İçeriğe atla

گفتن پیغمبر صلى الله عليه و سلم مرزید را که این سر را فاشتر ازین مگو و متابعت نگه دار

45. bölüm / 54 · 1451 kelime · ~8 dk okuma

3698. Peygamber buyurdu ki, benim ashabım, yıldızlardır; yolcular için şem' ve şeytan için recimlerdir.

"Ashâbım yıldızlardır" sözü ile اصحابی کالنجوم بايهم اقتديتم اهتديتم ya'nî "Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine tâbi' olursanız, hidâyet bulursunuz" hadîs-i şerîfine; "Yolcular için şem'dir" sözü ile de sûre-i Nahil'deki و بالنجم هم يهتدون (Nahl, 16/16) ya'nî "Ve yıldızlar onlara yol gösterirler" âyet-i kerîmesine ve "şeytan için rücûmdur" sözü ile de sûre-i Mülk'deki وَ جَعَلْنَاهَا رُجُوماً للشياطين (Mülk, 67/5) ya'nî "Biz yıldızları şeytanlar için rücûm kıldık" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve "rücûm", atılan taşlar ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde ashâb-ı kirâmın, Allah Teâlâ'nın ve melâikenin, Hakk'ın vahdâniyyet-i vücûdu hakkındaki şehadetlerine iştirak eden ilim sâhibi olduklarına işâret buyrulur. Karanlık gecelerde yıldızlar, yolculara nasıl rehberlik ederlerse, hakāyıkın mestûr bulunduğu bu zulmet-i tabîat içinde, Hak yolunun yolcularına öylece rehberlik ederler; ve onlara tâbi' olanların nûr-ı ma'nevîleri, sâliklerin kalblerine ârız olan vesâvis-i şeytâniyyesini taşlayıp, def ederler.

3699. Eğer her bir kimsenin o çeşmi ve kuvveti olaydı ki, o çerhin güneşinden nûr tuta idi.

Eğer her bir kimsenin felek-i hakîkatin güneşinden nûr alabilecek bir gözü ve kuvveti olaydı;

3700. Ey zelîl, ne vakit yıldıza hâcet vardır? Ne vakit o güneşin nûruna delil [3658] olurdu?

Bu iki beyit, bir cümleyi itmâm etmektedir. Ya'nî eğer her bir kimse, felek-i hakîkatin güneşi olan "hakikat-i muhammediyye" mertebesinden nûr-ı ilmi alabilecek bir göz ve kuvvet sahibi olsa idi, ey ulûm-ı ledünniyye önünde zelîl kalmış olan kimse, yıldızlar mesâbesinde olan ulemânın irşâdına hâcet kalır mı idi? Ve o hakikat-ı muhammediyye güneşinin nûruna, onların delîl olmalarına lüzûm görülür mü idi?

3701. Ay toprağa, buluta ve zille der ki: 'Ben beşer olurum; velâkin bana vahy olunur.

Ya'nî, "hakîkat-ı muhammediyye"yi hâmil ve ay gibi olan âlem-i sûretde- ki taayyün-i muhammedî, ma'nâdan bî-haber olmalarına mebnî, toprak me- sâbesinde bulunan insanlara ve bir vücûd-ı hakîkî sâhibi olmamaları hase- biyle bulut ve gölge mesâbesinde olan suver-i beşeriyyeye hitâben buyurur ki: Ben de sizin gibi beşerim ve sûret-i müteayyinem, sizin gibi bir zılden ibâ- rettir; ve hepimiz vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hakk'ın zılâl-i esmâsıyız; velâ- kin benim sizden bir farkım vardır ki, o da bana hakîkatim ve hüviyyetim olan Hak cânibinden vahy olunmuş olmasıdır. "Bu beyt-i şerîfde `قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ` (Kehf, 18/110) ya'nî "Yâ Habîbim, de ki, ben de sizin gibi beşerim; bana vahy olundu ki, sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3702. Güneşlere nisbetle bir zulmet tutarım; nüfûsun zulmetleri için nûr tutarım.

"Güneşler"den murâd, esmâ-i ilâhiyyedir; "zulmet"den murâd, esmâ-i ilâhiyye cem'iyyetinin zıllî olmaktır. Ya'nî her birisi envânını ve âsârını salmakta birer güneş mesâbesinde olan esmâ-i ilâhiyyeye nisbetle, benim vücûd-ı izâfî-i beşeriyyemde bir zulmet vardır. Zîrâ benim vücûdum, esmâ-i ilâhiyyeye mecmû'unun zıllî ve mazharıdır; fakat câmi'-i cemî'-i esmâ olan Allah Teâlâ tarafından vahy olunduğu cihetle, zulmet-i tabîatde müstağrak olan nüfûslar için nûr sâhibiyim ve onlara o nûru îfâza ederim.

