İçeriğe atla

Kadının rızık talebi yolunu kendi zevcine ta'yîn etmesi, onun dahi kabûl eylemesi

15. bölüm / 54 · 1211 kelime · ~7 dk okuma

2724. Kadın dedi ki: Bir azîm güneş parlamıştır; tamâmen âlem ondan ay- dınlık bulmuştur.

2725. Rahmân'ın naibi fail-i hakîkînin halîfesidir; Bağdad şehri ondan ba- hâr gibidir.

Ya'nî kadın devâm-ı hayâta sebeb olan rızkın tahsili için, zevcine Bağdâd şehrinde Rahmân'ın nâibi ve fail-i hakîkî olan Hakk'ın halîfesi olan bir pâdi- şâhın zuhûr ettiğini ihbâr ediyor. "Nâib-i Rahmân” ve “halîfe-i Hak"dan mu- râd, kutb-ı âlem olan insân-ı kâmildir. Ve "Bağdâd şehri"nden murâd "velâ- yet-i hâssa-i muhammediyye"dir ki, âlem-i ervâhın merkezidir. Nitekim Hz. Pîr bir gazellerinde:

ما ببغداد جهان جان انا الحق میزدیم پیش از ان کین دارو گیر و نکته منصور بود "Biz dünyâ ma'rekesinden ve Mansûr'un nüktesinden evvel, cân âleminin Bağdad'ında "Ene'l-Hak" na'rasını vurur idik."

Mürşid-i kâmilin zâhirde Bağdad'a nisbeti, Bağdâd şehrinin birçok zaman- lar makarr-ı hilâfet olmasındandır. Ve bâtında “bâğ-ı dâd” terkibinin tahfifiy- le, "kutb-ı âlemin ihsân ve atâ bağı" olduğuna işâret olunur; zîrâ atâyâ-yı ilâ- hiyye kutb-ı âlem yediyle ehl-i âleme tevzî olunur.

2726. Eğer o şâha vâsıl olursan şah olursun; Ne vakte kadar her idbar tarafı- na gidersin?

Ey sâlik, eğer hakikate âgâh olmak istersen insân-ı kâmil tarafına git; ne vakte kadar insân-ı kâmil zannı ile nâkısların arkasında koşup duracaksın?

2727. Mukbillerin hem-nişinliği kimya gibidir; onların nazarı gibi bir kimya ise nerededir?

Makbûl-i ilâhî olan insân-ı kâmillerle beraber oturup kalkmak, "kimya" dedikleri "iksîr" gibidir. İksîr bakıra katıldığı vakit mâhiyyeti nasıl altına inkılâb ederse, bakır gibi olan nâkıslar dahi, onların iksîr gibi olan nazarlarıyla kâmil olurlar. Onların nazarları gibi müessir bir iksîr var mıdır? Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz bir gazellerinde buyururlar: ای عاشقان ای عاشقان من خاگرا كوهر کنم Ya'ni "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı gevher yaparım."

