Emîrü'l-Mü'minîn Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin yüzüne düşmanın tükürmesi ve Hz. Ali'nin kılıcı elinden atması
48. bölüm / 54 · 3173 kelime · ~16 dk okuma
3762. Amelin ihlasını Hz. Ali'den öğren; Hakk'ın arslanını hîleden tertemiz bil!
3763. Gazâda bir pehlivana galib geldi; hemen kılıcı kaldırdı ve acele etti.
3764. O, her nebînin ve her velînin iftihârı olan Ali'nin yüzüne tükürük attı.
"Huduv" ve "hayû" tükürük ma'nâsınadır. Ya'nî Şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî (k.v.) efendimiz hazretleri bir muhârebede düşman tarafının bir pehlivânına gâlib geldi ve kılıcını kaldırıp acele başını keseceği anda, o düşman pehlivân Hz. İmâm'ın mübarek yüzlerine tükürdü.
Hz. İmâm'ın, her nebînin iftihârı olması o cihettendir ki, şerîat-ı Ahmediyye'ye tabi' olan cemî-i enbiyâya tâbi' olur. Zîrâ bütün enbiyâya îmân farzdır. Binâenaleyh ümmet-i Muhammed'in ehassu'l-havâssı bulunan Şâh-ı velâyet, her nebînin iftihârıdır; ve her velînin iftihârı o cihetdendir ki, kendi aralarında vâris-i ulûm-i nebevî olan böyle bir şâh-ı velâyet ve hakikat vardır.
3765. O, bir yüze tükürdü ki, ayın yüzü secde edecek yerde, onun önüne secde getirir.
O pehlivân öyle bir yüze tükürdü ki, o mübarek yüze ay secde eder.
3766. O Ali, derhal kılıcı elinden attı; o, onun gazasında kâhillik etti.
İmâm-ı Ali (r.a.) o pehlivânın yüzüne tükürmesini müteâkib hemen elinden kılıcı attı ve o pehlivân ile muhârebeden vaz geçti.
3767. O mübariz bu işten ve mahalsiz afv ü rahmet göstermekten hayran oldu.
3768. Dedi ki: Benim üzerime keskin kılıcı kaldırdın, neden bırakdın; beni terk ettin?
3769. O benim cengimden daha iyi ne gördün; âkıbet benim şikârımda sen gevşek oldun?
Benim ile harb etmekten daha efdal ne gördün ki, bana galebe etmiş iken nihâyet böyle gevşedin.
3770. O gördüğün nedir ki, böyle öfken sakin oldu; âkıbet öyle bir şimşek çak-[3729] tı ve geri sıçradı?
Ne gördün ki, böyle birden bire öfken sâkin oldu ve âkıbet öyle bir şimşek gibi çakan gazabın geri gitti ve böyle halîm oluverdin?
3771. O gördüğün nedir ki, o görüşün aksinden bana gönülde ve canda bir şu'le zahir geldi?
Sen ne gördün ki, senin o görüşünün aksinden benim gönlümde ve canımda da bir şu'le-i te'sîr hâsıl oldu?
3772. O kevn ü mekândan daha yüksek ne gördün ki, candan iyi idi ve bana can bağışladın?
"Bahşîdîm" fiil-i mâzî, nefs-i mütekellim maa'l-gayr sîgası değildir. "Bahşîdî" ve "mîm" den mürekkeb olmak üzere, mâzî müfred muhâtab sîgasıdır. "Be-men-bahşîdî" Bana bağışladın takdîrindedir.
3773. Şecaatte Rabbânî olan arslansın; mürüvvette ise kim bilir kimsin?
3774. Mürüvvette, Tîh'de Mûsa'ya mensub bulutsun ki, ondan misalsiz sofra ve ekmek geldi?
Yâ Ali, sen mürüvvette Tih sahrâsında Mûsâ (a.s.)ın kavmine men ve selvâ getiren bulut musun ki, bu buluttan, hiçbir kavme nâzil olmadığı için misâlsiz olan, sofra ve gıdâ geldi?
