İçeriğe atla

Onun hâli daha ziyâde ma'lûm olmak için, sâilin o büyüğü ikinci def'a söze çekmesi

20. bölüm / 61 · 3421 kelime · ~18 dk okuma

2389. O tâlib dedi ki: "Ey kamışa binmiş olan, nihayet bir nefes atı bu tarafa sür!"

Meşveret için bir akıl arayan tâlib, kendisini deli tavrında gösteren velîye de- di ki: "Ey kamış atlı olan zât-ı muhterem, bir an için olsun atını bu tarafa sür!"

2390. Onun tarafına sürdü, dedi ki: "Agah ol, çabuk söyle. Zîrâ benim atım [2401] çok harûn ve sert huyludur!"

O velî kamış atını tâlib tarafına sürüp dedi ki: "Gafleti kaldır, çabuk söyle. Zîrâ benim râkib olduğum tecellî-i Hak gâyet sert bir tecellîdir!"

2391. “Çabuk ol, tâ ki sana tepme vurmasın. Neden soruyor isen zahir ve açık söyle!"

Benim ile münasebetini çabuk kes. O sert olan tecellî-i Hakk'ın aksi senin üzerine vâki' olmasın. Ne soracak isen hemen açık olarak sor!

2392. O gönül sırrını söylemeğe mecal görmedi; hemen birûn-şev etti ve onu hezle çekti.

Hind şerhlerine nazaran "birûn-şev" kaçamak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Sâil o velînin kendisine akseden hâlinden ürkerek, gönlünün sırrını söylemeğe kendisinde mecâl ve tâkat göremedi ve hemen bu söyleyeceği sırdan kaçamak edip, o zât-ı şerîfi hezl ve latîfe tarafına çekti."

2393. Dedi: "Bu mahallecikte bir kadın isterim; benim gibisi için layık olan kimdir?"

2394. Dedi: "Cihanda kadınlar üç nevi'dirler. O ikisi renc ve bu birisi bol hazînedir."

2395. "O birisini istersen, hep senindir; ve o diğerinin yarısı senin için, yarısı başkadır."

"Yarısı sana ve yarısı başkasına mahsûstur."

2396. "Ve o üçüncüsü, bil ki o hiç senin için olmaz. Bunu dinle, uzak ol; ben acele gittim!"

2397. "Ta ki atım sana tepme uçurmasın. Zîrâ düşersen ebede kadar kalkamazsın."

Ya'ni, "Rakib olduğum sert tecellî sana aksetmesin. Zîrâ eğer aksederse, sen de müstağrak-ı fenâ olup, tavr-ı akıldan tecerrüd eder ve ebede kadar ayılamazsın." Bu beyt-i şerîfte, sâliklerin mecâzîb-i ilâhiyyeden uzak bulunmalarına işâret buyurulur. Zírâ sâliklerin terbiye-i kâmileleri, ehl-i "temkîn" olan evliyâullâha mahsûstur.

2398. Şeyh çocukların arasına sürdü; delikanlı tekrar ona bağırdı.

2399. Dedi ki: "Gel, nihayet bunun tefsîrini söyle. Bu kadınlar üç nevi' dedin; temyîz et!"

2400. Onun tarafına sürdü ve ona dedi: "Bikr-i hâss, kâmilen senin için olur, gamdan halas olursun."

2401. "Ve o ki yarısı senindir, duldur. Ve o ki hiçtir, o çocuklu iyaldir."

2402. "Vaktaki onun evvelki kocasından çocuk ola, onun hatırının bütün muhabbeti o tarafa gider."

2403. "Uzak ol, at sana tepme atmasın; sert atımın tırnağı sana erişir!"

"Sümm", katır ve eşek ve öküz ve koyun gibi hayvanların ayaklarındaki azlâfa ıtlâk olunur ki, onların tırnakları menzilesindedir. Ya'ni, "Benden kaç; zîrâ benim musâhabetimin te'sîri ile sert ve şiddetli olan hâlim sana aksetmesin!"

2404. Şeyh bir hây ve hûy etti ve tekrar sürdü; çocukları yine kendi tarafına çağırdı.

