İçeriğe atla

Zeyd'in hikâyesine rücû'

46. bölüm / 54 · 2400 kelime · ~12 dk okuma

3709. Şimdi Zeyd'i bulamazsın, zîrā o kaçtı. Saff-ı niâlden sıçradı ve na'li döktü.

"Saff-ı niâl" sokak kapısından içeriye girilip ayakkabı çıkarılan mahaldir; murâd, âlem-i şehadettir. "Na'l rîhten" na'l dökmek Fârisî'de "şitâb reften" acele gitmek ve "mânden esb ez reftâr" at yürümekten âciz kalmak, ma'nâ-larından kinâyedir; burada, acele gitmek ma'nâsı murâd olunur. Hulâsa-i ma'nâ: “Ey sâmi' sen şimdi Hz. Zeyd'i bu âlem-i sûretde bulamazsın; çünkü o, bu âlem-i sûretden kaçtı ve saff-ı niâl mesâbesinde olan esfel-i sâfilîn-i ta-bîatden âlem-i illiyyîne urûc etti; ve rûhun pabucu mesâbesinde olan cismi bu pabuçlukta bırakıp o tarafa acele koştu."

3710. Sen kim oluyorsun? Zeyd dahi, üzerine güneş doğar yıldız gibi, kendi-[3669] sini bulamadı.

Ey sâmi', sen kim oluyorsun ki, şimdi bu âlem-i sûretde Zeyd'i bulacak-sın? Güneşin şiddet-i ziyâsında nûrları gâib olan yıldızlar gibi, vahdet-i vü-cûd-ı Hakk'ın istílâsıyla, artık Zeyd de kendisini bulamaz bir hâldedir.

3711. Ondan ne bir nakış, ne de nişan bulursun; ne de saman uğrusu yolunda bir saman çöpü bulursun.

"Kehkeşân" geceleri gökyüzünde, tûlânî parlak bir bulut şeklinde görünen küçük yıldızlar kümesidir. Türkçede "Saman Uğrusu" ve "Hacılar Yolu" der-ler. "Kehkeşân” ta'bîri ile, âlem-i taayyünât murâd buyrulur. Ya'nî “Bu taay-yünât âleminde Hz. Zeyd'in nakşını ve nişanını ve hiçbir eserini bulamazsın" demektir.

3712. Bizim havassimiz ve parlak olan nâtıkamız, sultanımızın ilminin nûrunun mahvı oldu.

Ya'nî bizim hakîkatlerimiz, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin ilminde sabit oldu ve o hakîkatimiz, o vücûd-ı hakîkînin her bir mertebe-i tenezzülünde, o mertebenin îcâbına göre bir kisve-i taayyüne büründü. Nihâyet vücudun tecellî-i ahîri olan sûret-i insâniyye kisvesini giydik. Bu mertebede her birerlerimizin havâss-i zâhire ve bâtınesi ve parlak nâtıkası peydâ oldu. Ondan sonra mevt hâli ile bu kisve-i taayyünden soyunduk; yine mertebe mertebe ilm-i ilâhîye rücû' ettik. Ve bizim bu havâssimiz ve nâtıkamız, sultânımızın ilim muhîtinin nûru içinde mahv oldu. Bu beyt-i şerîf, Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde gelecek olan ya'nî "Mertebe-i insânîden ölüp melek mertebesine urûc ederim; ve o mertebeden dahi öldükten sonra, ilm-i ilâhî mertebesinde, adem-i izâfi hâlini iktisab ederim. O hâl-i adem, içinden sadâ çıkaran erganûn çalgısı gibi bana, “Biz O'na, ya'nî Hakk'a rücû' edicileriz" der. Ve bu rücû'u söyleyen, ilm-i ilâhîde sabit olan benim hakîkatim olur; ve o hakîkatim, Hakk'ın ilminin gayri değildir ve Hakk'ın ilmi dahi, kendisinin gayri değildir," bu beyt-i şerîfinin nazîridir.