3775. Bulutlar buğday verirler ki, onu insanlar çalışmak ile pişirip bal gibi tatlı yapar.
El'ân bulutlar arza yağmur getirip topraktan buğdayların çıkmalarına sebeb olurlar; ve insanlar bu buğdayı biçip sa'y ü gayretle un yaptıktan sonra, pişirip bal gibi lezîz ekmek ve gıda yaparlar.
3776. Musa'nın bulutu ise, rahmet kanadını açtı; pişmiş ve tatlı ve zahmetsiz verdi.
3777. Keremin pişmiş yiyicileri için, onun rahmeti âlemde bayrak kaldırdı.
Kerem-i ilâhînin hazır yiyicileri için, Hakk'ın rahmeti zahmet âleminde bayrak kaldırırdı.
3778. Kırk yıla kadar o ta'yîn ve o ihsân, recâ ehlinden bir gün eksilmedi.
Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın ehl-i recâ olan ümmeti üzerinden Tih sahrâsında, kudret helvası ve pişmiş selvâ kuşları bir gün eksilmedi.
3779. Nihayet onlar da hasîslikten kalktılar; pırasa ve tere ve yeşillik istediler.
Sûre-i Bakara'da olan وَ إِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طعام واحد فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجُ لنا مما تنبت الأرض من بقلها وقثائهَا وَقُومِهَا وَعَدَسَهَا وَبَصَلَهَا" (Bakara, 2/61) ya'nî "Siz bir vakít dediniz ki, yâ Mûsa biz bir türlü taâma sabr edemiyeceğiz; imdi bizim için Rabb'inden taleb et ki, bize yeryüzünden biten şeyler cinsinden bakla ve hıyar ve mercimek ve soğan ve sarmısak çıkarsın" âyet-i kerîmesine işarettir. Bu âyet-i kerîme, baş tarafta 81 numaralı beyt-i şerîfde de geçti.
3780. Ümmet-i Ahmed ki, kiramdandırlar, kıyamete kadar o taâm bâkîdir. [3740]
(S.a.v.) Efendimiz'in ümmetinden olan ehl-i velâyet için o zahmetsiz ve külfetsiz olarak nâzil olan taâm-ı ilâhî, kıyâmete kadar bâkîdir.
3781. Vaktaki "Ebitü inde Rabbî" meşhur oldu; "Yut'imu ve yüski" ondan kinâye oldu.
Bu beyt-i şerîfde ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu hadis-i şerîfin sebeb-i vürûdu budur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz akşamları iftâr etmeksizin günlerin orucunu birbirine bitiştirir idi; ashâb-ı kirâmdan ba'zıları, biz de böyle yapalım, dediler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara üç kere اياكم والوصال yanî "Visâlden sakının!" buyurdular. Ashâb-ı kirâm, yâ Resûlullâh sen vasl ediyorsun, dedikleri vakit, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: لستم في ذلك مثلى ya'ni "Bu husûsta siz benim gibi değilsiniz" ابيت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir." İmdi rûhânî ve ma'nevî olan ve bu ümmet-i merhûmenin ehassu'l-havâssından bulunan evliyâ-yı kirâm, bu taâm-ı ilâhî ile mütegaddî olurlar.Ve Cenâb-ı Pîr-i destgîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde bu hâli şu beyt-i şerîf ile beyân buyururlar:
"Bir kimse ki geceyi "Kabe kavseyn" meyhanesinde geçirmiştir; onun nûr dolu olan gözünün içi likā ve visâl mahmûrudur. O meyhanenin adı "Ebîtü inde Rabbi'dir. "Yut'imu ve yüskînî" bizim Peygamber'imizden bizlere nişân ve alâmettir."