Velî görünen şeyh, bir tavr-ı mecnûnâne ile bağırıp çağırarak kamıştan atını tekrar çocuklar tarafına sürdü ve çocukları tıflâne bir edâ ile kendi yanına çağırdı.

2405. O sâil yine ona: "Gel ey büyük şâh, bir suâlim kaldı!" diye bağırdı.

2406. "Çabuk söyle ne idi; zîrâ o çocuk meydandan benim topumu kaptı diye bu tarafa sürdü!"

O deli görünen velî, "Çabuk söyle suâlin ne idi; zîrâ şu çocuk meydandan benim topumu kaptı, yetişip elinden alacağım!" diyerek kamış atını sâil tarafına sürdü.

2407. Dedi: "Ey şâh, böyle akıl ve edeb ile, ey aceb, bu ne hîledir, bu ne fiildir?"

"Şeyd", mekr ve hîle ve zerk ma'nâsınadır. "Edeb", kāide demektir. Ya'ni, "Sâil dedi ki: "Ey şâh-ı hakikat, sorduğum suâle verdiğin cevaplar akıl ve kāide dairesindedir. Tuhaf şey! Böyle akıl ve edeb ile beraber bu tavr-ı mecnûnâne nasıl hîle ve mekrdir, bu ef'âl-i tiflâne nedir?"

2408. "Sen beyânda akl-ı küllün verâsındasın. Bir güneşsin, niçin delilikte gizlisin?"

"Sen beyân-ı ma'rifet ve hikmette, bilcümle halkın akıllarının üstündesin. Bir ma'rifet ve hikmet güneşisin; niçin böyle delilik perdesi arkasına gizlenmişsin?"

2409. Dedi: "Bu fürû-mâyeler, bu şehir içinde muhakkak beni kadı yapmak için re'y vururlar."

"Evbaş", fürû-mâye ve nâkes ve her cins karışık adamlar ma'nâsınadır. Ve ıstılâh-ı sûfiyyede, dîvâne ve hayrân ve perîşân ve kalender olanlara ıtlâk olunur. Türkçe'de "ayak takımı" demek olur. İkinci mısra'daki "hod", muhakkak ma'nâsınadır. Ya'ni, o sahte deli olan velî buyurdu ki: "Bu ayak takımları muhakkak sûrette bu şehir içinde beni kadı yapmağa karar verdiler."

2410. "Def söyledim; bana dediler ki: 'Hayır, senin gibi bir âlim, bir fen sahibi yoktur!'

Ya'ni, "Bu kadılığı üzerimden def' etmek için sözler söyledim, iknâ' edemedim. Bana dediler ki: 'Hayır, mutlakā seni kadı yapacağız. Zîrâ senin gibi bir âlim ve bir fen sâhibi bu şehirde yoktur.'"

2411. "Senin vücudunla beraber, senden aşağısının kadılıkta söz söylemesi harâm ve habîstir.'

"Bu şehirde sen varken, ilim ve fazlda senden daha aşağı olan kimselerin kadılıktan dem vurması harâmdır ve kötüdür."

2412. "Şerîatta bir ruhsat yoktur ki, biz sen şâhtan daha aşağısını muktedâ yapalım."

Bu beyt-i şerîfte, İbn Abbâs hazretlerinden mervî olan şu hadîs-i şerîfe işâret buyurulur: من تولى من أمر المسلمين شيئاً فاستعمل عليهم رجلا وهو يعلم أن فيهم من هو أولى بذلك و أعلم منه بكتاب الله و بسنة رسول الله فقد خان الله و رسوله و جماعة المسلمين ya'ni, "Müslimlerin emrinden bir şeye tevellî eden kimse, onların üzerinde bir adamı kullanır ve halbuki onların arasında muhakkak buna evlâ olan ve Kitâb'ı ve sünnet-i Resûlullah'ı ondan daha ziyâde bilen bir kimse bulunduğunu bilirse, imdi muhakkak Allah'a ve Resûlü'ne ve cemâat-ı müslimîne hiyânet etti."

2413. "Bu zaruretten dolayı sapık ve deli oldum. Fakat bâtında olduğum gibiyim."

