. Nitekim bu bahsin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Âdemî'de beyân buyrulmuştur.

İmdi sâir esmâ-i ilâhiyyeye adem-i vukūfları hasebiyle amelleri noksan olan melâike, Adem'in o isimleri onlara haber vermesi ve tedrîs etmesi üzerine, ilim cihetinden terakkî ettiler ve cehil kirliliğinden temizlendiler.

2691. Onlara Adem'den yüz gösteren açıklık; onlara göklerin açıklığından ol-madı.

Adem, melâikeye esmâ-i ilâhiyyeden haber verdiği vakit, onlar bilmedik-lerini öğrendiler. Bu ihbârdan onlara emr-i ma'rifette bir küşâdelik ve açıklık hâsıl oldu ki, bu ma'rifet, onlara göklerin açıklığından, ya'nî mezâhir-i se-mâviyyeden hâsıl olmadı; zîrâ ecrâm-ı semâviyye cirm ve sûret i'tibariyle, cism-i Ademîden azîmdir. Nitekim âyet-i kerîmede `لخلق السموات والأرض أكبر من خلق الناس` (Mü'min, 40/57) ya'nî “Göklerin ve yerin halkı, nâsın halkından pek büyüktür" buyrulur. Fakat i'tibâr ma'nâyadır; Ademdeki ma'nâ ve cem'iyyet-i esmâiyye onların hiçbirisinde yoktur. Binâenaleyh mezâhir-i kudret-i ilâhiyyeden olan ervâh-ı melâikeye, Adem gibi cism-i unsurîde mu-kayyed olmayıp semâvâtta seyerân hassası bahş edilmiş olması, onlara böy-le bir ma'rifet vermedi.

2692. O temiz canın meydanının genişliğinde, yedi göğün meydanı dar geldi.

İnsân-ı kâmilin ma'nâdan ibaret olan rûh-ı mukaddesinin meydanı gâyet geniştir. Zîrâ bilcümle tecelliyât-ı esmâiyyeyi kabûl eder; fakat yedi gök sû-ret ve taayyün sahibi olduğundan, fezâ-yı bî-nihâyede işgal ettiği sâha, bu ma'nâya nisbeten gâyet dardır.

2693. Peygamber buyurdu ki: Hak Teâlâ "Ben asla yukarıya ve aşağıya sığ-madım" buyurmuştur.

"Yukarı"dan murâd semâvât ve "aşağı”dan murâd dahi arzdır. Nitekim âtîdeki beyitte tefsîr buyrulur.

2694. Ey azîz, yakînen bil ki, ben yere ve göğe ve arşa da sığmadım.

"Yer"den murâd küre-i arz ve “gök"ten murâd bilcümle taayyünât-ı semâ-viyye ve "arş"dan murâd dahi, tekevvün etmiş ve edecek olan bilcümle vü-cûdât-ı izâfiyye âlemidir. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye âlemi rahmet-i rahmâniyye- nin müstevâsıdır; onun için Kur'ân-ı Kerîm'de الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân, arş üzerine müstevî oldu" buyrulur. Ve rahmet, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmuası ona sığmaz; binâenaleyh bu hey'et-i mecmûa arşa da sığmaz.

2695. Acibdir ki, mü'minin kalbine sığarım; eğer beni istersen o gönüllerde iste!

Ya'nî insân-ı kâmil, kâffe-i esmâyı câmi' olan "Allah" isminin mazharı olduğundan, bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmuası insân-ı kâmilin kalbine sığar. Bu ma'nâya mebnî Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "Eğer arş ve onun muhtevâsının milyonlarca misli, ârifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu hissetmezdi” buyurur. Zîrâ vücûdât-ı izâfiyye arşı taayyünâttan ibaret olduğundan mütenâhîdir; ve mütenâhî olan şey, nâmütenâhîyi istîâb edemez; fakat kalb-i ârif, bir ma'nâ-yı nâmütenâhîden ibaret olduğundan, nâmütenâhî olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin tecelliyâtını kabûl eder; ve kalb denildiği vakit, insân-ı kâmilin kalbi murâd olunur. Ba'zı esmâyı ârif olan kulûb-ı cüz'iyyeye ve gayr-i ârifin kalbine ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine "kalb" denilmesi, mecâzen vâki' olur. Bir rubâîsinde Efdalüddîn Hâkānî buyurur:

Nazmen tercüme: "Gönül sahrâsı efzûndur cihândan O hâricdir zemînden, âsumândan Acib olmaz olursa vüs'atinden Onun mazrûfu ancak lâ-mekândan."