3782. Bunu hiç tevîlsiz kabul et, tâ ki boğaza bal ve süt gibi gelsin.
Ya'nî bu hadis-i şerîfin ma'nâsını te'víle kalkma! Ve "taâm" ve şarâb"dan murâd, kudretdir; ve taâm ve şarâbdan hâsıl olacak bir te'sîrdir deme; zîrâ âlem-i rûhâniyette yemek ve içmek vardır; ve o taâm ve şarabın te'siri, vücûd-ı cismânînin kıvâmına sebeb olur. Menâkıb-ı evliyâda bunun misâli çoktur. Ezcümle Abdullâh Balyânî (k.s.) Tefsîrü Arâisi'l-Beyân sâhibi Rûzbihân Baklî hazretlerinin kabr-i şerîflerine ziyarete gider; kabre müteveccih olduğu sırada, bir zât gelir, kendisine selâm verir; selâmı almaz, bir hayli meşgûl olur. O istiğrâkdan fâriğ olduktan sonra, o zât selâm verdiği hâlde niçin almadığını sorar. Hz. Abdullah buyururlar ki: “Rûzbihân elime bir nar vermiş idi; onu yemekle meşgûl idim." Hicab içinde bulunan ehl-i sûret bu tarz tegaddîyi inkâr edip, hadîs-i şerîfi te'víle kıyâm ederler. Cenâb-ı Pîr, kendi zevk-i âlîlerinden, bunu te'vilden vaz geçmeyi tavsiye buyurur.
3783. Zîra ki te'vîl atanın reddidir; çünkü o hakikati hatâ görür.
“Vâ dâd”daki “vâ”, “bâz” ya'nî geri ma'nâsına olduğuna göre, "Vâ dâden" geri vermek demek olur. “Vâ dâden atâ" ihsânı geri vermek demektir. ابيت عند ربي الخ hadis-i şerîfinde beyân buyrulan it'âm ve iskā-yı ilâhî ümmet-i Muhammed'in havâssına olan bir atâdır. Âlem-i cismânîde olduğu gibi, âlem-i rûhânîde de yiyip içmek olup da, cisim bundan mütegaddî olmak akla baîddir diyerek hadis-i şerîfin ma'nâsını te'vil cihetine gider isen, hakikatte vâki' olan bu atâ-yı ilâhîyi geri vermek ve reddetmek demek olur. Ve bunu reddedip te'vîl cihetine giden kimse, o hakikati hatâ ve gayr-i vâki' görmüş olur.
3784. Onu hatâ görmek, onun aklının za'fındandır; akl-ı kül içtir ve akl-ı cüz' posttur.
Ma'lum olsun ki "te'vîl" bir kelâmı, kitâb ve sünnete muvâfik ve o kelâmın yukarısına ve aşağısına mutâbık olmak şartıyla, ma'nâ-yı hakîkîsinden dîğer bir ma'nâya çevirmektir; ve bu te'vîl, o kelâmın ma'nâ-yı hakîkîsine hamli mümkin olmadığı vakit, câiz olur. Meselâ يد الله فَوْقَ أيديهم (Fetih, 48/10) ya'nî "Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir ve يد الله مع الجماعة ya'ni "Allah'ın eli, cemâatle beraberdir ve مرضت فلم تعدنى ya'ni "Hasta oldum, hatırımı sormadın" gibi müteşâbihâttan olan âyât ve ahâdîsin, “insanlar gibi Allah'ın eli olması" ve "hasta olması” gibi hakîkî ma'nâlara hamli mümkin olmadığından, bunların ma'nâ-yı mecâzîlerine gidilerek te'vîli îcâb eder; velâkin ابيت عند ربي الخ hadîs-i şerîfinin hakîkate hamlinde kitâb ve sünnete muhalefet olmadığından, za'f-ı akl sâikasıyla te'vîl cihetine gitmek hatâdır; ve hakîkat-i hâlden gaflettir. Zîrâ aklın akl-ı kül mertebesine kadar birçok merâtibi vardır; ve her bir