"Kadılığı kabûl etmemek zarûretinden dolayı böyle sapık ve deli tavrını takındım. Fakat zâhirimin bu deliliğinin bâtınıma aslâ te'sîri yoktur. Bâtınım ne halde idiyse de yine o haldedir."

2414. "Benim aklım defînedir ve ben vîrâneyim. Eğer defîneyi izhar edersem deliyim."

"Hikmet ve maârif-i ilâhiyye ile dolu olan aklım, bir vîrâneye gömülmüş defîneye benzer. Ve benim etvâr-ı mecnûnânem dahi bir vîrâne mesâbesin- dedir. Eğer ben ahvâl-i bâtınemi meydana çıkaracak olursam, o vakit hakîkaten deli olmuş olurum." Bu beyt-i şerîfte, sâliklerin ahvâl-i bâtınelerini nâ-ehillere ifşa etmemelerine işâret buyurulur.

2415. Deli odur ki, deli olmadı; bu zabıta memurunu gördü ve eve gitmedi.

"Ases", zabıta me'mûru ma'nâsına olup, burada murâd, ehl-i hakikatı inkâr eden ve müteşerri' görünen cühelâ gürûhudur. Bunlar ehl-i hakikatın murâdını anlayamadıklarından, her zaman onlara muhalefet ederler ve hattâ tekfirlerine kadar giderler. Evliyâullâh ve urefâ-yı Hak, kendilerini bunların nazarından delilik tavrıyla saklarlar. Ya'ni, "Deli o kimsedir ki, bu gibi cühelâya karşı tavr-ı akıl dâiresinde olarak hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ızhâr ederler ve etvâr-ı mecnûnâne ile hallerini bunlardan saklamazlar ve bu cühelâyı görüp, kendi gönüllerinin evine kaçmazlar."

2416. Benim ilmim araz değil, cevher geldi. Bu kıymetli, her garaz için değildir.

Benim ilmim, bu vücûd-ı izâfi ile kāim olup, ölüm ile zâil ve fânî olan ilim değildir. Zîrâ bu ilm-i zâil, türlü türlü dünyevî garazlara ve maksadlara müsteniden tahsil olunur. Benim ilmim hayât-ı uhreviyyede bâkî olan rûha taalluk eden bir ilimdir. Binâenaleyh onun kıymeti ve bahâsı ve bakāsı vardır; ve hiç bir maksad-ı dünyeviyyeye müstenid değildir.

2417. Şeker menba'ıyım, şeker kamışlığıyım; hem benden biter ve hem ben yerim.

"Şeker"den murâd, ulûm-ı ledünniyyedir. "Kamışlık"tan murâd, içinde ulûm-ı ledünniyye bulunan elfâz ve ibârelerdir. Ya'ni, "Ulûm-ı ledünniyye menba'ıyım. Benden, içinde ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye bulunan elfâz ve ibârât sâdır olur. Bu zevkî ve vicdânî olan ilimler hem benden sâdır olur ve hem de ben istifade ederim. Ya'ni bâtınımdan zâhirime ta'lîm vâki' olur ve dinleyenler zevk alırlar."

2418. Taklîdî ve ta'lîmî olan ilimdir o ki, dinleyenlerin nüfûrundan figān tutar.

Halka kendini âlim göstermek için tahsil olunan herhangi bir ilim, taklîdî ve ta'lîmî olup, zevkî ve vicdânî olmadığından, böyle bir âlim, karşısında bir satacak adam arar ve bulduğu vakit söylemeye başlar. Fakat dinleyenler sıkılıp etrafından dağılınca, o âlim onların nefretlerinden ve sıkılmalarından daha ziyâde sıkılıp, ilmini satamadığına ve kendini beğendiremediğine müteessif olur.

2419. Mâdemki rûşenlik için değil, dâne içindir; dünyâ-yı denî ilminin talibi gibidir.

Ehl-i hakikat tarafından kitaplara yazılmış olan ilm-i zevkî ve vicdânîyi tahsil hevesi mâdemki kalbi nurlandırmak maksadıyla değildir, ancak halka kendini beğendirip, bu sâyede ezvâk-ı dünyeviyyeyi elde etmek niyetine müsteniddir. Binâenaleyh, bu heveskâr bu fânî olan dünyâ ilminin talibine benzer. Bu tahsil ettiği ulûm-ı evliyânın ona fâidesi olmaz.