İmdi bu üç beyt-i şerîfde لا يسعنى ارضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur. Onun için insân-ı kâmilin kalbine "beytullâh" ve "arşullâh" ta'bîr ederler. Böyle olunca Hakk'ı taleb eden insân-ı nâkısların, onların muhabbeti vâsıtasıyla insân-ı kâmilin kalbine girmeleri îcâb eder.

2696. (Hak) dedi: Ey muttakî, benim kullarıma dâhil ol, benim rü'yetimden cennete dâhil olasın.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i Fecr'in ahirindeki يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِى الى رَبِّكَ رَاضِيَةٌ مَرْضِيَةٌ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَ ادْخُلَي جنتي (Fecr, 89/27-30) ya'nî "Ey nefs-i mutmainne, râzıyye ve merzıyye olarak Rabb'ine rücû' et; benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz, cenneti makām-ı rü'yet ve ibâda duhûlü de havâss-ı ibâdın bâtını ve kalbi ile tefsîr buyurmuşlardır. Hulâsası budur ki: "Ey nefs-i mutmainne, havâss-ı ibâdımın kalbine gir ve o kullarımın kalbinde olanı gör ve benim rü'yetime dâhil ol ki, ben havâss-ı ibâdımın kalbindeyim."

2697. Arş kendisinin o genişliği nûru ile beraber, onu gördüğü vakit kendi yerinden gitti.

Fezâ-yı bî-nihâyedeki vücûdât-ı izâfiyye arşı, ucu bucağı bulunmayan genişliğin nûru ile beraber Âdem cinsinin azamet-i ma'neviyyesini gördüğü vakit, kendi azamet-i sûriyye ve cismâniyyesini hiçe saydı ve kendisinin makām-ı azametini terk edip o büyüklüğü âdeme verdi.

2698. Muhakkak arşın büyüklüğü çok zahir olur; lakin ma'na eriştiği vakit sûret kimdir?

"Arş", taht ve binâ ma'nâlarına gelir; vücûdât-ı izâfiyye, vücûd-ı mutlakın tenezzülâtından husûle gelmiş olduğundan, vücûd-ı hakîkînin tahtı ve binâsıdır; ve fezâ-yı bî-nihâyede gayr-i kābil-i ta'dâd olan manzûme-i şemsiyyelerin azamet-i sûriyyeleri ise erbâb-ı hey'et nazarında pek âşikârdır. Fakat bu hey'et-i mecmûanın hiçbirisinde "âdem"deki azamet-i ma'nâ yoktur. Azamet-i ma'nâ indinde sûret büyüklüğünün kıymeti yoktur. Meselâ yüz kiloluk altın kütlesinin indinde, yüz bin kiloluk toprak yığınının ne kıymeti olur?

2699. Her bir melek diyor idi ki: Bundan evvel bizim için yeryüzü üzerinde bir ülfet var idi.

2700. Arzda hizmet tohumunu ekdik; o taalluktan biz taaccübe düştük.

2701. (Dedik) ki: Mâdemki bizim hilkatimiz asumândan olmuştur; bizim toprağa taallukumuz nedir?

