İçeriğe atla

Hikâye

44. bölüm / 54 · 2800 kelime · ~14 dk okuma

3660. Bir delikanlı ırmak kenarında bir zan götürdü; dedi ki: Bizim balık tutucumuz Süleyman'dır.

3620 numaralı beytin şerhinde beyân olunduğu üzere, mührünü cinnî çarptıktan sonra, Süleymân (a.s.)ın saltanatından sukūt edip, bir fakîr balıkçı kılığında ırmak kenârında balık tutarken; evvelce Süleymân (a.s.)ı hâl-i saltanatında görmüş olan bir delikanlı onu tanıdı ve bu balık tutucu Süleymân (a.s.)dır, dedi. Fakat Hz. Süleymân'ı tanıdığı halde, yine şübheye düşüp şöyle dedi:

3661. Eğer bu, o ise, neden yalnız ve gizlidir; ve eğer değil ise, onun Süleymânlık sîmâsı nedir?

3662. O, bu düşünce içinde mütereddid idi; nihayet Süleyman Şah müstakil oldu.

"Dü dil bûd" ya'nî iki gönül olmak, mütereddid olmaktan kinâyedir. Ya'nî bu zât Süleymân (a.s.) mıdır, yoksa değil midir, diye o delikanlı tereddüd içinde kaldı; zîrâ o hakkıyla tanımamış idi; eğer tanısa idi, aslâ tereddüd etmezdi.

3663. Cin gitti; o onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.

Ya'nî Süleymân (a.s.)ın şekline girip, câriyenin elinden yüzüğü alan cinnî kaçtı ve tasarruf ke'l-evvel Süleymân (a.s.)ın yedine geçti, o ifrîtin cezâsını verdi.

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.

3665. Adamlar, temâşâ için geldiler; sahib-i hayal olan kimse de, onların arasında.

Süleymân (a.s.) ın ihtişâmını ve saltanatını temâşâ için birçok halk toplanmış idiler. Irmak kenârında balık tutarken Süleymân (a.s.)ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüd eden delikanlı da o toplanan halk arasında idi.

3666. Vaktaki yüzüğü onun parmağında gördü, onun düşüncesi ve zannı tamâmen gitti.

3667. Vehim o vakit vardır ki, o mestûrdur; bu araştırma, görülmemiş şeyden nâşîdir.

Ya'nî insanın vehmi ve zannı, bir şey kendisine mestûr ve mechûl olduğu vakittedir. Zîrâ insan görmediği bir şeye muttali' olmak için, onu araştırır.

3668. Gaibin hayali sînede azîm oldu; vaktaki hazır oldu, onun hayali gitti.

Ya'nî insan görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hâzır olup meydana çıkınca, o zihnindeki hayâl zâil olur, yerine hakîkat gelir.

3663. Cin gitti; o onun mülk ve tahtından kaçtı; onun bahtının kılıcı o şeytanın kanını döktü.

Ya'nî Süleymân (a.s.)ın şekline girip, câriyenin elinden yüzüğü alan cinnî kaçtı ve tasarruf ke'l-evvel Süleymân (a.s.)ın yedine geçti, o ifrîtin cezasını verdi.

3664. Yüzüğünü parmağına taktı; ifrit ve peri askeri toplandı.

3665. Adamlar, temâşâ için geldiler; sahib-i hayal olan kimse de, onların arasında.

Süleymân (a.s.)ın ihtişamını ve saltanatını temâşâ için birçok halk toplanmış idiler. Irmak kenârında balık tutarken Süleymân (a.s.)ı görüp o mudur, değil midir, diye tereddüd eden delikanlı da o toplanan halk arasında idi.

3666. Vaktaki yüzüğü onun parmağında gördü, onun düşüncesi ve zannı tamâmen gitti.

3667. Vehim o vakit vardır ki, o mestûrdur; bu araştırma, görülmemiş şeyden nâşîdir.

Ya'nî insanın vehmi ve zannı, bir şey kendisine mestûr ve mechûl olduğu vakittedir. Zîrâ insan görmediği bir şeye muttali' olmak için, onu araştırır.