2420. Bu âlemden halas olmak için değil, âmm ve hâss için talib-i ilimdir. [2431]

Böyle bir âlim, bu ilm-i tasavvufu vücûd-ı mecâzî âleminden kurtulmak için öğrenmemiştir; belki kendisini avâm ve havâssa satmak için öğrenmiştir. "Havâss"tan murâd, ehl-i dünyânın menâsıb-ı âliye ashâbıdır.

2421. Bir fâre gibi her tarafı delik yaptı. Vaktaki onun nûru kapıdan koğdu, "Savul!" dedi.

"Berd", "yoldan uzak ol!" ma'nâsına gelen bir emirdir. Ya'ni, "Bir fârenin kendi gıdâsını tedarik için her tarafa baş vurup delik deşik ettiği gibi, ilm-i taklîdî ve ta'lîmî sâhibi dahi menfaat-ı nefsânîsini elde etmek için, bu ilmini her bir mecliste göstermek ister. Fakat o öğrendiği ilm-i taklîdînin hadd-i zâtında bir nûru vardır. O nûr bu kimseyi niyyet-i fâsidesi yüzünden zevk ve vicdân kapısından koğar ve 'Hak yolundan uzak ol!' der. Nitekim I. cildde bu gibi kimseler hakkında Hz. Pir حرف درویشان بدزدد مرد دون ya'ni, "Alçak tabîatlı olan kimse, dervîşlerin sözlerini çalar" buyurmuşlar idi.

2422. Vaktaki onun nûrunun sahrâsı tarafına yol olmadı, yine o zulmetler içinde bir cehd gösterdi.

"Onun nûru" ile ilm-i ledünnîye; "sahrâsı” ile hakikat-ı muhammediyyeye işâret buyurulur. Ya'ni, "Ulûm-ı ledünniyyenin nûru, bu ilmi taklîd ve ta'lîm ile öğrenen kimseyi, mahzâ niyyet-i fâsidesinden dolayı, zevk ve vicdân kapısından koğunca, artık bu kimse o ilmin nûrunun sahrâsı olan hakikat-ı muhammediyye tarafına yol bulamaz olur ve tabîat zulmetleri içinde çırpınmağa başlar.

2423. Eğer Hudâ ona akıl kanadını kanat verirse, fârelikten kurtulur ve kuşlar gibi uçar.

Eğer Hak Teâlâ bu kimseyi akl-ı maâş kaydından kurtarıp akl-ı maâd kanadını ihsân ederse, artık fârelikten kurtulup, halkı kendine da'vet etmekten vazgeçer ve bu kanat ile kuşlar gibi âlem-i hakikata doğru uçar.

2424. Ve eğer kanat istemezse, Simâk yoluna gitmekten nâ-ümmîd olarak toprak altında kalır.

"Simâk", sâbitelerden bir yıldızın adıdır. Burada, âlem-i ulvîden kinâyedir. Ya'ni, "Eğer böyle bir kimse akl-ı maâd kanadına rağbet etmez ve akl-ı maâş tavrıyla iktifâ ederse, ulvî olan âlem-i hakikat ve letâfet yoluna gitmekten ümitsiz bir hâle gelip, toprak altında, ya'ni âlem-i kesâfette kalır.”

2425. Söze mensub olan ilim ki, o cansız olur, müşterilerin yüzüne âşık olur.

Bir kuru lâftan ibaret olan ilimde zevk ve rûh olmadığından, bu ilim sâhibini avutamaz ve eğlendiremez. Binâenaleyh onun eğlencesi ve zevki, onu herkese dinletmek ve kendini satmak olur. Ve bu sebeble müşterilerin, ya'ni kendisini dinleyecek kimselerin yüzüne âşık olur ve dinletecek adam arar.

2426. Gerçi ilim bahsi vaktinde kavî olur; onun müşterisi olmadığı vakit öldü ve gitti.

Gerçi böyle bir âlim-i zâhirî kendisini dinleyenler önünde mübâhaseye giriştiği vakit kuvvetli ve harâretli olur. Fakat karşısında dinleyecek bir adam bulunmazsa, ölüler gibi çenesi kapanır ve zevki söner gider.