2702. Biz nûrların zulmetler ile ülfeti nedir; nûr zulmet ile nasıl yaşayabilir?

2703. Ey âdem, o ülfet senin kokundan idi; zîrâ arz senin cismine arış ve argaç idi.

2704. Senin toprak cismini buradan dokudular; senin nûr-ı pakini burada buldular.

2705. Bunu ki bizim canımız senin rûhundan bulmuştur, o evvel be-evvel topraktan parlamıştır.

2706. Zemînde idik ve zemînden gâfil idik; onda medfûn olan bir hazîneden gâfil idik.

2707. Vaktaki o makāmdan bize sefer emr etti, o tahvil-i mekândan dimağımız acı oldu.

2708. Tâ ki ey Huda, bizim yerimize kim gelecek diye biz hüccetler söyledik.

2709. Bu tesbih ve tehlilin nûrunu, kuyl u kāl için satar mısın?

2710. Tarîk-ı inbisattan söyleyiniz diye hükm-i Hak bize bisât döşedi.

2711. Yegâne çocuklar babalarına söyledikleri gibi, dilinize ne gelirse korkusuz söyleyin.

2712. Zîrâ bu sözler her ne kadar lâyıksız ise de, benim rahmetim gazabım üzerine sabıktır.

Ya'nî, "Ey melâikem, biz seni tesbih ve takdîs edip dururken, yeryüzün- de kan döken ve fesâd yapan Âdem'i kendine halîfe mi yapacaksın? deme- niz, bana karşı bir nizâ' ve i'tirâz olmak i'tibariyle her ne kadar lâyıksız ise de, bu sözler çocukların babalarına hakikat-ı hâli müdrik olmaksızın söyle- dikleri söz kabîlinden olduğundan, mahzâ benim rahmetim, gazabımdan fazla olduğu için, bu lâyıksız sözlerinizden dolayı sizi muâheze etmem. Bu beyt-i şerîfde سبقت رحمتى على غضبی ya'ni "Benim rahmetim, gazabımı geçmiş- tir" hadîs-i kudsîsine işâret buyrulur.

2713. Ey melek, bu sebkati izhar için, sana işkâl ve şek dâiyesi koyarım.

Ey melek zümresi, rahmetimin gazabımı geçtiğini fiilen ızhâr için yaptığım işler hakkında senin içine işkâl ve şek ve şübhe dâiyesini koyarım. Ef'âlimin hükmünü ve sırrını idrâk edemediğin için sana benim fiillerimin kabûlü güç görünür ve ef'âl-i ilâhiyyemdeki isâbetten şekke düşersin.

2714. Nihayet söylersin ve ben seni muâheze etmem; hilmimi inkâr eden dem vuramaz.

Nihâyet adem-i idrâkinden, lâyıksız sözleri söylersin; ben de bundan dolayı seni muâheze etmem. Benim bu adem-i muâhezem Halîm ism-i şerîfimin hükmünü fiilen ızhâr eder ve artık eser-i fiilîsi ile zâhir olan hilmimi münkir olanların söz söylemeğe mecalleri kalmaz.

Buraya kadar olan ebyât-ı şerîfede Cenâb-ı Pîr-i destgîr, insân-ı kâmili yer, gök ve arş ile mukāyese buyurdular ve ondan sonra da âlem-i melekiyyete geçtiler. Ve Hak Teâlâ hazretlerinin melâike ile muhâtabasını beyân buyurdular. Bu muhâtabada Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Bakara'da وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Ey Habîbim, senin Rabb'in melâikeye muhakkak ben yeryüzünde halîfe yapacağım dediği vakit, melâike, “Yâ Rab, sen orada, fesâd eden ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Halbuki biz sana tesbîh ediyoruz ve seni takdîs ediyoruz" dediler. Hak Teâlâ, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi bilirim, buyurdu" âyet-i kerîmesinde ve Âdem'in fazlı da bu âyeti ta'kîb eden âyetlerde mezkûrdur. Ancak yukarıki beyitlerde Âdem'den evvel melâikenin arza taallukları ve hizmetleri beyân buyrulmuş olduğundan, bu husûsta îzâhât i'tâsı fâideden hâlî değildir.