3713. Onların hisleri ve akılları batında لدينا محضرون dalgası içinde dalgadır.

İlm-i ilâhînin nûrunda mahv olan kimselerin hisleri ve akılları Allah Teâlâ indinde toplanmak ve ihzâr olunmak dalgası içinde dalgadır. Bu beyt-i şerîfde وَان كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/32) [Elbette onların hepsi karşımıza dikilecekler] ve فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Yâsîn, 36/53) ya'nî “Hepsi ancak bizim indimizde toplanıp ihzâr olunmuşlardır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. "Ledeysâ muhdarûn dalgası"ndan murâd, deryâ-yı vücûdun “Kābız” ism-i şerîfinin dalgalanmasıdır. Ve a'yân-ı sâbite ise, esmâ-i ilâhiyye tecelliyâtının suver-i ilmiyyeleridir; ve hepsi bu "Kābız” ism-i şerîfi dalgasının içinde birer dalgadır. Ve ma'lûm olsun ki ilm-i ilâhîde sâbit olan hakāyık ebedîdir. Hak Teâlâ hazretleri onları dâimâ zuhûrdan, butûna cem' eder ve butûndan dahi zuhûra bess ve neşr eder; zîrâ bunların cümlesi zılâl-i esmâdır ve zıllin hâli dâimâ uzayıp zî-zılle rücû' etmektir. Tenâsüh fikri bu hakāyıkı lâyıkıyle ihâta edememekten zuhûr etmiştir. Bu bahisde söz çoktur, tafsili uzar.

3714. Vaktaki gece gelir, tekrar icâzet vakti olur; gizli olmuş yıldızlar iş üzere olur.

İlm-i ilâhînin nûrunda mahv olmuş olan a'yân-ı sâbite ahkâmının butûndan tekrâr zuhûra çıkmalarına, karanlık gece gibi olan vücûd-ı izâfî âleminde zuhûrlarına izin ve icâzet vakti gelince, güneşin nûrunda müstağrak olarak gizlenmiş olan yıldızlar gece vakti nasıl tekrâr ışıldamağa başlarsa, bu a'yân-ı sâbite dahi, kesâfet-i vücûd sahasında, öylece icrâ-yı ahkâma başlarlar.

3715. Hak Teâlâ bî-hūşlara tekrar akıllar, halka halka kulaklara halkalar verir.

"Halka halka"dan murâd, gürûh gürûh ve fırka fırka; ve "kulaklara halka vermek"den murâd, kuvve-i sâmia bahş eder demektir. Ya'nî adem-i izâfî hâlini iktisab eden ehl-i Cemâl ve ehl-i Celâl'e, ya'nî saîdlere ve şakilere tekrâr vücûd-ı izâfî âleminde akıllar ve idrâkler ve kuvve-i sâmialar bahş eder.

3716. Senada ayak vurarak ve el açarak, nazlanarak: Ey bizim Rabb'imiz, bizi dirilttin, diyerek.

"Pây Güften" ve "dest-efşânden" hâl-i semâ'a işarettir. Nitekim Mevlevîler'in semâ'ı bu tarzda vâki' olur. Ya'nî, adem-i izâfiden vücûd-ı izâfî âlemine çıkmalarına icâzet verilenler, semâ' ederek ve nazlanarak "Ve ey bizim Rabb'imiz, bize hayât bahş ettin" diyerek hamd ü senâ ederler. Bu beyitte, sûre-i Mü'min'de olan قالوا ربنا امتنا اثنتين و أحييتنا اثنتين (Mü'min, 40/11) ya'nî "Dediler ki, ey bizim Rabb'imiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

3717. O dökülmüş deriler ve o kemikler, toz koparmış atlılar oldu.

3718. Hem çok şükr edenler ve hem çok küfr edenler, ademden vücûd tarafına, kāim oldukları halde hamle getirirler.

Mukaddemâ vücûd-ı izâfî âleminde yaşayıp toprakta çürümüş olan o deriler ve o kemikler, koşarken tozlar kaldıran atlılar olup; hem şâkirler ve hem de kâfirler, sâkin oldukları adem-i izâfî hâricinden tekrâr vücûd-i izâfî tarafına hamle ederler.