2427. Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki, “Allah’e şterâ”.

Benim akvâlimin ve ef’âlimin müşterisi Hak’tır. O beni yukarıya, ya’ni kendi cemâl-i zâtisine çeker. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını, onlara verdiği cennet mukâbilinde satın aldı” buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede beyân buyurulan “cennet”i, cemâl-i zâtî ile tefsîr buyurmuşlardır. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tasrîh buyurulur. Bu âyet-i kerîme I. cildin 2749 numaralı beyitinde de geçti.

2428. Benim kanımın bahâsı cemâl-i Zü’l-Celâl’dir. Kendi kanımın bahâsını yerim, kesb-i helâldir.

Ya’ni, ben Hak yolunda nefsimi riyâzet ve mücâhedât ile fedâ ettim. Ve mevti-i tabîîden evvel öldürmüş oldum. Onun bahâsı da, Allâhu Zü’l-Celâl hazretlerinin cemâl-i zâtîsi oldu. Nitekim hadîs-i kudsîde مَنْ أَحَبَّنِي قَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَعَلَىَّ دِيَتُهُ وَ مَنْ كَانَتْ دِيَتُهُ عَلَىَّ فَأَنَا دِيَتُهُ ya’ni, “Beni seveni öldürdüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti benim üzerimedir. Ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti benim” buyurulur. Bu hadîs-i kudsînin ibâresini Hind şârihleri böyle zabt etmişlerdir: مَنْ عَشِقَنِي فَعَشِقْتُهُ وَ مَنْ عَشِقْتُهُ فَقَتَلْتُهُ وَ مَنْ قَتَلْتُهُ فَدِيَتُهُ ya’ni, “Kim ki bana âşık oldu, ben de ona âşık oldum. Ve âşık olduğum kimseyi öldürdüm; ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim.” Şu halde, ben kesb-i helâl olarak kanımın bahâsı olan cemâl-i zâtî-i Hak ile taayyüş ederim ve onunla hayat bulurum.

2429. Bu müflis müşterileri bırak; bir avuç çamur ne müşterilik eder!

Birtakım müflis müşterilerden ibâret olan bu halk-ı cihâna karşı ilim satmadan ve kendini beğendirmeden vazgeç. Onların her birerleri birer avuç topraktır. Bir avuç toprağın müşteriliğinden ne fâide hâsıl olur!

2430. Çamur yeme, çamuru satın alma, çamuru isteme! Zîrâ ki çamur yiyen dâima sarı yüzlüdür!

Topraktan hâsıl olan gıdâya ihtiyaçtan fazla meyl ederek tenperver olma. Hayât-ı dünyeviyyeni topraktan mahlûk olan cismânîlerin uğrunda fedâ etme. Ve cismânîlerin mükâfâtını ve mukābelesini bekleme. Zîrâ çamur yiyenler huzûr-ı Hak'ta rüsvây olur. "Sarı yüzlü olmak", utanmaktan veyâ helâk olmaktan kinâyedir. Cenâb-ı Pîr şu hadîs-i şerîfin ma'nâ-yı bâtınîsini beyân buyururlar: من أكل الطين فكأنما أعان على قتل نفسه ya'ni, "Camur yiyen kimse, gûyâ nefsini öldürmeğe yardım eder."

2431. Gönül ye, tâ ki dâimâ tecellîden senin çehren erguvan gibi genç olasın!

Kalbine müteveccih ol ve ulûm-ı ledünniyyenin verdiği ezvâk ile meşgül bulun ki, emrâz-ı nefsâniyyeden kurtulup, rûhun genç ve tevânâ olsun ve çehren erguvan gibi humret peydâ etsin; sarı yüzlülükten halâs ol!