3703. Ondan zayıfım; tâ ki sen bir tâkat getiresin; zîrâ sen, pek nûrlu olan güneşin adamı değilsin.

Ya'nî, benim hakîkat-ı muhammediyyemin zayıf olan sûret-i beşeriyyede zuhûru, o hakîkatimin nûruna senin tâkat getirebilmen içindir. Nitekim âyet-i kerîmede `لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ` (Tevbe, 9/128) ya'nî "Size, sizin nefsinizin cinsinden resûl geldi" buyrulur. Zîrâ sen, pek ziyâde nûrlu olan güneşin nûruna tâkat getirebilecek bir adam değilsin. Eğer benim hakîkatim zâhir olsa, ey sûret-i beşeriyye sâhibleri, sizler değil, melâike bile tahammül edemezler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in IV. cildinin bir beytinde şöyle buyrulur:

3704. Bal ve sirke gibi karışık dokudum; nihayet ciğer hastalığı tarafına yol buldum.

"Bal" dan murâd, vücûd-ı Hak'dan ibaret olan hüviyyet-i nebeviyyedir; "sirke"den murâd taayyün-i beşerî-i nebeviyyedir. "Ciğer hastalığı"ndan murâd, hüviyyete vusûl ıztırabıdır. Ya'nî vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın latîf ve kesîf olan merâtibini sûretimde cem' ettim ve bu sûret-i kesîfe hüviyyetime hicâb olması hasebiyle, nihâyet o hüviyyetime ve hakîkatime vusûl ıztırabına müteveccih oldum.

3705. Ey rehîn, vaktaki illetten kurtuldun, sirkeyi bırak ve balı ye!

Ey cismin sûretinde mahbûs kalan Zeyd, vaktâki isneyniyet ve şirket-i vücûd illetinden kurtuldun ve sana hakikat-ı vücûd zâhir oldu; artık sirke gibi olan vücûd-ı abdânîyi ve onun sıfatını terk et; vücûd-ı hakkānî ile ve o vücûdun sıfatı ile zahir ol! Nitekim hadis-i kudside اخرج بصفاتي الى خلقى من قصدك تصدنی ya'ni "Benim sıfatım ile halkıma çık, seni kasd eden, beni kasd eder" buyrulur.

3706. Gönül tahtı hevadan pak olarak ma'mûr oldu; onun üzerinde "Er-rahmânü ale'l-arşistevâ"dır.

Gönül tahtı, ağyâr hevâsından ve mâsivâ muhabbetinden temizlenerek ma'mûr olursa, sûre-i Tâhâ'da vaki olan الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) ya'nî "Rahmân arş üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinin ma'nâsı böyle bir kimseye zevkan ve vicdânen zâhir olur.