3719. Neye baş çeviriyorsun, görmemişlik ediyorsun? Evvelden ademde baş çevirmedin mi?

Ademden vücûd tarafına gelmeyi neden istib'âd ediyorsun? Sen bu hâlin nazîrini evvelce de görmüş değil misin? Nitekim bu dünyâda vücûd-ı izâfî âlemine gelmezden mukaddem, o adem-i izâfî âleminden değil mi idin? O âlemden bu âleme gelmeyi istemez idin.

3720. Ademde ayağını, beni yerimden kim koparır? Diye sıkmış idin.

[3679] İlm-i ilâhî mertebesinde sen, lisân-ı hâl ile “Beni yerimden kim koparır ve başka bir hâle çıkarır?" diyerek, ayağını sıkı basmış idin.

3721. Sen, Rabbânî olan sun'u görmüyor musun ki, o senin alnının saçını çekti.

3722. Nihayet seni, senin zannında ve hayalinde olmayan bu enva'-i hâl içine çekti.

Ya'nî sen, ilm-i ilâhî mertebesinde iken, senin cemâd, nebât ve hayvân ve insân mertebelerine gelmek için geçirdiğin istihâlât-ı muhtelife, zannına ve hayaline gelir bir şey mi idi? Ve insan mertebesine geldikten sonra, her sendeki ahvâlin ve etvârın aklına ve fikrine gelir mi idi?

3723. O adem, ona dâimâ bendedir; ey cin, hizmet et; Süleyman diridir.

O adem-i izâfî âlemi, Hak Teâlâ hazretlerine dâimâ bende ve mutî'dir. Ey cinler gibi görünmeyen kuvâ-yı nefsâniyye! Süleymân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretleri haydır ve diridir.

3724. Cin, havuzlar gibi kâseler yapar; def' etmek, yâ cevab söylemek için takatı yoktur.

Ya'nî Süleymân (a.s.) cinleri emri dâiresinde istihdâm eder ve onlar da mecbûren iş işlerler idi. Hattâ havuzlar gibi kâseler yaparlar idi. Hiçbirisinin muhalefete mecâli yok idi. Süleymân (a.s.) vefât edince, hepsi bu hizmetlerden kaçtılar; çünkü o Süleymân fânî idi. Ey erbâb-ı nefs, Süleymân-ı hakîkî olan Hak Teâlâ fânî değildir ki, O'nun emrinden kurtulmak ve O'na muhâlefet etmek kābil olsun.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Sebe'de olan يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحاريب و تماثيل و جفان كالجواب (Sebe', 34/13) ya'nî “Cinler Süleyman (a.s.) için, istediği gibi mihrâblar ve havuzlar gibi kâseler yaparlar idi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

3725. Kendini gör, korkudan nasıl titriyorsun; muhakkak ademi dahi dâimâ titreyici bil!

Bir kere kendine bak; yok olmak korkusundan ve ölüm havfinden tir tir titremektesin. İşte ademi de, var olmak korkusundan öylece titremekte bil! Ya'nî herkes alıştığı halden ayrılmak istemez. Sen yokluktan ürkersin ve yokluk da varlıktan ürker.

3726. Ve eğer mansıblara el vurur isen dahi, korkundandır. Öyle ki, çok can çekişirsin.

Ya'nî, ey varlığına sıkı sıkı sarılmış olan kimse; senin üzerinde Süleymân-ı hakîkînin tasarrufunu görmek istersen, bir kere şu hayât-ı dünyeviyyedeki hallerine bak! Eğer mansıbları elde etmek istersen, seni o mansıblara sevk eden duygu, zilletle ve zarûretle yaşamak korkusudur; ve zillet ve fakr ise Hak Teâlâ'nın bu hayatta te'sîs buyurduğu kāidelerdendir. Binâenaleyh Hak Teâlâ kulûba ilkā buyurduğu korkular ile tasarruf buyuruyor; ve sen bu korkular içinde çok can çekişirsin.