3668. Gâibin hayali sînede azîm oldu; vaktaki hazır oldu, onun hayali gitti.

Ya'nî insan görmediği bir şeyin hayalini kalbinde ve zihninde büyütür. O görmediği şey hâzır olup meydana çıkınca, o zihnindeki hayâl zâil olur, yerine hakikat gelir.

3669. Gerçi nûr semâsı yağışsız değildir; karanlık zemîn de bitirmesiz değildir.

“Bâlîden” nebâtât hakkında uzamak, büyümek, bitmek ma'nâsınadır. Ya'nî, vâkıâ güneşin nûruyla münevver olan gökten yağmur yağdığını ve kara topraktan ibaret olan küre-i zemînden de güneş ve yağmurlar te'sîriyle nebâtât büyüyüp bittiğini görmekle, bunların faili olan Hakk'ı ve onun varlığını idrak ediyorum ve bu idrâkim vücûdumun havâss-i zâhire ve bâtınesi pencerelerinden hâsıl oluyor.

3670. Bana "Yü'minûne bi'l-gaybi" lâyıktır. Ondan dolayı fânî ön penceresini [3628] bağladım.

Gerçi bana havâs pencerelerinden Hakk'ın Zât ve sıfât ve efâlinin vücûdu ve vahdâniyyeti hakkında idrâk hâsıl olmakta ise de, Hak Teâlâ sûre-i Bakara'nın ibtidasında الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Bakara, 2/3) [O kimseler ki, gayba inanırlar] buyurduğu vé gayba îmân edip amel-i sâlih işleyenlerin mazhar-ı hidâyet olduğunu beyân ettiği için, bana gayba îmân getirmek lazımdır. Bu îmân-ı gaybîden dolayı bir fânî evden ibaret olan cismimin havâs penceresini kapadım ve îmânımı, semânın yağışlı ve yeryüzünün nebâtlı olması gibi istidlâlâta istinad ettirmeyi münasib görmedim. Ve عليكم بدين العجائز ya'nî "Kocakarıların dinlerini üzerinize lâzım kılın" hadîs-i şerîfine ittibâ' ettim. Zîrâ meydanda olan bir şeye ister inanılsın, ister inkâr olunsun; o şey îmân ile sâbit ve inkâr ile zâil olmaz.

3671. Asumanı zuhûrda yardığım vakit "Onda bir yarık görür müsün" nasıl derim?

Ma'nâ ve hakikat semâsını açmak emrinde, sûret perdelerini yardığım ve yırttığım vakit Hak Teâlâ hazretlerinin, sûre-i Mülk'de olan هل تري من فطور (Mülk, 67/3) [Bir yarık görebiliyor musun?] kelâm-ı celílini nasıl söyliyebilir? Zîrâ Kur'ân, elfaz-ı zâhire ile, ism-i Bâtın'ın ahkâmından haber verici olduğu halde, ism-i Zâhir'in dâire-i saltanat ve ihtişamı olan âlem-i sûrete geldi; ve ism-i Zâhirin saltanatı devam ettikçe, sûret semâsında fütûr ve yarık yoktur. Vaktaki اذا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (İnfitâr, 82/1) [Gökyüzü yarıldığı zaman] âyet-i kerîme- sinde ihbâr buyrulan yevm-i kıyâmet, ya'nî semâ-yı sûretin yarılması vâki' olur. İşte ancak o vakit âlemde ism-i Zâhir'in saltanatı zâil ve ism-i Bâtın'ın debdebe ve ihtişâmı bâhir olur.