2432. Ya Rab, bu bahşiş bizim işimizin haddi değildir; senin lütfun muhakkak lütf-ı hafîye sezâdır!

Ya'ni, "Yâ Rab, bu keserât âleminden göz yummak ve nefsin bu enâniyyetinden kurtulmak ihsânı ve atâsı, bizim işimizin ve çalışmamızın haddi değildir. Senin lütf-ı zâhirin muhakkak lütf-ı hafîye lâyıktır!" "Lütf-ı zâhir"den murâd, abdin tevfik-i ilâhî ile akvâl ve a'mâl-i haseneye muvaffakiyetidir. Ve onun bu muvaffakiyeti, lütf-ı hafi olan ayn-ı sâbitesinin "rahmet-i rahîmiyyeye mazhariyyetinden nâşîdir. Ya'ni, “Yâ Rab, bu zikr olunan atâ bizim çalışmamız ile hâsıl olur şey değildir. Belki bizim âlem-i sûretteki sa'yimiz hakkındaki lütf-ı tevfikin, senin lütf-ı hafîn olan ayn-ı sâbitemizin rahmet-i rahîmiyyeye mazhariyyetinden dolayıdır. Ve bu lütfun ancak o lütf-ı hafiye sezâdır!"

2433. Bizim elimizden el tut, bizi satın al; perdeyi kaldır ve bizim perdemizi yırtma!

Yâ Rab, bizim elimizi tut da bizi tabîat çukurundan çıkar ve bizi "bizlik"imizin elinden kurtar! Bizim nefsimizi cennet-i zâtın mukābilinde satın alacak hâle koy; cemâline perde ve hicâb olan enâniyyetimizi lütfunla kaldır ve kahrın ile yırtma!

2434. Bu murdar nefisten bizi tekrar satın al! Onun bıçağı bizim kemiklerimize kadar erişti!

Senin cemâlini müşâhededen bizi men' eden bu murdar nefisten bizi kurtar! Zîrâ onun şeâmeti bizim rûhumuzun umkuna kadar te'sîr etti!

2435. Ey tâcsız ve tahtsız şah, bizim gibi bîçârelerden bu sıkı bağı kim açar?

Ey sûrî tâc ve tahttan münezzeh olan Pâdişâh-ı azîmü'ş-şân, bizim gibi esfel-i sâfilîn-i tabîatta sıkı sıkı sıfât-ı nefsâniyye bağlarıyla bağlanmış olan bîçârelerden bu bağları kim çözebilir?

2436. Ey Vedûd, bu ağır kilidi senin fazlından başka kim açabilir?

2437. Biz kendimizden senin tarafına baş çeviririz. Zîrâ sen bize bizden daha yakınsın!

Bu beyt-i şerifte, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni, "Biz insana şah damarından daha yakınız." âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Biz kendi benliğimizden senin senliğine başımızı çeviririz. Çünkü sen bize bizden daha yakınsın ve sen bizim hakîkatımızsın!"

2438. Bu dua dahi senin ta'lîminin bahşişidir; yoksa külhan içinde gülistan neden bitti!

Bu duâ ve münâcât senin ilhâmın ile vâki' olan ta'lîmdir ve bu senin ihsânındır. Yoksa, külhan gibi süflî olan nefisten gül ve gülistân mesâbesinde bu gibi münâcât zâhir olmaz idi!

2439. Kan ve bağırsak arasında fehm ve aklı, ikramından başkası nakletmek mümkün değildir!

Birtakım kanlardan ve bağırsaklardan mürekkeb olan cism-i beşerdeki anlayışı ve aklı, senin tarafına senin ikrâmından ve eltâfından başkası nakledemez. Ya'ni, levsiyyât tulumu olan cism-i beşerdeki aklı ve fikri, bu âlem-i süflîden ancak kendi tarafına sen nakledersin. Binâeenaleyh insân-ı kâmilin tasarrufu da ancak senin lütfuna mevkūftur.

2440. Bu akıcı nûr iki parça yağdandır. Onun nûrunun dalgasıdır, göğe çar- [2451] par.

"İki parça yağ"dan murâd, iki gözdür. Ya'ni, "Beşerin iki gözünden akan nûr, iç yağı cinsinden olan bir maddeden zâhir olur. İşte bu göz nûrunun dalgası semâvâta kadar vâsıl olur ve beşer bu nûr vâsıtasıyla ilm-i hey'etin kâidelerini vaz' eder."

