İçeriğe atla

Resûl (a.s.)ın cevabı hakkında kıssa-i Zeyd'in bakıyyesi

43. bölüm / 54 · 868 kelime · ~5 dk okuma

3649. Bu sözün nihayeti yoktur; Zeyd kalk, nâtıka Burak'ı üzerine bağ bağla!

Hz. Mevlânâ (r.a.) verese-i muhammediyyeden olduklarından, bu kıssa-yı tamâmen Server-i Alem (s.a.v.) Efendimiz'in lisân-ı saâdetlerinden beyân buyururlar; ve nefs-i kâmilelerinde bilcümle merâtibi câmi' olduklarından, Hz. Zeyd'in lisânından da yukarıda zikri geçen birtakım esrâr ve hakāyıkı ızhâr eylediler. Beyt-i şerîfde Hz. Zeyd'in nâtıkası Burak'a teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ Burâk, mi'râcda Resûl-i Ekrem Efendimiz'e tahsîs buyrulan bir merkeb-i melekûtîdir. Hz. Zeyd'in nefs-i nâtıkası da mertebe-i vahdete urûc ve ba'dehû mertebe-i keserâtda elfāza rücû' etti; ve ifşâ-yı esrâra başladığı için, Cenâb-ı Pîr efendimiz lisân-ı nübüvvetten Hz. Zeyd'e hitâben: "Kalk, ya'nî zevk-i tevhîddeki istiğrâkdan kendine gel ve nâtıka burâkını bağla; esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşa etme!" buyururlar.

3650. Kuvve-i nâtıka aybı rüsvay edici geldiği vakit gaybın perdelerini yırtar. [3609]

Kuvve-i nâtıka nefsin sıfât-ı ma'yûbe ve rezîlesini meydana çıkarıp onu rezîl ve rüsvây edeceği vakit, gaybın ve bâtının perdelerini ve örtülerini yırtar ve o sıfatları birer birer elfâz ile herkese işittirir ve bâtından zâhire çıkarır.

3651. Nice zamân gayb Hakk'ın matlûbu geldi; bu davul çalanı kov, yolu bağla!

Ya'nî, âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in mazharıdır; ölüm gelip ism-i Bâtın'ın hükmü zuhûr edinceye kadar, bu mevtinde ism-i Bâtın ahkâmının mestûr kalması Hakk'ın matlûbudur. Binâenaleyh bir davulcu gibi, âleme i'lân-ı hakāyıka başlayan nâtıkanı kov ve elfâz ve kelâm yolunu kapa!

3652. Acele sürme, dizgini çek; mestûr olmak iyidir; herkes kendi zannından mesrûr olmak evladır.

Nâtıka Burak'ını elfâz sâhasında acele acele sürme; yularını çek, esrâr-ı ilâhiyyenin ve sırr-ı kaderin halâyık arasında mestûr kalması iyidir. Ve ezelî olan saîd ve şakilerin kimler olduğu mechûl olması ve kendisinin dergâh-ı ulûhiyette makbûl bir kul olunduğunu zannederek herkesin mesrûr olması hikmete muvâfıktır.

3653. Hak ister ki onun nevmîdleri de bu ibadetten yüz çevirmesinler.

"Nevmîdler"den murâd, ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbiteleri şekāvetle sâbit olan kimselerdir. Ya'nî, eğer sırr-ı kader bu âlem-i dünyâda zahir olur ve herkes kendi hakikatinin ahkâm ve âsâr-ı zarûriyyesini müşâhede ederse, hem saîdlerin ve hem de şakilerin ibadetlerine fütûr vâki' olur. Zîrâ saîdler, "Benim hakîkatim ind-i ilâhîde saîd olarak sabit olmuştur, tebeddül ihtimali yoktur; amel etsem de, etmesem de saîdim" der ve amelden fâriğ olur; ve şakiler ise "Mâdemki şekāvetim sâbittir ve değişeceği yoktur, amelin ne fâidesi olacaktır" der ve amelden vaz geçer. Halbuki Hak Teâlâ'nın, süadânın ve eşkıyânın ibâdetini ve kendisine tezellüllerini murâd eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَ ما خَلَقْتُ الجَنَّ وَالْأَنْسَ الَّا لِيَعْبُدُونَ (Zariyat, 51/56) ya'nî "Cin ve insi ancak ibâdet için halk ettim" buyrulur.