3727. Her ne ki en güzel ola, Huda'nın aşkının gayridir. Eğer şeker-hârlık ise de o can çekişmektir.

Ey sâhib-i nefs, hakikatte senin korkuların hep hubb-i nefsindendir ve hayât-ı dünyeviyyeye elini attığın şeylerin hepsi, nefsinin necâtına olan muhabbetindendir; hakikatte can çekişmekdir. Çünkü bu muhabbet, en güzel olan Allah Teâlâ'nın aşkının gayridir; ve Allah aşkının başkası, eğer şeker yemek, ya'nî envâ'-ı huzûzât-ı nefsâniyye olsa bile, yine o can çekişmektir.

3728. Can çekişmek nedir? Ölüm tarafına gelmektir; bir âb-ı hayata el vurmaktır.

“Ölüm tarafı”ndan murâd, suver-i fâniyeye meyildir. “Ab-ı hayât”dan murâd, muhabbet-i Hak’dır; ve muhabbet-i Hakk’a vesile olan insân-ı kâmildir. Ya’nî fânî olan sûretlere meyil ve muhabbet etmek, can çekişmektir; ve bir âb-ı hayât olan aşk-ı Hakk’a [yönelmemek] ve aşk-ı Hakk’ın rehberi olan bir insân-ı kâmilin elini tutmamaktır.

3729. Halkın iki gözü toprakta ve ölümdedir; âb-ı hayat hakkında yüz zan tutarlar.

Ya’nî halkın iki gözü hâkî ve süflî olan suver-i fâniyede ve ölüm mesâbesinde olan onların muhabbetindedir. Topraktan ve fenâdan âlî olan Hayy ve Lâyemût’un aşkında ve insân-ı kâmilin rehberliği hakkında yüz şübheleri vardır.

3730. Cehd et, tâ ki yüz şübhe doksan olsun. Gece git; ve eğer sen uyur isen, [3688] gece gider.

“Gece”den murâd, zulmet-i beşeriyyedir. Ya’nî, bu zulmet-i beşeriyye içinde çalış ve bu gece karanlığı içinde yürü! Tâ ki senin yüz şübhen eksilerek doksana tenezzül etsin; ve eğer sen, gaflet uykusu içinde kalırsan, bir gün ömrün nihâyet bulur ve zulmet-i beşeriyye zâil olur. Alem-i hakîkatte ve gündüz olunca sıfru’l-yed kalırsın.

3731. O günü, karanlık gece içinde iste; o zulmet yakıcı olan aklı önüne al!

“Gün”den murâd, hakikat ve Hakk’ın aşkı ve ma’rifetidir. “Zulmet yakıcı olan akıl”dan murâd, insân-ı kâmildir. Ya’nî Hakk’ın o aşkını ve ma’rifetini, bu zulmet-i beşeriyye içinde ara; ve o zulmet-i tabiiyyeyi ve beşeriyyeyi yakıcı olan insân-ı kâmili önüne al ve rehber ittihâz et!

3732. Fenâ renkli olan gecede çok iyilik olur; âb-ı hayat karanlığın karîni olur.

"Fenâ renk"ten murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'nî, sıfât-ı nefsâniyye ile mülevven olan zulmet-i beşeriyye içinde çok iyilik vardır; zîrâ âb-ı hayât ve hakikat bu karanlığın içindedir.

3733. Böyle yüz gaflet tohumu ekmek ile, uyumaktan baş kaldırmak ne vakit mümkin olur?

Bu hayât-ı dünyeviyyede birçok gaflet tohumu ekmek, ya'nî gaflet esbâbına tevessül etmek ile, uykudan baş kaldırmak mümkin midir?

