İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.) kavminin hâlinin ve onların pişmanlığının zikri

22. bölüm / 61 · 4454 kelime · ~23 dk okuma

2474. "Musa'nın kavmi yol ölçmüşlerdir; nihayet evvelki adımda olmuşlardır."

"Râh peymûden", kat'-ı mesafe etmekten kinâyedir. Ya'ni, “Mûsâ (a.s.), zihinlerine putperestlik yerleşmiş olan Benî İsrâîl'i Mısır muhîtinden tecrîd edip, Tîh sahrâsına tehcîr etmiş iken, Sâmirî'nin yaptığı buzağıya tapmakla, yine ilk adımda kalmışlar ve putperestlik zihniyetinden kurtulamamışlar idi. Ve bu kadar zaman Mûsâ (a.s.)ın şerîatıyla âmil olarak tarîk-ı dînde kat'-ı mesâfe etmiş iken, nihâyet yine ilk adımda bulunup, yerlerinde saymış idiler."

2475. "Senelerce yol gideriz ve nihayette öylece menzilin evvelinde esîriz."

"Bizler dahi nefs-i emmâre putuna tapmaktan kurtulmak için, Benî İsrâîl gibi tarîk-ı şerîatta kat'-ı mesâfe ederiz ve nihâyette yine öylece menzilin evveli olan nefs-i emmâre mertebesinde esîr olup kalırız."

2476. "Eğer Musa'nın gönlü bizden râzı olaydı; nihayet bu yol dahi sona gelir idi."

"Mûsâ"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimizdir. "Yolun nihâyeti"nden murâd, merâtib-i nefsin nihâyeti olan "nefs-i sâfiye" mertebesidir. Ya'ni, "Resûl-i zîşân Efendimizin kalb-i şerîfleri bizlerden hoşnûd ve râzı olaydı, onların teveccüh ve rızaları berekâtıyla biz merâtib-i nefsi ikmâl edip, sâf ve maâsîden pâk olurduk."

2477. "Ve eğer o bizden külliyen bîzâr olaydı, hiç ne vakit bize gökten ni'met erişirdi?"

"Ve eğer Resûl-i zîşân Efendimiz bizlerden tamâmiyle yüz çevirmiş olsa idi, hakikat göğünden bize ni'met-i münâcât ve istiğfâr nâzil olmazdı. Zîrâ Hakk'a yalvarmak ve günahlardan istiğfâr etmek dahi tevfik-i ilâhî ni'meti ile mümkin olur."

2478. "Ne vakit bir taştan pınarlar kaynayıcı olurdu; beyabanda bize cânın amânı olurdu."

"Taş gibi olan bir kalbden rikkat ve teessür ve münâcât pınarları kaynayıcı olmaz ve dünyâ sahrâsında bize canımızı şekāvetten kurtarmak imkânı bulunmaz idi."

2479. "Belki ni'met yerine muhakkak ateş gelir idi; bu menzil içinde bize alev çarpardı."

Belki ni'met-i münâcât ve istiğfâr yerine, yine kalbimizde ateş mesâbesinde olan gazab ve şekāvet hissi hâsıl olur ve hayât-ı dünyeviyyede belâ üstüne belâ gelir idi.

2480. Vaktaki Mûsa bizim işimizde iki gönüllü oldu, gâh bizim hasmımızdır, gâh bizim yarımızdır.

“İki gönüllü olmak'tan murâd, Peygamber'in ef'âl-i ümmetinin ba'zısından memnûn ve ba'zısından gayr-i memnûn olması hâlidir. Memnun olduğu ef'âle karşı dost; ve memnûn olmadığı ef'âle karşı da gazûb olur. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz, أنا أغضب كما يغضب البشر ya'ni. Ben beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyururlar. Ve enbiyânın rızaları, Hakk'ın râzı olduğu; ve gazabları da Hakk'ın gazab ettiği ef'âle karşıdır.

2481. Onun gazabı bizim eşyamıza ateş vurur; onun hilmi belâ okunu reddeder.

Ya'ni Nebiyy-i zîşânın adem-i rızâsından mütevellid gazabı, bizim kuvâ-yı cismâniyyemize ve levâzım-ı hayâtiyyemizden olan emvâl ve eşyâmıza hastalık ve zâyiât ateşlerini musallat eder. Ve onun hilmi, bize müteveccih olan bu belâ oklarını def eder.