3672. Tâ ki bu zulmette taharrî döşesinler ve her bir kimse, yüzü bir tarafa götürsün.

Tâ ki bu zulmet-i tabîat içinde, sûret perdelerinin haylûliyetiyle hakîkati göremeyip araştırmaya başlasınlar; ve bu taharrî esnâsında herkes yüzünü bir sûrete çevirsin ve hakîkat ondadır zannetsin. Bu hâl fincan ve yüzük oyununa benzer. Nitekim bir tepsi içine yirmi-otuz kadar kahve fincanını yüz üstü kapayıp, birinin altına bir taraf oyuncular görmeksizin bir yüzük koyarlar. Sonra o yüzüğü oyuncular ilk açışta bulmağa çabalarlar; ve ekseriyâ bulamayıp boş fincanları açarlar. İşte âlem-i sûrette hakîkat arayanlar da böyledir. Hakîkat, insân-ı kâmilin sûret-i müteayyinesindedir. Çok kimseler, sûret perdesi arasında kâmil zannedip, nâkısa hizmet ederler. Hattâ Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Üç yüz zındıka hizmet ettim; nihâyet bir sıddîka eriştim.”

3673. Bir müddet işler ma'kûs olur; şıhneyi hırsız dârlara götürür.

“Şıhne” polis ve zâbıta me'mûru ma'nâsınadır. Ya'nî hakîkat mestûr olan bu âlem-i sûretde, ahkâm-ı sûrî zâil oluncaya kadar bir müddet işler tersine olur. Polisi hırsız dârağaçlarına götürür; ya'nî bir kâmili bir nâkıs mücâhede ve riyâzet dârlarına götürür ve hadd-i zâtında isti'dâdı kemâlde olan bir sâliki sûrette makâm-ı irşâdda görünen nâkısu'l-isti'dâd bir kimse teslîk eder.

3674. Tâ ki çok sultân ve âlî himmetli, bir müddet kendi bendesinin bendesi gelir.

Yukarıki beyt-i şerîfin ma'nâsını te'yîd eder. Ya'nî ma'nâda sultân ve âlî-himmetli olan sâlik, âlem-i ma'nâda kendisinin bendesi makâmında olan kimseye, âlem-i sûretde bende olarak zâhir olur.

3675. Bendelik gaybda hoş ve ra'nâ gelir; gaybın hıfzı kulluk etmekte hoş gelir.

"Keş" hoş ve ra'nâ ma'nâsınadır. "İsti'bâd" kulluk etmek demektir. Ya'nî bir bendenin nazarında efendi gâib iken, onun hizmetinde kāim olup emrini tamâmiyle icra etmesi, kulluk nokta-i nazarından şâyân-ı tahsîn ve takdîrdir. Zîrâ bir bendenin, efendisinin huzûrunda, onun emrini tamâmiyle icrâ eder görünmesinde riyâkârlık şâibesi vardır. Fakat efendinin gıyâbında emrini tamâmiyle icrâ etmekde, sıdık ve muhabbetin te'sîri gâlibdir. İbn Mes'ûd hazretlerinden mervî olan hadîs-i şerifde والذي لا اله غيره و ما آمن احد ايمانا افضل من ايمان بغيب ya'nî “Kendisinden başka ilâh olmayan Zât-ı ecel ve a'lâya yemîn ederim ki, hiçbir kimse gayba îmândan efdal bir îmân etmedi, buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz bu beyân-ı âlîden sonra والذين يؤمنون بالغيب (Bakara, 2/3) [O kimseler ki gayba inanırlar] âyet-i kerîmesini okumuştur."

3676. Nerede o kimse ki, onun huzurunda şahın medhini söyler; nihayet o kimse ki, gaybında şerm-rû olur.

Şâhın huzurunda şâhı medh eden kimse nerede! Şâhın gıyâbında şâhdan hayâ eden kimse nerede! Zîrâ şâhın huzurunda, şâha karşı sadık ve muhib görünmek kolaydır; bu sıdk u muhabbeti, onun gıyâbında göstermek herkesin kârı değildir.