Ma'lum olsun ki, "arş" kelimesinin birtakım maânî-i lugaviyyesi vardır: Taht, sakf-ı hâne, kıvâm, bir işin sıhhati ve bir şeyin kavî tarafı, yükseklik ve binâ ma'nâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs maânî-i Kur'ân ve ahâdîsden arş hakkında iki ma'nâya zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş, âlemi ihâta etmiştir ve onun hakikatini ancak Hak Teâlâ bilir. Ve bu ma'nâ "sakf-ı hâ-ne" ma'nâ-yı lügavîsine tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre arş, vücûd-ı mut-lakın bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır; ve bu ma'nâ dahi "taht" ma'nâ-yı lügavîsine tevâfuk eder; ve bunda ma'nâ-yı ittihad vardır. Ve emir ve nehyin mevridi âlem-i şehadet olduğun-dan, bunların menba'ı, âlem-i şehadeti muhît olan veyâhud vücûd-ı mutla-kın bilcümle merâtibi ile beraber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûası bulu-nan arşdır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Et-Tedbîrâtu İlâhiyye fĩ Islâhi Memleketi'l-İnsâniy-ye nâmındaki eser-i âlîlerinde buyururlar ki: "Zât-ı mutlak, kendi kemâlâtı-nı ızhâr için vücûdât-ı mukayyede ve kesîfeye müstevî olmuştur. Lakin bu-rada bizim remz ettiğimiz bir sır vardır ki, o sırrın sahibi ve mâliki ona vakıf olduğu vakit, o sırrın inkişafından hâsıl olan zevk ile mütelezziz olur; o da budur ki: Bu الرحمن على العرش استوي (Tâhâ, 20/5) âyet-i kerîmesinde mezkûr olan arş müstevâ-yı Rahmân'dır; ve o arş sıfatın mahallidir; ya'nî sıfat-ı rah-mâniyyetin mahall-i tecellîsidir. Ve sıfat-ı rahmâniyyetin arşı rubûbiyyetdir; ve rubûbiyyet mevcûdâtı iktizâ eder. Zîrâ rubûbiyyet merbûb ister. Binâena-leyh rubûbiyyetin arşı vücûdât-ı mukayyededir ki, onun ilk mertebesi, mer-tebe-i ervâhdır. Ve rahmâniyyet, hakāyık-ı esmâ ve sıfât ile zuhûrdan ibâret olup, cemî-i merâtib-i hafiyyeye mahsûs olan bir isimdir; merâtib-i halkıy-yenin onda iştiraki yoktur. Ve ulûhiyyet, ahkâm-ı hakkıyye ve halkıyyeyi câmi'dir. Binâenaleyh rahmâniyyet ulûhiyyetten ehas ve ulûhiyyet rahmâ-niyyetten eamm olur. Ve insân-ı kâmil, hakikati i'tibariyle, mazhar-ı ism-i Rahmândır ve maa'l-hakika ve't-taayyün, âlem-i kebîr misillü "Allah" ismi-nin mazharıdır. Ve insân-ı kâmil bu beyâna hamlen bir arşdır. Bu âyet-i ke-rîmede işâret buyrulan arşa, Rahmân'ın nasıl müstevî olduğunu ta'rîf eden bir delîl istersen, o delil, (S.a.v.) Efendimiz'in ان الله خلق آدم على صورته ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ Adem'i kendi sûreti üzerine halk etti" kavl-i münî-fidir. Zîrâ Rahmân Hak Teâlâ'nın esmâ-i zâtiyye ve sıfât-ı ma'neviyyesine râci' bir isimdir. ve onun esmâ-i zâtiyyesi “ahadiyyet ve “vâhidiyyet" ve "samediyyet" ve "azamet" ve "kuddûsiyyet" ve emsâli olup, ancak zât-ı vâ-cibü'l-vücuduna mahsûsdur; ve evsâf-ı ma'neviyyesi de "Hayât, İlim, Semi', Basar, Kudret, Kelâm"dan ibaret olup, bunlar merâtib-i halkıyyede zâhirdir. Imdi bu isim sebebiyle O'nun rahmeti kâffe-i merâtib-i hakkıyye ve halkıy-yeye şamil olur. Zîrâ O'nun merâtib-i hakkıyyede zuhûru sebebiyle, merâ-tib-i halkıyye zâhir oldu. İmdi vücûdât-ı izâfiyye, vücûd-ı mutlakın tenezzü- lâtından husûle gelmiş ve zâtında mahfi olan niseb ve izâfât-ı ilâhiyyesinin ahkâmı, gayriyyet libâsıyla zahir olan bu vücûdât-ı izâfiyye arşını istîlâ eylemiştir ve bu istîlâ-yı ahkâm, O'nun arşa istîlâsıdır. Vücûdât-ı mukayyedeye ve izâfiyyeye "mahlûk" ismi verilmiştir; ve bu isim vücûd-ı mutlaka âriyet hükmü iledir. Hakikatte cümlesi vücûd-ı Hak'dır; yoksa ba'zı kimselerin zannettiği gibi, mahlûkun vücudu müstakil olup Sem' ve Basar gibi evsâf-ı ilâhiyye onlarda âriyet değildir. Bu hâl bir vücûdun letâfet ve kesâfet hükmü ile tecellîsidir. Vücûdât-ı izâfiyyenin zübdesi ve hulâsası insân-ı kâmildir; binâenaleyh insân-ı kâmil merâtib-i hakkıyye ve halkıyyenin hâmil olduğu her şeyi hâmildir. Böyle olunca, Hak Teâlâ hazretleri Adem'i kendi sûreti üzere halk etmiştir ve bilcümle evsâf-ı ilâhiyyenin ahkâmı ona istîlâ eylediğinden, o "arş-ı Rahmân"dır. O hakikati ile Zât'ı hâmildir ve evsâf-ı ilâhiyyenin mahmûlüdür. Ey sûret-i insâniyyede zâhir olup, bizim bu sözlerimizi ârif olan kimse, kendi vücûdûna ve şuûnâtına dikkat edip, mütehakkık ol! Ve ey bu ma'rifete ârif olan kimse, gayriyyet gafletinden uyan! Ve ey ulûm-ı ledünniyye-i nebeviyyenin vârisi, bu ma'rifet ile mütena'im ol! Bizim sözlerimiz vâridât-ı Hak'dır ve Hak Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler."

3707. Vaktaki gönül bu rabıtayı bula, bundan sonra kalb üzerine hükmü vâsıtasız Hak eder.

Ya'nî, insanın kalbi Hak ile, yukarıda îzah olunan râbıtayı bulduğu vakit, artık ondan sonra Hakk'ın melekût ve şehadet mertebeleri tavassut etmeksizin, o kalb-i beşer üzerine doğrudan doğruya hükm eden Hak olur. Böyle bir kalb, hükmü ne melekten ve ne de beşerden almaz.

3708. Bu sözün nihayeti yoktur; Zeyd nerede? Tâ ki ona rüsvaylık isteme diye nasihat edeyim.

İnsân-ı kâmilin Hak ile olan râbıtasına müteallik esrâr ve maârifin nihâyeti yoktur. Zeyd-meşreb olan kimse nerededir ki, ona esrâr-ı mektûmeyi ızhâr edip halkı rüsvây etmek isteme; veyâhud esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşa etmekle edeb-maallah hâricine çıkıp ind-i ilâhîde rüsvây olmayı isteme! diye nasihat vereyim.