mertebe de isti'dâda göre mütefâvitdir. Meselâ akl-ı maâş mertebesinde olan akıllar arasında, isti'dâdlarına göre tefâvüt olduğu gibi, akl-ı maâd mertebesinde bulunan akıllar arasında da isti'dâdlara göre tefâvüt vardır; ve tefâvüt-i isti'dâdâtın her birisi birer mertebedir. Ulûm ve ezvâk arasındaki tefâvüt de bundan neş'et eder; ve bu ulûm ve ezvâkın ittihâdı ancak akl-ı kül mertebesine vüsûlde vâki' olur. Onun için ehassu'l-havâssın zübdeleri olan evliyâullâhın beyân ettikleri hakāyık ve maârif-i ilâhiyyede aslâ ihtilaf vâki' olmaz. Nitekim Hz. Pîr efendimizin bu Mesnevî-i Şerîfindeki maârif ve hakāyık ile, Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizin Fusûsu'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi âsâr-ı aliyyelerindeki maârif ve hakāyık yekdiğerinin nazîridir; ve hiçbirisi, diğerinden me'hûz olmayıp kendilerinin akl-ı kül mertebesi olan "hakîkat-ı muhammediyye"den mevhûbdur. Binâenaleyh akl-ı kül içtir ve ukūl-i cüz'iyye ise, akl-i dimâğî olup kışır ve kabuk mesâbesindedir.
3785. Ahbarı değil, kendini te'vîl et; gülzara değil, dimağa fenâ de!
Ahâdîs-i şerîfeyi te'vîlden vaz geç de kendi fikrini te'víl et! Gülzar-ı hakāyık ve maârif olan hakîkat-i muhammediyyeye hatâ isnâd etmekten tevakkî et; kendi akl-ı dimâğîni nâkıs ve fenâ gör!
3786. Ey Ali, sen ki, bütün akılsın ve gözsün; gördüğün şeyden bir şemme açık söyle!
3787. Senin hilim kılıcın, bizim canımızı yırttı; senin ilim suyun, bizim toprağımızı temizledi.
Senin kılıç gibi müessir olan yumuşaklığın, bizim canımızın küfür perdesini ve hicâbını yırttı; o perdenin arkasında canımızın isti'dâdındaki îmân zâhir oldu ve senin berrak bir su gibi olan ilmin, bizim cismâniyetimizdeki habâset-i nefsâniyyeyi temizledi.
3788. Açık söyle; bilirim ki bu esrar-ı Hû'dur; zîra ki kılıçsız öldürmek onun işidir.
Bu sözler, pehlivânın lisân-ı isti'dâdı ile Hz. Pîr efendimiz tarafından îrâd buyrulmaktadır. Ya'nî, ey Şâh-ı velâyet, açık söyle ve ızhâr et; ben biliyorum ki, bu senden zâhir olup bende te'sîr-i azîm bırakan bu hâl, hüviyyet-i ilâhiyyenin sırlarından bir sırdır; ve bu te'sîr-i azîm, benim nefsimin sıfatını izâle etti ve nefsimi öldürdü ve kılıçsız öldürmek ise ancak Hakk'ın işidir.
3789. Aletsiz ve a'zâsız olan sâni', fâideli olan bu hediyelerin vahibi.
3790. Akla yüz binlerce mey tattırır ki, iki gözün, iki kulağın haberi olmaz?
Ya'nî a'zâdan ve âletden münezzeh olan sâni'-i hakîkî, vücûd-ı izâfî âlemine fâideli ve nâfi' olan bu hediyelerin, ya'nî tecelliyât-ı esmâiyyesinin vâhibi, ukül-i beşeriyyeye yüz binlerce fikir meylerini tattırıp o akılları, o efkâr meyleri ile sarhoş eder ki, cismin iki gözü ve iki kulağı bu hediyelerden aslâ haberdar olmaz.