3654. Hem onun ibadetlerinde müşerref olarak, onun taatlarıyla müştagil olmuş olsunlar.

3655. Hem de bir ümîd ile müşerref olsunlar; birkaç gün onun rikabında koşsunlar.

Ya'nî bilcümle halâik kendi haklarında, ezelde mesbûk olan kazâ-yı ilâhîye vâkıf olmaksızın, hem Hakk'ın kulluğu şerefiyle müşerref olarak onun tâatlerine meşgûl olsunlar ve hem de bu ibâdet ve tâatlarına i'timâden bir ümîd-i rahmet ile müşerref olsunlar. Ve birkaç günlük hayât-ı dünyeviyyede o ümîd-i rahmet rikâbında koşsunlar. İşte Hak Teâlâ kullarının bu hâlini murâd eder.

3656. İsterse o rahmet, cümle üzerine, merhametin umumundan kötü ve iyi üzerine parlar.

Eğer Hak Teâlâ murâd ederse, o rahmet, cümle üzerine rahmet-i âmme cinsinden olarak, fenâ ve iyi üzerine parlar. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i A'raf'da olan عَذَابِي أَصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَ رَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شئ (A'raf, 7/156) ya'nî “Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve rahmetim her şeyi kaplamıştır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Hak Teâlâ'nın rahmeti her şeyi ihâta edince, kendilerine azâb isabet eden kimseler de o her şey içinde dâhil olurlar. Binâenaleyh rahmet-i âmme, kötülerin ve iyilerin hepsine şâmil olur.

3657. Hak ister ki, her bey ve esîr, recalı ve havflı ve perhizkâr olsunlar.

Ya'nî hakāyık-ı eşyâ mestûr olan bu âlem-i dünyâda, Hak Teâlâ, efendi ve köle ve şerîf ve vazî' olan bilcümle kullarının havf ve recâ içinde perhizkâr olarak yaşamalarını murâd eder.

3658. Bu recâ ve havf perdede olsun; tâ ki bu perdenin arkasında perverde olsun.

Ya'nî kulların her sınıfının ümîdi ve korkusu, hakikat-i hâlden hicâb içinde oldukları halde vâki' olsun; ve tâ ki bu hicabın arkasında, ümîd ve korku duyguları ile perverde olsunlar.

3659. Vaktaki perdeyi yırttın, havf ve recâ hani! Gaybın zahirde bir kerr ü ferri oldu.

Eğer perdeyi kaldırıp, herkese kendi hakîkati gösterilse ve herkes görse ki, kendilerinin kendilikleri, hep ilm-i ilâhîde sûretleri sâbit olan esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir ve vücûd ancak Hakk'ındır. Bu inkişâf netîcesinde havf ve recâ kalır mı? Zîrâ havf ve recâ isneyniyyet iktizâsıdır; ve nitekim evliyâ-yı Hak nazarlarında bu hakîkat zevkan sâbit olduğu için, Hak Teâlâ onlar hakkında ألاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ) Yunus, 10/62) [İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar] buyurur. Halbuki bu âlem-i dünyâ ism-i Zâhir'in mazharıdır; ve ism-i Zâhir ise, ism-i Bâtın'ın perdesidir. Binâenaleyh ism-i Bâtın'ın mazharı olan âlem-i gaybın kerr ü ferri, ya'nî nâmının ihtişamı, ancak âlem-i zâhirdedir. Zîrâ mechûl olan bir âlem hakkında herkes, acabâ nasıl şeydir? diye merak eder. Eğer perde kalkıp, o âlem zâhir olursa, artık o merâk kalmaz ve âlem-i gaybın kerr ü ferri de gider. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ındaki "şud" kelimesi "oldu" ma'nâsına olursa "Gaybın zâhirde bir kerr ü ferri oldu" diye tercüme olunur. Ve eğer "gitti" ma'nâsına olursa, "Gaybın zâhir üzerinde olan bir kerr ü ferri gitti" diye tercüme olunur. Ve rûh-i ma'nâ her iki sûrette de değişmez. Nitekim îzâhât bu iki şekil üzere vâki' oldu.