3734. Ölmüş uyku, ölmüş lokma yâr oldu. Efendi uyudu ve hırsız gece iş üzerine oldu.

"Ölmüş uyku”dan murâd, hakîkat-i halden son derecedeki gaflettir. "Ölmüş lokma"dan murâd, fânî olan temettuât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: ذَرهم يأكلوا و يتمتعوا ويلههم الأمل فسوف يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) Ya'nî "Bırak onları, yesinler ve temettu' etsinler ve emel onları meşgûl etsin; yakında bileceklerdir." Ya'nî hakîkat-i halden son derecedeki gaflet ile fânî olan temettuât-ı dünyeviyye, birbirinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir. Meselâ efendi uyur ve hırsız ise gece faaliyete girer. "Hırsız"dan murâd şeytandır. Ya'nî bu hâb-ı gaflet içinde hırsız kalbe girer; ve nihâyet sermâye-i îmânı çalar.

3735. Sen, senin hasımlarının kim olduğunu bilmiyorsun; nâriler hâkîlerin vücûdlarının düşmanıdır.

"Nârîler"den murâd, ehl-i Celâl olan şeytanlardır; ve onlar, görünen ve görünmeyen şeytanlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlar hakkında شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ (En'âm, 6/112) ya'nî “İns ve cin şeytanları" ta'bîr buyrulur; ve onlar ehl-i nârdır. “Hâkîler”den murâd, ehl-i Cemâl olan ve Âdem meşrebinde olup رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَاً (A'raf 7/23) ya'nî “Yâ Rab biz nefsimize zulmettik" diyenlerdir ki, bunlar hâkî ve mutî ve mütevazi'lerdir. Nitekim İblîs'den naklen âyet-i kerîmede خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'raf, 7/12) ya'nî "Sen beni ateşten ve onu topraktan halk ettin" buyrulur.

3736. Ateş suyun ve onun evladlarının düşmanıdır; nitekim su da onun canının düşmanıdır.

Ateşten mahlûk olan şeytanlar, sudan, ya'nî nutfeden mahlûk olan Adem'in ve onun evlâdlarının düşmanıdır: Nitekim su da ateşin hasm-ı cânıdır; zîrâ su ateşe dökülürse derhal söndürür ve ateşliği kalmaz; ve bu hâl esmâ-i ilâhiyyenin zid ve mütekābil olduklarının alâmetidir.

3737. Su ateşi söndürür, zîrâ ki o, suyun evladlarının hasmı ve düşmanıdır.

Şeytanın Adem'e olan adâveti, ateşin suya olan zıddıyyetine teşbîh buyrulur. "Suyun evlâdları"ndan murâd, sudan mahlûk olanların kâffesine şâmildir. Zîrâ mahlûkāt-ı ilâhiyye iki nevi'dir. Birisi sudan, dîğeri ateştendir. Mahlūkāt-ı arzıyyenin kâffesi sudandır; zîrâ hepsi su ile neşv ü nemâ olur. Nitekim âyet-i kerîmede وَ جَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) [Biz her canlı şeyi sudan kıldık] buyrulur. Ve ateşten mahlûk olanlar hakkında âyet-i kerîmede وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/27) [Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık] buyrulur. Ya'nî arz, buhâr-ı nârî hâlinde olup henüz tasallub etmeden mukaddem, nâr-ı semûmdan, "cânn" denilen bir tâife halk olunmuştur. Vaktâki buhârât-ı nâriyye soğuyarak suya inkılâb etti ve arz kışır bağladı ve tûfânlar zuhûr etti, kışr-ı arzda mahlûkāt-ı mâiyye peyda oldu; ve harâret zuhûrdan butûna intikāl eyledi.