3677. Bir kal'a muhafızı ki, memleketin kenarından, sultândan ve sâye-i saltanatdan uzak ola.

Memleketin kenâr tarafında bulunması cihetinden sultânın huzûrundan ve saltanatın sâyesinden uzak olan bir kal'a muhafızı;

3678. Kal'ayı düşmanlardan hifz ede; kal'ayı bî-kerân mala satmıya.

Kal'ayı, düşmanların tecavüzünden hifz eder ve pâdişâha ihanet edip, düşmandan bî-nihâye rüşvet alarak kal'ayı satmaz ise,

3679. Hududların kenarında şahdan gaib olduğu halde, o hazır olan gibi vefâyı hıfz ede,

Hudûdların kenârında şâhın huzûrundan uzak olduğu halde, o muhafız şâhın huzûrunda olanlar gibi vefâkârlık gösterirse,

3680. O şahın indinde, hizmette hazır olan ve can fedâ eden başkalarından iyidir. [3638]

3681. Binâenaleyh gaybette yarım zerre işin hıfzı, hazırlıkta olan o yüz binden iyidir.

Ya'nî bir bendenin nazarından pâdişâh gâib iken, o bendenin sadakatla az bir iş görmesi, pâdişâhın huzûrunda, gayret göstererek birçok iş görmesinden daha iyidir. Zîrâ hizmet-i gâibâne, kemâl-i muhabbete delildir; ve pâdişâhın huzûrundaki hizmette ise o huzûrun te'sîri vardır; çünkü bendenin muhabbeti olmasa bile, hizmetini göstermek mecbûriyyeti altındadır.

3682. Tâat ve îmân şimdi mahmud oldu; ölümden sonra ayân içinde merdûd oldu.

Allah Teâlâ'nın peygamberleri vâsıtasıyla tebliğ buyurduğu emir ve nehye itâat ve hayât-ı uhreviyyeye îmân, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede mahmûd ve makbûldür. Öldükten ve hayât-ı uhreviyye kendisine ayânen zâhir olduktan sonra îmân etmenin ma'nâsı kalmaz; zîrâ içinde yaşayıp hissettiği bir âlem için "Ben bu âleme inandım" demek bârid bir hüküm olur. Nitekim bir kimse, ben şimdi hayât-ı dünyeviyye içinde yaşadığıma inandım dese, herkes onun bu hükmüne güler.

3683. Mâdemki gayb ve gâiblik mestûr olmak iyidir, öyle olunca ağzı bağla ve susmak iyidir.

Ya'nî mâdemki bu âlem-i şehadetde, âlem-i gaybın yüzü örtülmüş olmak evlâdır, o halde, kendisine âlem-i gaybın ahvâli münkeşif olan zevâtın ağız- larını kapayıp nâ-ehil olanlara ifşâ-yı esrar etmemeleri iyidir; fakat ehil olanlar arasında kendi keşiflerine ve esrâr-ı ilâhiyyeye dâir sohbet câizdir. Nitekim menâkıb-ı evliyâda nazîri çoktur. Ve husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf, ancak ehil olanlara hitâben ibzâl buyrulan esrâr-ı ilâhiyye ile doludur. Ve dîbâcede beyân buyrulduğu üzere, nâ-ehil olanlara aslâ nikābını açmaz.

3684. Ey kardeş, elini sözden geri tut; muhakkak Hak Teâlâ ilm-i ledünnü ızhar eder.

Ulûm-i bâtıneyi ifşa etmekten el çek; zîrâ bu ilim, zevkî ve vicdânîdir; söz ile, kemâliyle tefhîm olunamaz. Binâenaleyh bu ilmi Hak Teâlâ, emrine münkād olan kullarından dilediği kimselerin kalbinde ızhâr eder. Nitekim Câmi'u's-Sagîr de münderic olan bir hadis-i şerifde علم الباطن سر من اسرار الله و حكم من حكم الله يقذفه في قلوب من شاء من عباده ya'ni "İlm-i batın Allah Teâlâ'nın sırlarından bir sırdır ve hükmünden birtakım hükümdür ki, kullarından dilediği kimselerin kalbine kazf buyurur" buyrulur.

