İçeriğe atla

Ahiret azabının zorluğunun ve onun şiddetinin zikri

21. bölüm / 61 · 952 kelime · ~5 dk okuma

2458. Hârût ve Mârût hatardan dolayı aşikâr olarak Bâbil kuyusunu ihtiyâr ettiler.

Ya'ni, Hârût ve Mârût ismindeki iki melek, yaptıkları günah sebebiyle azâb-ı âhiretin hatar ve havfından dolayı apaçık bir halde Bâbil kuyusunda kendilerini ta'zîb etmeğe râzî oldular.

Ma'lûm olsun ki, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beyitin şerhinde şöyle yazar: "Hz. Mevlânâ (k.s.), o hastanın hâlini Hârût ve Mârût'un hâline teşbîh edip, onun diliyle takrîr buyurmuşlardır. Ve bu takrîrin esâsı bir kavl-i meşhûra binâ olunmuştur. Şöyle ki: Hârût ve Mârût iki melek olup, bunlar yeryüzüne beşeriyyetle tenezzül etmişler ve kendilerinden günah sâdır olduğu için Bâbil şehrindeki bir kuyuda kendilerini baş aşağıya asıp, kıyâmete kadar bu sûretle muazzeb olmağa râzî olmuşlardır. Ve cenâb-ı Mevlânâ, ekseriyâ umûr-ı meşhûreyi bir garaz-ı sahîhe binâen îrâd buyururlar ve onun yalan olmasından kat'-ı nazar ederler. Ve ba'zı mahallerde de bâtıl kıssaları niçin îrâd ettiklerini beyân edip, bu tevehhümün cevabını verirler. Yoksa, bu kıssa hakikatte bâtıl-ı mahzdır."

2459. Tâ ki ahiretin azabını burada çeksinler; hakîm ve âkıl ve sâhir gibidirler.

Hind şârihlerinden Şeyh Muhammed Efdal, "gürbüz" kelimesi hakkında şöyle diyor: " "Gürbüz", mekkâr ve muhîl ma'nâsınadır. Aslında "gürg-i büz" ya'ni "keçi kurdu" idi. "Gürg"ün "kâf"ı hazf olunup, tahfif ettiler." Ve İmdâdullâh hazretleri, "Çok hikmet bilen ve hîlekâr ve mekkâr" ma'nâsında olduğunu beyân buyurmuşlardır. "Gürbüz"den sonra “âkıl” kelimesi geldiğine göre, "hakîm" ma'nâsı vermek münasibdir. "Sâhir veş" [sâhir gibi] ta'bîriyle, Hârût ve Mârût'un sihirbaz olmayıp, sihir ilmini bildiklerine işaret buyurulur. Nitekim sûre-i Bakara'da, وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) ya'ni, "Yahûdîler Bâbil şehrinde vâki' Hârût ve Mârût isminde iki meleğe inzâl olunan şeye de tâbi' oldular. O iki melek, 'Biz ancak halka taraf-ı Hak'tan tecrübe ve ibtilâyız; sakın sen sihir ile amel edip kâfir olma!' demedikçe, hiçbir kimseye sihir ta'lim etmezler idi" buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılır ki, Hârût ve Mârût, Bâbil'de halka sihir ta'lîmine me'mûr imişler. Kendileri sihir yapmadıkları gibi, halka da sihir öğretmekle beraber yapmamalarını tavsiye ederler imiş. Binâenaleyh bunlar hakîm ve âkıl ve sihir ilmini bildikleri için dahi sihirbaz gibi imişler. Âyet-i kerîmede bunların icrâ-yı ma'siyet ettiklerine dâir bir işaret olmadığından, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî'nin yukarıda beyân olunan mütâlaâtı muvâfık-ı hakikat görünür.

2460. İyi yaptılar ve kendi yerinde idi; ateş azabından dumanın zahmeti ehvendir.

Hârût ve Mârût günahlarına mukābil kendilerini ta'zîb ettiklerine iyi yaptılar. Ve bu yaptıkları iş yerinde vâki' oldu. Zîrâ ateşte yanmak eleminden dumanın eziyyeti elbette ehven ve kolaydır.

2461. O cihânın eleminin vasfının haddi yoktur; onun önünde dünyanın elemi kolay olur!

O âlem-i âhiretteki azabın ta'rîf ve tavsîfi hadd-i beyâna sığar şey değildir. Binâenaleyh o azâbın önünde, dünyâda çekilen azâb kolay ve ehemmiyetsiz kalır.