Ma'lumdur ki bir vücûdun kudreti olmasa, ondan hiçbir eser zuhûra gelmez. Onun için Allah'ın vücudundan sonra, onun meleklerine inanmak dahi îmânın şartlarından birisi olmuştur. Melâikenin nizâ'ı ve Âdem'in melâikeden efdaliyyeti mes'elesi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Âdemî'de ve hizmetleri dahi yine Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'de mezkûrdur. Melâikenin arza taalluk ve hizmetlerinin hulâsası budur ki, fezâda avâlimin teşekkülü "nefes-i rahmânî"nin inbisâtındandır ve bu nefes, suver-i âlem için cevher-i heyûlânî gibidir; ve bu nefes-i rahmânî rutûbet ve yübûset ve harâret ve bürûdetin hey'et-i mecmûasından ibaret olan destgâh-ı tabîatte inbisât eder ve nefes-i ilâhî hubb-i zuhûr ile menfûh olduğu için hârdır. Merâtib-i süfliyyeye tenez-zülünde bi-hasebi'l-esmâ suver-i muhtelife ile müteayyen olur. Suver-i âlemin heyûlâsı olan bu nefes-i rahmânî “amâ” hâlindedir; ve "amâ" lügatte rakîk bulut ma'nâsınadır; bu da rakîk dumandan başka bir şey değildir. Âyet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَ هِيَ دُخَانٌ (Fussilet, 41/11) [Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi] buyrulmakla, bu mertebeye işaret buyrulur. Bu sehâbeler, manzûme-i şemsiyyelerin heyûlâsıdır ve gaz kitleleridir; ve terkîbleri, anâsır-ı basîta zerrâtından müteşekkildir ve bu nefes-i ilâhîden kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâh, ya'nî kuvâ-yı unsuriyye tekevvün eyledi. Bunlara lisân-ı şerîatte Âdem'e secde ve serfürû ile ve hizmet ile mükel- lef olan melâike derler. ve "Melek" lügatte kuvvet ma'nâsına gelir. Bu kuv- vetlerin âsârı nazar-ı hissî ile görülebilir ise de, kendilerinin mâhiyyet ve ha- kîkatleri gayr-i mer'îdir. Bu kuvâ, külliyyatı i'tibariyle ta'dâd olunabilir ise de, cüz'iyyatı i'tibariyle lâ-yüad ve lâ-yuhsâdır. Nitekim her bir yağmur dânesi- nin bir melek tarafından inzâl olunup, bir dâneyi indiren meleğin, bir daha rücû' etmediği ihbâr buyrulur. Filhakîka da hiç şübhe yok ki, yağmur dâne- sinin sath-ı arza nüzûlü bir kuvvetle olur; ve ondan sonraki dânenin nüzûlü için masrûf olan kuvvet, evvelki kuvvetin aynı değildir; ve evvelki kuvvetin rücû'u imkânı yoktur. Sâir kuvâ da buna makıystir. Bunlara "melâike-i un- suriyyûn" derler ki, âlem-i anâsırdan münfekk değildirler ve dâimâ âdeme hizmetle mükelleftirler. Bir de anâsırın fevkınde olan melâike vardır. Bunlar ecrâm-ı kesîfe arasındaki fezâda olup Âdem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Bunlara “ervâh-ı ulviyye" derler. Nitekim Âdem'e serfürû etme- yen İblis'e أم كنت من العالين (Sâd, 38/75) ya'nî “Sen âlîn cinsinden misin?" tar- zında itâb vâki' oldu. Bu ervâh-ı ulviyye suver-i tabiiyyedendir; ve tabîat ru- tûbet, yübûset, harâret ve bürûdetten ibaret olan erkân-ı erbaanın hey'et-i mecmûasıdır. Ve anâsırdan hâlî olan fezâda bu erkân-ı erbaa mevcuddur. Ni- tekim cismâniyetleri hava ile harâretten mürekkeb olan cin ve şeyâtîn, bu er- vâh-ı ulviyyeden istirâk-ı sem' için fezâya çıkmak istediklerinde, bunlar ta- rafından tard olunurlar. Kendi mertebelerine göre, bu ervâh-ı ulviyyede zu- hûr vardır ve "nefes-i rahmânî” bunlara nazaran bâtındır; velâkin bu ervâh a'yân-ı anâsıra nisbeten bâtın ve a'yân-ı anâsır, bunlara nazaran zâhirdir. Ta'bîr-i dîğer ile ervâh-ı ulviyye, insanın nefesini ihrâc ettiği vakit yavaş ve bilâ-sadâ söz söylemesine, ve a'yân-ı anâsır ise cehren ve sadâ ile tekellü- müne müşâbihtir; ve ihtisâm ve nizâ' ile zâhir olan melâike, bu ervâh-ı ul- viyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede مَا كَانَ لِى مِنْ عِلْمٍ بالملاء ألاَ عَلَى اذْ يَختصمون (Sâd, 38/69) [Mele-i a'lâda, kendi aralarındaki tartışmalarına dair benim hiçbir bil- gim yoktu] buyrulur; zîrâ bunlar tabiiyyûndur. Ve tabîat, yekdîğerinin zıddı olan erkân-ı erbaadan ibarettir. Ve suver-i tabîiyye ise kendilerine anâsır ta- alluk etmeksizin bu dört esas dâiresinde mütekevvin olurlar.

İmdi, yukarıdaki ebyât-ı şerîfede beyân buyrulduğu üzere, bu ervâh-ı ul- viyye ecrâm-ı unsuriyyenin tekevvününe hâdim oldular; fakat ecrâm-ı ke- sîfenin tekevvününden sonra kendi âlemlerine çekildiler ve unsuriyât âle- minden sefer ettiler; ve bu ecrâm-ı kesîfede yalnız unsuriyâttan mütekevvin olan ervâh kaldı ki, bunlar her ân âdeme secde ve serfürû ve hizmet ile mü- kelleftirler.