3685. Güneşe, onun yüzü şahid olmak kâfî olur; şahidin en büyüğü hangi şeydir? Allah'dır!

Ya'nî güneşin yüzü, yine kendisinin vücûduna şâhid olmak kâfidir. Güneşin vücudunu isbât için başka delîle ve şâhide hâcet yoktur; nitekim bu cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب [Güneşin delîli yine güneş geldi] buyrulmuş idi. Bu beyt-i şerîf de onun nazîridir. Ve ilm-i bâtının zübdesi ve hülâsası vahdet-i vücûd güneşidir. Vaktāki sâlikin kalbine bu güneş tulû' eder; artık onu isbât için, başka delîle hâcet kalmaz. Zîrâ bu vahdete Allah Teâlâ hazretlerinin kendisi, zuhûr tarîkıyla bizzât şehâdet buyurur; ve şâhidlerin en büyüğü ise Allah Teâlâ'dır.

3686. Hayır, söylerim; çünkü hem Hak ve hem melek, hem âlimler beyanda karîn oldu.

Her ne kadar yukarıda "Ey kardeş, elini sözden geri tut!" dedim ise de, hayır, esrar-ı ledünnîyi söylerim; çünkü vahdet-i vücûdu beyân husûsunda Kur'ân-ı Kerim'de شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ (Ali İmran, 3/18) [Al- lah Teâlâ ve melâike ve ilim sâhibleri şehadet eder ki, Allah Teâlâ'nın hüviyyet-i mutlakasından başka ilâh yoktur] buyruldu. Ve bu beyâna ve şehadete hem Hak Teâlâ ve hem melâike ve hem de ulemâ mukārin kılındı ve iştirak ettirildi. Ve mâdemki Hak Teâlâ hazretleri beni de ulemâ-yı billâh silkine sâlik kıldı, o halde bu şehadete iştirâk ile, benim dahi bu bâbdaki esrârı söylemem ve şehâdet etmem îcâb eder.

3687. Allah ve melek ve ehl-i ulûm şehadet ederler ki, muhakkak dâim olan Ecel ve A'la'dan başka Rab yoktur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Al-i İmran'da olan شَهَدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ الاّ هُوَ وَ الْمَلاَئِكَةُ وَ أُولُو العلم (Âl-i İmran, 3/18) ya'nî “Allah Teâlâ ve melâike ve ilim sahibleri şehadet eder ki, Allah Teâlâ'nın hüviyyet-i mutlakasından başka ilah yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Allah Teâlâ'nın şehadeti, Zât'ı ve sıfatı ve esmâsı ve efâli ile dâimü't-tecellî olmasıdır. Zîrâ bilcümle merâtib-i vücûd ancak Hakk'ındır. Ve hademe-i esmâ olan melâikenin şehadeti dahi, âlem-i emirden, âlem-i kevne âsâr-ı esmâyı ızhârda fiilen vâki' olan hizmetleridir. Bu da vücûd-ı hakîkînin mertebelerinden bir mertebedir. Ve ehl-i ulûm iki nevi'dir; birisi ulûm-i zâhire ehli ve diğeri ulûm-i bâtıne ehlidir. Ulûm-ı zâhire ehlinin şehadeti, istidlâlâta müstenid olan tevhîd-i lafzî ve resmîdir. Ulûm-ı bâtıne ehlinin şehadeti ise, tevhîd-i hâlî ve zevkî ve vicdânîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın ve melâikenin şehadetine iktirân ve iştirak eden hâlî ve fiilî ve zevki olan şehadettir ki, bu da ancak ulûm-ı bâtıne ehlinin şehadetleridir. Kezâ bu da vücûd-ı hakîkînin merâtibinden bir mertebedir. İmdi şehadet-i ilâhiyye ile, şehadet-i zâtiyyeye ve melâikenin şehadetiyle, vücûd-ı hakîkînin mertebe-i melekûtiyyesinin şehadetine ve ehl-i ulûmun şehadeti ile de, vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri olan insân-ı kâmil mertebesinin şehadetine işâret buyrulur. Bu bahsin tafsili çoktur, herkesin zevki tevhîdi nisbetinde uzayabilir.