2462. Ey mutlu o kimse ki, bir cihad eder, beden üzerine bir zecr ve bir dâd eder!

Mücâhede ve riyâzet usûllerine riâyetle nefsini huzûzât-ı cismâniyye tarafına meyilden zecr ve men' eden ve ona yalnız hayât-ı sûriyyede hakkını vermekle iktifâ etmek sûretiyle icrâ-yı adâlet eden kimseye ne mutludur! Zîrâ nefsi huzûzâtından men' edeceğim diye hakkını vermemek zulümdür. Nitekim hadîs-i şerifte نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni, "Nefsin senin binek hayvanındır; ona rifk ile muâmele et!" buyurulur. Binâenaleyh, nefse yüz verip, kâmilen kendi huzûzâtına bırakmak, helâk-i ma'nevîyi mûcib olduğu gibi, onu büsbütün kuvvetsiz bırakacak derecede zebûn kılmak, insanı ibâdât ve tââttan âciz bırakacağı için câiz değildir.

2463. Tâ ki o cihana mensub zahmetten kurtulsun, kendi üzerine bu ibadet zahmetini koysun!

Bu beyit, yukarıki beyitin mütemmimidir. Ya'ni, nefsi mücâhede ve riyâzet usûlleriyle terbiye etmek, âhiret azabından kurtulmak ve kendi üzerine ibâdât ve tâât acılarını koymak içindir. Beyit: İç ol zehri ki, bal ola sonunda Sonunda zehr olan balı nidersin?

2464. "Ben der idim ki: 'Yâ Rab, o gıdâyı yine bu alemde acele benim üzerime sür!'"

"Bu düşünceye mebnî der idim ki: 'Yâ Rab, günahlarıma mukābil âhirette çekeceğim azâb-ı âcili bu âlemde âcilen benim üzerime sevk et!' "

2465. " 'Tâ ki o âlemde bana feragat olsun.' Böyle niyaz içinde halkayı vururdum."

O âlemde bana azâb çekmekten ferâgat olmak için, işte böyle niyâz içinde taleb-i belâ kapısının halkasını çalardım."

2466. Bana böyle bir hastalık peyda oldu; canım elemden rahatsız oldu."

Bu hastalık sebebiyle rûhumun zevki ve huzûru kalmadı. Ancak bu elem ile meşgüliyette müstağrak oldum."

2467. Zikrimden ve evrâdımdan kalmışım; kendimden ve iyiden ve kötüden bî-haber kalmışım."

İbâdât ve tââttan âciz kaldım; ne kendimden ve ne de nefsimin iyi ve kötü hallerinden ölü gibi habersiz kaldım."

2468. Ey kokusu huceste ve mübarek olan, eğer ben şimdi senin yüzünü görmeye idim;

2469. Ben birdenbire bendimden giderdim. Bana bu gam-hâreliği şahane olarak yaptın."

Ey rûh-ı şerîfinin kokusu mübarek ve uğurlu olan güzel Peygamber'im, eğer lütfen benim ziyâretime gelip, senin latîf yüzünü görmeye idim, ben bu hastalık sebebiyle birdenbire vücûd kaydından gider ve ölür idim. Beni şâhâne bir sûrette teselli buyurdun!"

2470. Buyurdu ki: "Hey, hey, bir daha bu duâyı etme. Sen kendini kökten [2481] ve dipten koparma!"

Resûl-i zîşân Efendimiz sahâbîye cevâben buyurdular ki: "Hey, hey, kendine gel, bir daha böyle duâ etme ve Hak'tan belâ isteme ve bu vücûd-ı izâfini kökünden ve dibinden koparma!"

2471. Senin üzerine öyle yüksek dağı koyarsa, ey zaîf karınca, sen ne tâkat tutarsın?"

"Hak Teâlâ senin üzerine yüksek dağ mesâbesinde olan bir belâsını koyarsa, ey cismi bir karınca gibi zaîf ve hakîr olan kimse, sen o belâya nasıl tahammül edebilirsin?"

2472. Dedi: "Ey Sultan, tevbe ettim ki, ben bahadırlık cihetinden asla maharet lafını etmeyeyim!"

Sahâbî cevâben dedi ki: "Ey Sultân-ı zîşân, tövbe ettim, bir daha Hakk'ın kahrına karşı metânet ve mukāvemet sözünü söylemeyeyim!"

2473. "Bu cihân Tîh'tir, sen Mûsa'sın; ve biz günahtan dolayı Tîh'ten mübtelâ kalmışız."

"Bu dünyâ, Benî İsrail'in kırk sene içinde yaşadığı Tîh sahrâsına benzer. Ve sen de bizlere Mûsâ (a.s.) gibisin. Ve biz de enâniyyetimiz kabâhatinden dolayı Tîh sahrâsı gibi olan bu cihânda esîr-i belâ olmuşuz.