2482. Ne vakit keskin gazab hilim olur; ey azîz senin lütfundan bu acıb değildir!

"Keskin öfke hilmin "ayn"ı olmak mümkin olmadığı halde, ey vücûdu azîz olan sultân-ı enbiyâ, senin letâfet-i ahlâkından dolayı gazab hilmin "ayn"ı olursa, taaccüb olunacak şey değildir! Zîrâ senin şân-ı şerîfinde Hak Teâlâ وَإِنَّكَ لَعَلَى خلق عظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Ve elbette sen yüce bir ahlâk üzeresin"] buyurmuştur."

2483. Hazırın medhi vahşettir; bunun için Musa'nın adını böyle kāsıd olarak getiriyorum.

"Hâzır olan bir insân-ı kâmil, yüzüne karşı medh olunmaktan hazz etmeyip, tevahhuş buyurduğu için, ben senin medhini kasd ederek Mûsâ (a.s.)ın adını zikrediyorum."

2484. "Ve yoksa Mûsâ ne vakit revâ tutar ki, ben senin önünde hîç-tenden yada getireyim!"

"Hîç-ten"den murâd, vücûd-ı izâfî âleminden intikāl etmiş olan kimsedir. Ya'ni, “Hiç Mûsâ (a.s.) senin gibi bir sultân-ı rusülün önünde devre-i nübüvveti bitmiş ve vücûd-ı izâfî âleminden intikāl etmiş bulunan kendisinin adını yâd ve medh etmemi câiz görür mü? Zîrâ Mûsâ (a.s.) اللهم اجعلني من أمة محمد ya'ni, "Ey benim Allâh'ım, beni ümmet-i Muhammed'den kıl!" diye duâ buyurmuş idi. Ve zât-ı Risâletpenâhîn dahi لو كان أخى موسى حياً لما وسعه إلا اتباعى ya'ni, "Eğer kardeşim Mûsâ hayatta olaydı, bana uymaktan başkasına tâkati olmazdı" buyurdu."

2485. "Bizim ahdimiz yüz ve bin kerre kırıldı; senin ahdin dağ gibi sabit ve berkarardır."

"Bizim Hakk'a karşı olan ahd-i ezelîmiz, teşvik-i nefsânî ve iğvâ-yı şeytânî ile pek çok def'alar bozuldu. Ey Nebiyy-i zîşân, فَاسْتَقمْ كَما أمرت (Hûd, 11/112) [ya'ni "Emrolunduğun gibi müstakîm ol!"] emrine imtisâlen, emr olunduğun şeyde istikāmetin tamdır ve ezelde Hakk'a karşı vâki' olan ahid ve mîsâkında sâbit ve berkarârsın!"

2486. "Bizim ahdimiz samandır ve her bir rüzgâr için zebûndur; senin ahdin dağdır ve yüz dağdan dahi ziyâdedir!"

"Bizim ahdimiz saman çöpü mesâbesindedir; rüzgâr gibi sıfât-ı nefsâniyyemizin her birinin te'sîri altında âcizâne bir halde uçar. Halbuki senin ahdin Himalaya dağlarının yüz mislinden daha metîndir; hiçbir bâd-ı sarsar sana bu ahdini bozduramaz ve seni istikāmetinden geri bırakamaz!"

2487. "Ey renklerin beyi, o kudret-i Hak için bizim telvînimize merhamet et!"

"Renkler"den murâd, sıfât ve esmâdır. "Renklerin beyi"nden murâd, câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfât olan Nebiyy-i zîşândır. Ya'ni, "Ey cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfâtiyyeyi hâiz olan Nebiyy-i zîşân, Hak sübhânehû ve teâlâ hazretlerinin sana bahş ettiği "Allâh" ism-i câmi'inin kudreti hakkı için, bizim erbâb-ı müteferrikanın ya'ni esmâ-i muhtelifenin te'sîri altında türlü türlü renkler ile serseriyâne imrâr-ı hayât etmemize merhamet et!"