3738. Ondan sonra bu nâr, nâr-ı şehvettir; zîra onda günahın ve zellenin aslı vardır.

Harâret zuhûrdan butûna intikāl ettikten sonra, bu ateş mahlûkāt-ı mâiyyenin vücûdlarında ihtifâ eden şehvet ateşidir. Zîrâ bu ateş de günâhın ve tarîk-ı müstakîmden kaymanın ve inhiraf etmenin aslıdır. İnsanı tarîk-ı i'tidâl olan cadde-i şerîatten çıkaran bu vücûdunda mahfi olan şehvet ateşidir.

3739. Nâr-ı haricî bir su ile donar; nâr-ı şehvet cehenneme kadar götürür.

Âfâkî olan ateş üzerine bir su dökülürse, donar ve söner; fakat vücûd-ı insânîdeki şehvet ateşi ve nefsin arzûlarının harâreti, âdemi cehenneme kadar götürür.

3740. Şehvet ateşi su ile sakin olmaz; zîrâ azabda cehennem tab'ını tutar.

Nefsin isteklerinin harâretini su ile, ya'nî istediklerini vermekle söndürmek kābil değildir. Zîrâ vücûd-ı beşerî ta'zîb etmekte cehennem tabîatındadır. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ نَقُولُ الجَهَنَّمَ هَلِ اسْتَلاتِ وَ تَقُولُ هَلْ مِنْ مَزيد (Kaf, 50/30) ya'nî "O günde biz cehenneme doldun mu deriz; o ise daha var mı der?" buyrulur. İşte nefis de böyledir; onun istediklerini verdikçe, daha var mı? der.

3741. Nar-ı şehvetin çaresi nedir? Nûr-ı dindir. Sizin nûrunuz kâfirlerin ateşinin itfâsıdır.

Ya'nî, şehvetin ateşi dînin nûru ile söner; zîrâ sizin nûrunuz kâfirlerin ateşini söndürür. Nitekim hadîs-i şerîfde تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفاً نارى ya'nî "Yevm-i kıyâmette cehennem der ki, ey mü'min geç; zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü" buyrulur.

3742. Bu ateşi ne söndürür? Nûr-ı Hudâ. Nûr-ı İbrâhîm'i usta yap!

Bu ateşi söndüren dînin nûru da, nûr-ı Hudâ'dır ve Hakk'ın nûru, İbrâhîm (a.s.)a mensûb olan nûrdur. Ey mü'min, sen o nûru kendine usta ve rehber yap; ya'nî, o nûru hâmil olan insân-ı kâmile tâbi' ol!

3743. Tâ ki senin Nemrûd gibi olan nefsinin ateşinden, senin bu ûd gibi cismin kurtulsun.

Tâ ki senin Nemrûd'a benzeyen nefsinin ateşinden, senin bu öd ağacına benzeyen cismin dâimâ yanmaktan kurtulsun.

3744. Nara mensub olan şehveti sürmekle eksik olmadı; hiç şeksiz o kalmak ile nâkıs olur.

Ateşe mensûb olan nefsin isteklerini vermek ile harâret-i şehvet eksilmez, bil'akis çoğalır. O harâret ancak bu istekleri terk etmek ve nefse vermemek ile eksilir.

3745. Sen bir ateşe odun koydukça, ateş odun çekicilikten ne vakit ölür?

Meselâ sen, yanmakta olan ateşe odun attıkça ateş söner mi? Attığın odunları peyderpey çeker ve mahv eder ve ateşin harâreti de ziyâdeleşir.

3746. Odunu geri tuttuğun vakit ateş söndü; zîrâ ki takvā, suyu ateş tarafına götürdü.

Mâdemki ateş odunu çektiğin vakit sönüyor, o halde takvâ ve perhîz, âteş-i şehvet tarafına dökülmüş su hükmünde olur; ve şehvet ateşi perhîz ile söner.

3747. Güzel yüz ateşten ne vakit siyah olur ki o, takvâ-yı kulûbdan allık koyar?

Bir kimse rûhunun güzel yüzüne, kalblerin perhîzinden allık düzgünü sürerse, o güzel yüz artık şehvet ateşinden kararır mı?