2441. Et parçası ki dil geldi, ondan hikmet seli ırmak gibi gider!

2442. Bir delik tarafı ki onun adı kulaklardır; can bağına kadar ki, onun meyvesi akıllardır!

Vücûd-ı beşerde bir delik tarafı vardır ki, onun adına kulaklar denir. O delik can bağına kadar uzanır. O can bağının meyvesi ve hülâsası da akıllardır.

2443. Canların bağının caddesi onun şer'idir; âlemin bağ ve bostanları onun fer'idir..

Bu beytin şerhinde şârihlerin ihtilafları vardır. Ankaravî hazretleri, شرع اوست ve فرع اوست daki zamîrleri akla ircâ' buyurup, “Canlar bağının caddesi, o can bağının meyvesi olan akılların şer'idir. Âlem-i zâhirin bağ ve bostanları, o akılların fer'idir" ma'nâsını vermiş ve ona göre îzâhât i'tâ etmiştir. Hind şârihlerinden Mîr Abdülfettah şerhinde der ki: " "Şâhrâh"tan murâd, kulaktır. Zîrâ ulûm ve maârif ve ahbâr ve âsâr-ı mâziye ve müstakbele ve hâ-liye, sâir havâssın hilâfına olarak, hep o yoldan canların bağına erişir." İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki; " شرع اوست ya'ni tarîk-ı enbiyâ olan şer'-i ilâhîdir. Şer', yol ma'nâsınadır. Ve "O" zamîri, ya Hakk'a veyâ Resûl'e râci'dir. Zîrâ evvelce buyurdular ki, 'Hikmet seylâbı dilden kulağa erişip, bâğ-1 câna vâsıl olur.' Şimdi de buyururlar ki, 'Can bağının caddesi şer'dir ki, bu yol üzerinde gidip, seylâb-ı hikmet can bağına erişir. Ve diğer mevcûd olan bâğ-1 ilim bu şer'in fer'idirler ki, eğer bu şer'den müeyyed olurlar ise, can bağına gidebilir; aksi hâlinde canın kaydı ve bağı olur.'" Velî Muhammed Ekberâbâdî de şu mütâlaada bulunur: "Şer' yoldur ve "o" zamîri her iki mısra'da da "seylâb-ı hikmet"e râci'dir. Ya'ni, seylâb-ı hik-met güzergâhı can bağının gayrı değildir. Ve ancak bu ilim ve hikmettir ki, âlemdeki bütün mevcûdâtın aslı ve menşe'idir. O mevcûd ister vâsıta-i mah-lûk ile olsun, ister insan vâsıtasıyla olmaksızın Hâlık'ın mahlûku olsun." Fakîr derim ki; cenâb-ı Pîr kulağa ehemmiyet verip, âtîdeki beyânât-ı aliy-yelerini müteselsilen buraya rabt buyurmuşlardır. Zîrâ bilcümle hakāyık ve maârif kulak yolundan hayât-ı beşerin gāyesi ve hülâsası ve meyvesi olan idrâke vâsıl olur. Onun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfe "Biş-nev" ya'ni "Dinle!" emriyle başlamışlardır. Şu halde, dilden çıkan hikmet se-linin güzergâhı kulak olup, bu yoldan cana vâsıl olur ve candan dahi onun hülâsası ve meyvesi olan akılda karar kılar. Binâenaleyh, canların bağının caddesi olan kulak, aklın yolu olmuş olur. Ve âlemin bağlarının ve bostanla-rının nizâmı ve tertîbâtı, kulak yolundan akla vâsıl olan hikem ve ulûmun aksi olur. Ve akis ise, aslın fer'idir. Bu îzâhâta göre, "şer'-i ost" [onun şer'i]daki zamîr akla; ve "fer'-i ost" [onun fer'i] daki zamîr dahi, akılda ta-karrur eden seylâb-ı hikmete râci' olur.