2715. Bizim hilmimizde her nefes yüz baba, yüz ana doğar, fenâya düşer.

Babalar ve analar Halîm ismimizin mezâhiri ve âyînesidir; onların birçoğu bozulup fenâya gider. Halbuki bizim Halîm ismimiz bâkî ve onun ahkâm ve âsârı "halk-ı cedîd" içinde olan mezâhirde cârîdir.

2716. Onların hilmi bizim hilim denizimizin köpüğüdür; köpük gider gelir; fakat deniz yerindedir.

Ya'nî bu mezâhirin her biri, deniz mesâbesinde olan bir ismin mazharıdır; ve onlardan zahir olan ahkâm ve âsâr ise denizin köpüğü mesâbesindedir. Köpük gibi olan mezâhir bir taraftan gider ve bir taraftan gelir; esmâ ise bâkî kalır. Zîrâ esmâ, bâkî olan müsemmâdan münfekk değildir.

2717. Hoş, ben o incinin önünde bu sadefi ne söyliyeyim? O ancak köpüğün köpüğünün köpüğünün köpüğüdür.

Bu beyt-i şerîfde, müsemmânın "ayn"ı olan isim inciye ve onun vücûd-i izâfî âleminde müteayyen olan mazharı sadefe ve o sadef dahi o isim deryâsında mütekâsif olan köpüğe teşbîh buyrulmuştur. Köpüğün dört mertebe üzerine zikr edilmesi ile merâtib-i tenezzülâta işâret buyrulmuştur. Zîrâ her bir mazhar sûret-i misâliyyesinin zılli ve sûret-i misâliyye rûhun zılli ve rûh, ayn-ı sâbitesinin zılli ve ayn-ı sâbite ise mazhar olduğu ismin zıllidir.

2718. O köpüğün hakkı, o sâf denizin hakkı için ki, bu söz bir imtihan ve lâf değildir.

O mezâhir-i esmâ olan vücûdât-ı izâfiyye hakkı için ve onlarda zâhir olan esmâ denizi hakkı için, benim bu söylediklerim, senin zamîrini izhar kasdıyla vâki' bir imtihân ve bir kuru lâf değildir. Bu sözler zâhirde Arab erkeği tarafından zevcesine ve bâtında akıl tarafından nefse vâki' bir hitâbdır.

2719. Kendisine rücû'um olan zât hakkı için, muhabbet ve safvet ve huzû' cihetindendir.

ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebut, 29/57) [Sonunda bize döndürüleceksiniz] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, kendisine dönecek olduğum Zât-ı Ecell ve A'lâ'ya yemîn ederim ki, sözlerimi muhabbet ve safvet ve tevâzu' cihetinden söyledim.

2720. Eğer bu heves senin önünde imtihan ise, bir nefes benim imtihanımı imtihân et!

Eğer benim sana karşı itâata meylimin ve hevesimin, seni tecrübe ve imtihân etmek için olduğunu zannediyor isen, benim bu tecrübemi bir an için olsun tecrübe edebilirsin.

2721. Benim sırrım zahir gelmek için sırrını örtme! Sen bana emr et, her şeye ki, ben onun üzerine kādirim.

Ya'nî zamîrini benden saklama ki, ben de zamîrimde olan şeyi ızhâr edeyim; tâ ki iki tarafda yekdiğerine karşı gıll ü gış kalmasın. Benim elimden gelebilen bir şey hakkında bana emr et, derhal yapayım.

2722. Benim kalbim zahir gelmek, kābil olduğum her şeyi kabûle getirmek için kalbini örtme!

Benim kalbimin hâli meydana çıkmak ve isti'dâdımın kabûl edebileceği her bir şeyi kabûl edebilmek için, sen de kalbinin hâlini meydana koy!

2723. Nasıl edeyim? Benim elimde ne çâre vardır; bak acaba benim cânım ne emre meşguldür?

Ya'nî bana olan emrini tebliğ edeceğin vakit, benim elimden ne gibi bir tedbîr gelebileceğini ve benim cânımın isti'dâdı, senin istediğin emr-i ma-îşetin tevsîi hususunda ne gibi işle meşgûliyyete müsâid olduğuna nazar et!