3688. Nasıl Hakk'a şehadet eder; melek kim oluyor? Ta ki şehadette müşterek olsun? Yahut, "Vaktaki Hak şehadet etti, melek kim oluyor? Tâ ki şehadette müşterek olsun?"

"Çün" kelimesi, istifhâm ma'nâsına olursa tercüme evvelki gibi; ve tevkît için olursa, ikinci sûret gibi olmak îcâb eder. Her iki sûretde de ma'nâ değiş- mez. Ya'nî melek Hakk'ın vahdet-i vücuduna nasıl şehâdet edebilir? Zîrâ melek, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olan ervâhdır ki, onların vücûdları müstakil değil, belki vücûd-ı Hakk'ın izâfâtındandır. Binâenaleyh Hak zâtı ve sıfâtı ve esmâsı ve ef'âli ile, ale'd-devâm vâki' olan tecellîsi ile, kendi vücûdunun vahdetine şehadet edip dururken, melek kim oluyor ki, bu şehadete gûyâ bir vücûd-ı müstakil sahibi imiş gibi iştirak edebilsin?

3689. Zîrâ güneşin nûruna ve huzuruna, harab olan gözler ve gönüller tâkat getiremezler.

Ya'nî kadîm olan vücûd-ı vâhid-i hakîkî güneşinin nûruna ve huzûruna, hâdis ve fânî ve izâfî olan gözler ve gönüller tâkat getiremezler. Binâenaleyh vahdâniyyet güneşinin zuhûrunda, onların kendileri kalmaz ki, şehadet edebilsinler.

3690. Bir yarasa gibi güneşin harâretine tâkat getiremez; ümîdi keser.

Vücûd-ı izâfi sâhibleri, vücûd-ı hakîkî güneşinin tulû'unda, âlem-i sûrette güneşin aydınlığına ve harâretine tâkat getiremiyen yarasa kuşları gibi bîtâb kalırlar ve onun muvâcehesinde da'vâ-yı vücûd ümîdini keserler.

3691. Böyle olunca melâikeyi de, âsumân üzerinde, güneşin cilvegeri olarak bizim gibi yar bil!

Yukarıdan beri gelen îzâhâttan anlaşıldığı üzere, âlem-i sûretin semâsı ve kuvveti olan âlem-i melekûttaki melâike-i fa'âleyi, âlem-i sûretin müteayyenleri olan biz ehl-i ilim gibi, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfat taayyününden bil; ve bilcümle vücûd-ı izâfî sâhiblerini, vücûd-ı hakîkî güneşinin cilvegeri olmakta birbirine yâr ve refik bil!

3692. Zîra biz ziyâyı güneşten bulduk; halife gibi zayıflar üzerine parladık.

Çünkü âlem-i şehadette müteayyen olan biz ehl-i ilim, nûr-ı vücûdu, şems-i hakîkî olan Hak'dan bulduk ve O'nun bilcümle sıfât ve esmâsına ve efâline dâir olan nûr-ı ulûmu O'ndan alıp cühelâya tevzî ettik. Nitekim pâdişâhların halîfeleri zayıf olan ahâlî üzerine nûr-ı adli parlatırlar.

3693. Yeni, ya üç günlük, yahud ki bedir olan ay gibi, her melek kemâl ve nûr ve kadr tutar.

Ya'nî âlem-i şehadetde müteayyen olan ehl-i ulûmun kemâlde ve ilimde ve şerefde mertebeleri olduğu gibi, mertebe-i melekûtda müteayyen olan melâikeden her birinin dahi yeni doğan veya üç günlük hilâl veyâhud bedir hâlindeki ay gibi kemâl ve nûr ve şeref i'tibâriyle ayrı ayrı mertebeleri vardır.