2728. Ahmed (a.s.)ın gözü bir Ebû Bekir üzerine çarpmış, o bir tasdikden Sıddik gelmiştir.

(S.a.v.) Efendimiz'in nazar-ı saâdetleri Hz. Ebû Bekir (r.a.) üzerine isâbet etti ve iksîr gibi olan nazar-ı mübarek, Hz. Ebû Bekir'i mu'cize görmeğe hâcet kalmaksızın derhal tasdîk-i nübüvvete sevk edip, sıddíkıyyet mertebesine çıkardı. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât'da "sıddîk" ve "sıddîkıyyet"i îzâh edip buyururlar ki: "Sıddîk mücerred muhbirin kavlinden Allah'a ve Resûl'üne îmân eden bir kimsedir ki, kalbine istîlâ eden nûr-i îmân, muhbirin kavli hakkında şek ve tereddüd vukū'una mâni' olur. Sıddīkıyyete gelince o, resûle îmân ile mu'teber olur; velâkin sıddîkın Allah'a îmânda ba'zan nazarı olur; zîrâ Kur'ân-ı Kerîm nazarı âmirdir; fakat sıddıkın resûle îmânı istílâ-yı nûr sebebiyle bila- delíl vâki' olur; ve sıddîk sahib-i nûrdur. O nûru nûr-ı basar gibi kalbinde bulur. Ve sıddîkıyyet ile nübüvvet-i teşrî arasında bir makām vardır ki, sıddıkıyyetin fevkı ve nübüvvet-i teşrî'in tahtıdır, bu da risâlettir. Ve bu makāma "nübüvvet-i âmme" ve "makām-ı kurbet" derler; ve bu makāmın sahibi Resûl (s.a.v.) in gördüğünü görür ve Hak'dan aldığını alır; ve bu mertebeye hadîs-i şerîfde Ebû Bekir hazretlerinin kalbine dökülmüş olan sır ile işaret buyrulmuştur. Binâenaleyh Ebû Bekir (r.a) siddik olup, bu mertebe sebebiyle sâir sıddíklar üzerine tafdíl edilmişdir ve (S.a.v.) ile, Hz. Ebû Bekir arasında hiçbir kimse yoktur. Eğer bir kimse bu mertebeye gelirse Hz. Ebû Bekir ile beraber olur, onun fevkı olamaz." Bu îzâhât cenâb-ı Şeyh-i Ek- ber efendimizin kavlinden hulâsâ olunmuştur. Bu beyt-i şerîfde Hz. Mevlânâ efendimiz dahi bu ma'nâya işâret buyurmuşlardır.

2729. (Erkek dedi): Ben şâhı nasıl kabul edici olurum; ben bahanesiz onun tarafına nasıl giderim?

Şâhın huzûruna gitmek için bir sebeb lâzım; onun tarafına bir sebeb olmaksızın nasıl gideyim?

2730. Bana bir münasebet veya bir vesile lâzımdır; hiç aletsiz san'at doğru olur [2690] mu?

2731. Leyla'ya biraz hastalık geldi diye birisinden işiten Mecnun gibi ki;

2732. Dedi: Eyvah bahanesiz nasıl giderim; ve eğer iyâdetten kalır isem, nasıl olurum?

2733. لَيْتَنِي كُنْتُ طَبِيباً حَاذِقاً كُنْتُ أَمْشِي نَحْوَ لَيْلى سابقاً Keşke ben bir tabib-i hâzık olsa idim de, Leylâ tarafına koşa koşa yürüye idim.

2734. Bil ki bize haya kırıcılığa nişan olmak için, Hak Teâlâ bize قل تعالوا [Kul teâlev) buyurdu.

Vâkıâ biz Hak Teâlâ'nın azamet ve kudreti karşısında, kendi hiçliğimize ve kemâl-i zilletimize bakarak, o dergâh-ı azamete yaklaşmağa utanırız; fakat kerîm olan Hak Teâlâ bizim bu hayâmızın inkisârına nişân olmak ve bu husûsta bizim cüretimizi artırmak için, bize Kur'ân-ı Kerim'de: قُلْ تَعَالُوا (En'âm, 6/151) ya'nî “Yâ Habibim, kullarıma gelin, de!" buyurdu. قل تعالوا "Kul teâlev" ile başlayan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir; şurrâh-ı kirâm hazarâtı bu âyetlerden ba'zılarını alıp tefsîr buyurmuşlardır; fakat hangi âyet olursa olsun yalnız تعالوا [Tealev] hitâbının, Hz. Pîr efendimiz cezb-i ilâhîye nişân olduğunu beyân buyururlar. Ve nitekim bir gazellerinde de şöyle buyururlar: قل تعالوا [Kul teâlev], Hak Teâlâ'nın kullarını cânib-i ulûhiyyete cezbine alâmettir. Binâenaleh biz Hak Teâlâ'nın cezbi ile gideriz."

2735. Yarasaların eğer nazarı ve âleti olaydı, gündüz onlara cevelân ve hoş hâlet olurdu.

Yarasa kuşlarının eğer ziyâdan müteessir olmayan nazarları ve âlet-i basarları olaydı, sâir kuşlar gibi gündüz kemâl-i şevk ile uçarlar idi.