3791. Açık söyle, ey arşın latif avlayıcısı olan doğan; acaba bu zamanda Hak cânibinden ne gördün?
Ey vücûd-ı izâfı arşının latîf avcısı olan doğan, sen bu âlem-i sûret içinde, cânib-i Hak'dan âlem-i ma'nâda acabâ ne sır gördün, açık söyle!
3792. Senin gözün gaybın idrakini öğrenmiş; hâzırların gözleri ise dikilmiştir.
Benim ile olan bu zâhirî mübârezede, senin gözün gaybın idrâkini, ya'nî mübârezenin iç yüzünü görmeyi öğrenmiş; ve bu mübârezenin zâhirini müşâhede etmekte olan hazırların gözleri bu iç yüzü görmekten dikilmiş ve kapanmıştır.
3793. O birisi, bir ayı aşikâr görüyor; ve o birisi de, cihânı karanlık görüyor.
3794. Ve o birisi de, üç ayı beraber görüyor; evet, bu üç kimse bir mevzi'de oturmuştur.
Yâ Ali, senin gözünün gaybı idrâk edip de, hâzır olanların görmemesinin misâli budur ki; üç kişi bir mahalde oturmuş oldukları halde, birisi bir ayı âşikâre görür; ikincisi aslâ ayı görmez; bil'akis ortalığı karanlık görür; ve üçüncüsü de üç ayı bir yerde cem' olmuş görür.
Şurrâh-ı kirâm hazerâtı bu üç görüş hakkında muhtelif ma'nâlar vermişlerdir. Bunlardan fakîrin en münasib gördüğü ma'nâ şudur: Ya'nî bu AHMED AVNI KONUK vücûd-ı cismânî ve izâfî içinde bulunanların üç hâli vardır: Birisi zâhiri görür ve bâtını görmez; diğeri bâtını görür, zâhiri görmez; ve üçüncüsü hem zâhiri ve hem bâtını görür. Birincisi sûretde müstağrak olan "ehl-i fark"dır; ikincisi, nazarından sûreti gâib etmiş olan "ehl-i cem"dir; üçüncüsü ise, “cem'u'l-cem" veyâ "fark-ba'de'l-cem" sâhibidir. Birincisi, bir ay mesâbesinde olan zâhir-i eşyayı basar-ı his ile âşikâre görür ki, bu müşâhedede bilâ-tefrîk-ı cins ve mezheb insanların hepsi müsâvîdir. İkincisi, âlem-i sûreti karanlık, ya'nî mahv olmuş görür ki, bu da "fenâ-fillâh” hâlidir. Üçüncüsü üç ayı, ya'nî ef'âlin ve sıfatın ve zâtın vahdetini görür ki, bu da "bakā-billâh” hâlidir. Ve Şâh-ı velâyet efendimizin hâli, üçüncü hâl olduğuna âtîdeki beyitle işaret buyrulur.
3795. Her üçün gözü açık ve her üçün kulağı keskindir; sana asılıcı ve benden kaçmaktadır.
Bu üç mertebe ehlinin his gözleri açık ve kulakları keskindir. Hepsinin seninle münasebeti olur ve benden kaçarlar; zîrâ sen bu üç mertebe ehlinin hallerine vâkıfsın ve onların hallerine göre muâmele edebilirsin; ben ise kendi mertebemden başka bir mertebe bilmediğim ve ancak kendi nefsimin ahvâlinde müstağrak olduğum için, benden kaçarlar.
3796. Acaba bu gözün sihri midir, lutf-ı hafî midir? Senin üzeri de kurt, benim üzerimde bir Yūsuf nakşı vardır.
Bana gâlib iken senin beni bırakman, acabâ gözbağcılık mıdır; yoksa bunda gizli bir lutuf mu vardır? Senin bana hücûm ve gâlib gelmene bakılırsa, zâhirde sende kurt nakşı vardır; benim de, senin elindeki makhûriyyetime bakılırsa, bende bir Yûsuf nakşı vardır; bu nakışların zımnındaki hikmet nedir?