3694. Üçer, yahud dörder nûr kanadlardan mertebeleri üzerine o şua', her meleğe mahsûstur.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fâtır'ın ibtidâsındaki âyet-i kerîmeye işaret buyrulur. الحَمْدُ لله فاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ جاعل المَلائِكَةِ رُسُلاً أولى اجنحة مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ (Fâtır, 35/1) Ya'nî "Hamd ü sena, gökleri ve arzı ibdâ' ve ızhâr eden Allah Teâlâ'ya mahsûsdur ki, ikişer ve üçer ve dörder kanad sâhibi olan melâikeyi rusül kılıcıdır." Melâike iki nevi'dir: Birisi “melâike-i âlîn” ve diğeri “melâike-i unsuriyyûn"dur. Melâike-i âlîn Adem'e secde ve serfürû ile mükellef değildirler. Melâike-i unsuriyyûn ise Âdem'e secde ve serfürû ile mükellefdir. Alem-i sûrete, esmâ-i ilâhiyye âsâr ve ahkâmını irsâle me'mûr olanlar melâike-i unsuriyyûndur. Ve Arâisü'l-Beyân'da Rûzbihân Baklî hazretleri buyururlar ki: "Melâikenin kanadları, onların vücûh-ı te'sîrâtından birer vecihleridir." İmdi, vücûd-ı hakîkî sahibi olan Hakk'ın nûru her bir meleğe, mertebelerine göre, onların nûrdan olan kanadlarına, ya'nî vücûh-ı te'sîrâtına imdâd eder. Kimi enbiyâya vahy ile ve kimi evliyâya ilhâm ile ve kimi mü'minlere rü'yâ-yı sâliha ile ve kimi rahmet inzâli ile ve kimi nebâtâtın neşv ü nemâsına hizmet ile; velhâsıl nâmütenâhî hidemât ile taraf-ı Hak'dan irsâl olunur.

3695. İnsilerin akıllarının kanadları gibi ki, onların arasında çok fark vardır.

Ya'nî melâikenin vücûh-1 te'sîrâtı olan kanadları, insanların akıllarının kanadlarına, ya'nî vücûh-ı te'sîrâtına benzer ki, o akılların arasındaki te'sîrâtda çok farklar vardır. meselâ akl-ı evliyâ ile, akl-ı avâm arasındaki fark zâhirdir; ve akıllar arasında nasıl tefâvüt varsa, melâike arasında dahi öylece tefâvüt vardır. Ve hakikat-ı akl hakikat-ı melekîdir ki, insanda kuvvet olup zâhir olmuştur. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “ Ey azîz, Cenâb-ı Pîr hakikat-i melâikeyi ukūle temsîlen beyân buyurdular diyerek buradan gaflet ile geçme! Melâike senin havâs ve kuvândır, başkası değildir. Kuvâ-yı rûhâniyye melâike-i semâviyyedir; ve kuvâ-yı cismâniyye melâike-i arzîdir.”

3696. İmdi her beşerin iyide ve kötüde karîni o melek olur ki, onun mânendi ola.

Ya'nî iyi kimsenin karîni onun nazîri ve mânendi olan rahmet ve lutuf meleği olur; ve kötü kimsenin karîni de, kezâlik onun misli olan kahır ve azâb meleği olur.

3697. Zaîfü'l-basar olan kimsenin gözü, güneşe tâkat getiremeyince, onun için yıldız şem' oldu, nihayet yolu buldu.

Hakk'ın vahdet-i vücûdu güneş gibi zâhir ve bâhir olduğu halde, bâtın gözü zayıf olan kimselerin bu güneşi görmeye tâkatları olmayınca ve bunlar Allah Teâlâ'nın şehadetini duymayınca, Allâh'ın bu şehadetine, yıldızlar mesâbesinde olan ilim sâhiblerinin şehadeti iştirak etmek lâzım geldi; ve bu zaîfü'l-basar olanlar, bu ilim sâhiblerinin şehadetiyle tarîk-ı Hakk'a yol buldu.