2736. (Kadın) dedi: Kerem şâhı meydana gittiği vakit, her bir âletsizin aynı, âlet olur.

Kadın zevcine dedi: Nâib-i Hak olan şâhın huzûruna yaklaşmak için, bir münasebet ve sebeb lâzımdır deme; zîrâ dâmâ keremini ibzâl eden o halîfe-i Hakk'ın keremi zâhir olunca, her bir âletsizlik ve sebebsizlik, âletin ve sebebin "ayn"ı olur. Çünkü kerîm, keremini ibzâl için karşısında müflis ister; binâenaleyh huzûr-ı şâha takarrub için amelini ve hünerini ve isti'dâdını görme ve şöyle söyle: Beyit: Müstaid kıl, yok ise lutfuna isti'dâdım Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu'tâdım.

2737. Zîrâ ki alet da'vâ ve varlıktır; iş âletsizlikte ve zillettedir.

Ya'nî benim elimde huzûr-ı şâha takdîme lâyık amel ve hüner vardır ve bu amel ve hüner vesile-i takarrübdür fikrini beslemek, da'vâ-yı enâniyyet ve varlıktır. Asıl amel, kişi amelini görmemekte ve kendisini huzûr-ı şâhda müflis ve zelîl görmektedir.

Bu kıssada kadın nefsin timsâli idi; binâenaleyh nefis kendi enâniyyetini terk etmemiş iken, kendisini müflis zannederek bu fikirde bulunur.

2738. (Erkek) dedi: Ben âletsizlik peyda etmedikçe, ne vakit âletsizliğe heves ederim?

Aklın timsâli olan erkek dedi ki, bende henüz irâde ve tedbîr bâkî olduğu için, kendimi âletsiz görmüyorum. Ben bu hâl içinde iken nasıl âletsizliğe heves ederim ve kendimi nâib-i Hak muvâcehesinde irâdesiz ve tedbirsiz gösterebilirim?

2739. Binâenaleyh şah-ı azîm bana mûnislik ile merhamet etmek için, bana çok şahid lazımdır.

“Gevâhî” ile “şehî”de “yâ”lar ta'zîm içindir. “Müflis”, elinde “benimdir” diyecek bir malı olmayan kimseye derler; ve bu hâli isbât için de inde'l-îcâb huzûr-ı hâkimde şâhidler ikāmesi lâzım gelir. Halbuki ben dâimâ “benim re'yim" ve "benim tedbîrim" ve "benim vücûdum" diyerek gezip duruyorum. Bu hâl içinde iken kuru laf ile müflislik iddiasında bulunmak yalan olmaz mı?

2740. Şah-ı zarîf, merhamet getirmek için, sen güft ü gûdan ve renkten başka [2700] bir şahid göster!

“Şenk” serkeş ve şûh ve zarîf ma'nâlarına gelir. Burada zarîf ma'nâsını almak münasib olur. Ya'nî sen irfân-ı Muhammedî'yi hâiz ve kemâl-i zerâfet ile muttasıf olan nâib-i Hakk'ın merhametini celb için kuru lâftan ve riyâdan, ya'nî müflis rengine bürünmekten başka, iflâsa delâlet edecek bir şâhid göster.

2741. Zîra lâftan ve renkten olan bu şahid, o kadıların kadısı indinde mecrûh oldu.

Eğer sen müflisliği söz ile ve şekl-i zâhirî ile isbâta kalkar isen, bu şâhidler insanın hakikatine ve bâtınına nâzır olan o kadıların kadısı huzûrunda merdûddur.

"Kadıların kadısı" ta'bîri, şâh-ı hakîkî olan Hakk'a râci' olabileceği gibi, halîfe-i Hakk'a dahi râci' olabilir; zîrâ halîfe, müstahlifin aynıdır.

2742. Onun nûru, kāli olmaksızın parlamak için, onun halinin şahidi, sıdk ister.

Hakîkî müflisin kalbinde nûr-ı ihlâs vardır ve bu nûr-ı ihlâs onun bâtınından zâhirine de taşar; ve bu taşkınlık onun hâlinin doğru bir şahidi olur. Zîrâ her bir kabın içindeki şey dışarısına sızar.