2444. Hoşluğun aslı ve ser-çeşmesi odur o. Çabuk تجرى تحتها الأنهار oku!

Yukarıki îzâhât-ı fakîre nazaran, "O" zamîrleri seylâb-ı hikmete râci'dir. Ya'ni, "Zevkin kökü ve menba'ı ancak hikmet selidir. Bunu anlamak istersen, heman جنات تجرى من تحتها الأنهار (Âl-i İmrân, 3/15 vb.) ya'ni, "Cennetler vardır ki, onların altından nehirler akar" âyet-i kerîmesini oku. Kur'ân-ı Kerîm'de bu ibâre müteaddid yerlerde mükerreren mezkûrdür. Ezcümle, bir âyette إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ (Burûc, 85/11) ya'ni, “O kimseler ki îmân ettiler ve amel-i sâlih işlediler, onlar için altından nehirler akan cennetler vardır” buyurulur. “Cennet”ten murâd, cennet-i irfândır. Ve onun altından akan “nehirler”den murâd, maârif ve hakāyıktır ki, her birinin ayrı ayrı birer zevki ve hoşluğu vardır. Bu hikmet ırmağı lâ-yenkatı' akar ve zevklerinin çeşnileri de başka başkadır. Âyet-i kerîmenin lisân-ı işaretle ma'nâ-yı münîfi böyle olur: “O kimseler ki, tevhîd-i vücûdîyi vicdânen idrâk ve müşâhede ettiler ve vücûdun merâtibi ahkâmına riâyet etmek sûretiyle amel-i sâlih işlediler, onlar için cennet-i irfân hâsıl oldu ki, o cennetin altından ale'd-devâm ezvâka ve hoşluklara sebeb olan hikmet nehirleri akar.”

Resûl (a.s.)ın hastaya nasîhatının tetimmesi

2445. Zaîf olan yâri ziyaret ettiği vakit, Peygamber o hastaya dedi

2446. Ki, "Gālibâ sen bir nevi' duâ etmişsin; cehâletten bir zehirli çorba yemişsin!"

"Zehr-bâ", zehirli çorba ve yâhût içinde zehir bulunan herhangi bir taâm demektir. Burada fenâ duâdan kinâyedir.

2447. "Hâtıra getir ne duâ etmişsin! Zîrâ nefsin mekrinden perîşan olmuşsun."

2448. Dedi: "Hatırımda yoktur; ancak bana himmet tut, bir anda hatırıma gelsin!"

2449. Mustafa'nın nûr bahşedici olan huzurundan, o duâ onun hâtırının önüne geldi.

2450. Peygamber'in aydınlık mahalli olan himmeti ile, o zâyi' olmuş, onun hâtırının önüne geldi.

Resûl-i zîşân Efendimiz'in menba'-ı nûr olan himmet-i seniyyeleri berekâtı ile, o sahâbînin unutmuş olduğu duâ onun hâtırına geldi.

2451. Hak ve bâtılı ayıran bir aydınlık, gönülden gönüle kadar olan pencereden parladı.

2452. Dedi: "Ey Resûl, benim boşboğazlıkla söylediğim o dua işte hâtırıma geldi!"

2453. "Vaktaki günahlara giriftar oldum, gark olup el ve ayak vururdum."

"Vaktâki türlü türlü günahlara giriftâr oldum, deryâ-yı isyâna batıp, çırpındım durdum ve kurtulmağa çabaladım."

2454. "Mücrimlere, çok şedîd azabdan; senden bir tehdîd ve vaîd erişti."

"Yâ Resûlallâh, senin cânibinden mücrimlere ve âsîlere pek şedîd olan azâb-ı ilâhî vâki' olacağı beyân ve buna mütedâir olan âyât-ı kur'âniyye bizlere tebliğ buyuruldu!"

2455. "Muztarib oluyordum ve çare olmadı; bağ muhkem ve kilit açılmamış idi."

"Ben bu tehdîdi ve vaîdi dinledikçe muztarib oluyordum ve bu ıztırabın define çâre bulamıyor idim. Çünkü nefsimin bağı kuvvetli idi ve rûhumun kilidi henüz açılmamış idi."

2456. Ne sabır makāmı ve ne kaçamak yolu; ne tövbe ümîdi, ne niza' yeri yok!

Bu ıztırâbâta sabrım kalmadı ve kaçamak yolunu bulamadım. Nefsimin ahdini bozmasından dolayı tövbe ümîdi de munkatı' oldu ve nefse muhalefete de kudretim yok idi.

2457. Ben hüzündan dolayı Hârût ve Mârût gibi ah ettim; dedim ki: 'Ey benim Hallak'ım!"