3797. Alem on sekiz bindir ve ziyâdedir; bu on sekiz, her bir göz için zebûn değildir.
Hakk'ın avâlim-i bî-nihâyesi vardır; fakat bu âlemler, her bir gözün taht-ı tasarrufunda değildir.
3798. Ey Aliyy-i Mürteza, ey sû'-i kazanın arkası olan hüsn-i kazâ, sırrı aç!
Beni öldürmeğe müteveccih olmakla, evvelen hakkımda sû'-i kazâ ve ondan sonra katlimden vazgeçmekle, hüsn-i kazâ sûretinde mütecellî olan ey Aliyyi-Mürtezâ; bu iki hâlin sırrını bana aç!
3799. Ya sen aklının bulduğu şeyi açık söyle; veyâ benim üzerime parlayan şeyi ben söyliyeyim.
3800. Senden, benim üzerime parladı; niçin gizli tutarsın? Zebânsız ay gibi, [3759] nûr saçıyorsun.
Senin kalb-i şerîfinden benim kalbime bir nûr aks etti; bunu niçin saklıyorsun? Ay gibi hiç söz söylemeksizin nûr saçıyorsun.
3801. Fakat ayın kursu söze gelirse, gece yolcularını çabuk yola getirir.
Ayın kursu gibi kelâmsız nûr saçan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfi, lafız ve sûret ile irşâd ederse, zulmet-i tabîiyye yolcuları olan ehl-i küfür ve inkârı çabuk tarîk-i hidâyete getirir; ve onların fikirlerinde vuzûh peyda olur.
3802. Galatdan ve gafletden eymin olurlar; ayın sadası, gūlun sadası üzerine gâlib olur.
Lafzan dahi irşâd sebebiyle ehl-i dalâlet yanlış anlamaktan ve kalblerine vâki' olan akis hakkındaki gafletden eymin olurlar. İnsân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin sadâsı ilkāât-ı şeytâniyyeye gâlib olur.
3803. Ay söylemeksizin yol gösterici olursa, söylediği vakit ziya içinde ziya olur.
İnsân-ı kâmilin ay gibi olan kalbi, lafız ile irşâd etmeksizin tasarruf eder ve yol gösterici olursa, lafız ile irşâda dahi başladığı vakit, zulmet-i tabîat içinde yollarını şaşıranlar iki kat ziyâ içinde tarîk-i hidâyeti görmüş olurlar.
3804. Mâdemki sen, o ilim şehrinin kapısısın, mâdemki hilim güneşinin şuâ'ısın!
3805. Ey kapı kapı arayanların üzerine açıl; tâ ki senden kışırlar içlere erişsin!
Yâ Aliyye'l-Mürteza! Resûl-i Ekrem Efendimiz انا مدينة العلم و على بابها ya'ni "Ben ilmin şehriyim; ve Ali onun kapısıdır" buyurduğu cihetle; mâdemki sen, şehr-i ilmin kapısısın; ve hilim güneşi olan (S.a.v.) olan Efendimiz'in şuâ'ı ve ilim ve hilimde onun vârisisin; o halde ey ilim şehrinin kapısı, bizler gibi o kapıyı arayanların üzerine açıl; tâ ki sûrette kalmış olanlar, ma'nâya erişsinler.
Bu hadis-i şerifi Tirmizî ve Hâkim rivâyet etmişler ve İmâm-ı Nevevî ve Zehebî sıhhati hakkında söz söylemişler ve İbn Cevzî mevzûâtdan saymıştır. Fakat ekâbir-i evliyânın âsâr-ı aliyyelerinde zikr ettikleri ahâdîs-i şerîfenin sıhhatinde şübhe yoktur.
3806. Ey rahmetin kapısı; kendisi için hiçbir nazîr olmayan Zât-ı ecellin bârigâhına ebede kadar açıl!
Ya'nî, evliyâ-yı Hak rahmet-i ilâhiyyenin kapısıdır. Nitekim Mesnevî-i Şerif'de: زان بیاورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين Ya'ni "Hak Teâlâ evliyâyı o sebebden yeryüzüne getirdi; tâ ki onlar âlemlere rahmet olsunlar" buyrulmuştur. Şâh-ı velâyet efendimiz dahi vâris-i ekmel bulunduklarından, dergâh-ı ulûhiyyete açılmış bir kapıdır; ve bu bâb-ı rahmet dünyâda açık olduğu gibi, âhiretde dahi açıktır. Zîrâ bu gibi vâris-i ekmel olan zevât, sâliklerin hayât-ı uhreviyyede dahi terakkilerinde rehberdirler ve âhiretde terakkî olduğu şefâatin vücûdu ile sâbittir; zîrâ şefâat sebebiyle bir kimse, bulunduğu hâlin fevkıne çıkar. Meselâ ehl-i cehennem şefâatle cennete dâhil olurlar; bu ise terakkîden başka bir şey değildir.
3807. Her bir hevâ ve zerre muhakkak açılmamış bir penceredir; kim söyler ki orada bir kapı vardır?
"Hevâ"dan murâd muhabbettir. "Zerre"den murâd dahi vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki mevcûdâtın zerreleridir. Ya'nî herhangi cins muhabbet olursa olsun ve zerre-i mevcûdâtdan herhangi bir zerre bulunursa bulunsun, ma'rifet ve hakikat tarafına müteveccih bir penceredir. Fakat âlem-i sûretde müstağrak olanlar için bunlar açılmamış birer penceredir. Bu sûretde müstağrak olanların hangi birisi o hevâda ve zerrede bir kapı vardır diyebilir? Bu kapıyı görmek ve sonra da açıp ma'rifet ve hakikat güneşini temâşâ etmek, cismânîler için kolay bir şey değildir.
3808. Gözcü bir kapıyı açmadıkça, o zan asla bâtında hareket etmez.
Gözcü olan mürşid-i kâmil o hevâdan ve zerreden sâlikin nazarına bir kapı açmadıkça, o hevâda ve zerrede aslâ bir kapı olduğu zannı bile hâsıl olmaz.
3809. Bir kapı açıldığı vakit hayran olur; ümîd ve tama' kuşu uçucu olur.
Vaktâki insân-ı kâmilin irşadıyla bir hevâda ve bir zerrede bir ma'rifet ve hakikat kapısı açıldığı vakit, sâlik o kapıdan gördüğü maânîde hayretde kalır; ve bu hayret, ilimden mütevellid olan hayret-i mahmûde olur ki, bu hayret hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni “Yâ Rab, benim, senin hakkında hayretimi ziyâdeleştir” buyururlar ve bu müşâhede netîcesinde sâlikin ümîd ve tama' kuşu uçar ve zâil olur. Zîrâ sâlik evvelâ müşâhede ümîdini besler ve müşâhede tama'ında bulunur; vaktâki müşâhede hâsıl olur, artık bu ümîd ve tama' kalmaz.
3810. Bir gâfil ansızın harabede hazîne buldu; ondan sonra her harabe tarafına isti'câl etti.
İrşad-ı mürşid ile, kendisine herhangi bir hevâda ve zerrede bir müşâhede kapısı açılan sâlikin misâli budur ki: Bir gâfil, hiç ümîd etmediği halde ansı- zın bir harâbede bir define bulur; ondan sonra da yine öyle bir define bulmak ümîdi ile, her harâbe tarafına koşar. Sâlik-i gâfilin hâli de böyledir. Sâlik, o hayretde kaldığı müşâhedeye nâil olmak için o hevâ ve zerrenin arkasından koşar. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: Bir zât birçok seneler gece uykularını fedâ edip ibâdetle meşgûl olmuş ve maksûdu olan müşâhedeye nâil olamamış. Artık nevmîd olup bir gece yastığını çekerek uykuya dalmış ve o esnâda matlûbu olan tecellî-i ilâhîye nâil olmuş. Ondan sonra o yastığı yanında gezdirir ve o tecellînin zuhûruna muntazır olurmuş.
3811. Nihayet sen bir dervîşden güher bulamazsan, başka bir dervîşden ne vakit güher ararsın?
"Derviş" fakîr ma'nâsınadır. Istılâh-ı tasavvufîde, nazarında kendi varlığı kalmamış ve vücûd-ı abdânîsi kalkıp vücûd-ı hakkānî ile kāim bulunmuş olan zevâta derler ki, bunlar zât ve sıfât ve ef'âlde, Hakk'a muhtâç olduklarını bi'l-müşâhede bilirler. اذا تم الفقر فهو الله Fakr tamam olduğunda, o Allah'dır] bunların şânıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in الفقر فخری ya'nî "Fakîrlik benim iftihârımdır" buyurmaları, bu ma'nâya göredir. Murâd fakr-ı sûrî değildir; zîrâ bu fakr-ı sûrî hakkında كاد الفقر أن يكون كفرا ya'nî "Fakîrlik küfre karîbdir" hadîs-i şerifi vârid olmuştur. Binâenaleyh mü'minlere bu fakrdan ictinâb ve evvelki fakrın tahsiline gayret lâzımdır. Zîrâ bu fakr fakr-ı hakîkîdir; ve mürşid olan insân-ı kâmillerin hâlidir.
İmdi ey sâlik, sen bir dervîş-i hakîkînin huzûruna gidip, ondan hakîkat gevherini bulamamış olursan, bil ki kusûr senin bâtınındadır. Binâenaleyh ben bu kâmilden hakîkat gevherini bulamadım diyerek, başka bir dervîş-i hakîkî ve insân-ı kâmil aramağa teşebbüs edersen ondan ne alabilirsin? Beyt-i Mısrî (k.s.): Ey nice cânlar yanını bekler Bulmadık derler bunda lezzâtı Neylesin ta'lîm, olamaz teslîm Şeyhi Hak bilmez yok riâyâtı
3812. Eğer zan, senelerce iki ayağı ile koşsa, kendi burunlarının deliklerinden geçemez.
Ey sâlik, sâhib-i yakîn olan insân-ı kâmilden başkası hep erbâb-ı zunûn-dur ve ma'rifet-i Hak kişinin kendi zannı dâiresinde çalışması ile hâsıl olmaz; ve sâhib-i zan, aslâ kendi mevhûm olan varlığından kurtulamaz. Zîrâ nazar-ı zannî ve kıyâsî, insanın burnunun deliklerinden ileriye geçemez. Binâenaleyh sâhib-i zanna, mutlakā bir sahib-i yakın olan mürşid-i kâmil lâzımdır.
3813. Senin burnuna gaybdan koku gelmedikçe, söyle burundan gayri hiçbir şey görür müsün?
Ey zan ve kıyâs sâhibi, senin zannın ve kıyâsın havâss-i zâhiren vâsı-tasıyla aldığın ma'lûmâta müsteniddir. Binâenaleyh kuvve-i şâmmen ancak eşyâ-yı zâhirenin kokularını duyar. Halbuki âlem-i gaybın ve rûhâniyet âleminin dahi kokuları vardır. Senin bu zâhirî burnun onları duymaz. Bu ma'nevî kokulara nazaran, senin burnun ancak bir şekl ve resm-i zâhirîden ibâret kalır. Nitekim bir maraz sebebiyle eşyâ-yı zâhirenin kokularını da duymayan burunlar vardır. Böyle kimseler ancak burunlarının şekillerini görürler.