2488. Kendimizi ve kendi rüsvaylığımızı gördük; ey şah artık bizi imtihan etme!

"Biz nefsimizin mâhiyyetini ve sıfât-ı nefsâniyyemizin rezâletlerini gördük. Ey şâh, artık bizi bundan ziyâde tecrübe ve imtihân edip, kepâzeliğimizin hepsini meydana çıkarma!"

2489. Ey müsteân olan Kerîm, tâ ki bizim başka rezaletlerimizi gizlemiş olasın!

Ya'ni, "Sen bilcümle esmânın mazharı olduğun Hakk'ın Settâr ism-i şerîfinin dahi mazharısın. Binâenaleyh bizim gizli kalmış olan kabâhat ve rezâletlerimizi de meydana çıkarmamak için bizi artık imtihân etme ve Settâr ismi ile bizim ayıplarımızı ört!"

2490. Sen cemâlde ve kemâlde hadsizsin; biz eğrilikte ve dalâlette nihayetsiziz!

2491. Ey Kerîm, kendi hadsizliğini bir avuç leîmin hadsiz olan eğriliği üzerine nasb et!

2492. Agah ol ki, bizim yırtık elbisemizden bir tel kaldı; şehir idik, bir duvar kaldı!

"Taktî", nesci bozulup, tel tel olmuş entâri ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Nebiyy-i zîşân, ma'lûm-ı şerîfin olsun ki, bizim eskimiş ve ihtiyarlamış olan vü- cûd-ı unsurîmizin ömründen az bir bakıyye kaldı. Ma'mûr bir şehir mesâbesinde olan bu vücûdun şenliği bozuldu ve ma'mûr binaları mesâbesinde olan kuvâ-yı cismâniyyesi harâb oldu; bir duvar mesâbesinde olan bir nefes kaldı!"

2493. "Şeytanın canı külliyen mesrûr olmamak için, ey Efendi, bakıyyeyi, bakıyyeyi hifz buyur!"

"Yırtık pırtık bir libâsın bir dilimi ve yıkılmış bir ma'mûr şehrin bir duvarı mesâbesinde olan bakıyye-i ömrümü, aman ey Efendi lütfen şeytan şerrinden muhafaza buyur ki, büsbütün sıfru'l-yed kalmayayım ve benim bu hâlimi gören hasûd şeytan sevinmesin!"

2494. "Bizim için değil, o evvelki lütuf için ki, sen yolunu gaib edenleri yine aramakta idin!"

"Evvelki lütuf" ta'bîriyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in âlem-i ervâhdaki nübüvvetlerine işâret buyurulur. Nitekim hadis-i şerifte, كنت نبياً و آدم بين الماء و الطين ya'ni, "Adem su ile çamur arasında iken ben nebî idim" buyurulmuştur. Ya'ni, "Niyâzımız bu vücûd-ı mecâzîmiz ve nefsimiz için değildir; belki âlem-i ervâhta rûhlarımız hakkında vâki' olan evvelki lütfun içindir. Zîrâ zât-ı ahadiyyeden gayriyyet libâsıyla hicâba düşen rûhlarımıza da rehber olup, bizi arar idin."

Buraya kadar olan ebyât, lisân-ı sahâbîden Resûl-i zîşân Efendimiz'e hitâbdır. Atîdeki ebyâtı cenâb-ı Pîr, halîfe olan Nebiyy-i zîşândan, onun müstahlifi olan Hakk'a intikāl sûretiyle yine sahâbî lisânından münâcât olarak îrâd buyururlar.

2495. "Mâdemki kudretini gösterdin, rahm göster ey yağa ve ete rahimleri koymuş olan!"

"Ey birtakım etlerden ve yağlardan mürekkeb olan ecsâm-ı beşere nesl-i insânînin teselsülü için rahimler koymak sûretiyle kudret göstermiş olan Hâlik-ı azîmü'ş-şân, mâdemki kuvvetini gösterdin, onlara rahmet-i rahîmiyyen ile de tecellî buyur!"

2496. Eğer bu dua senin gazabını artırırsa, ey pek büyük, sen dua ta'lîm buyur!

"Yâ Rab, biz acz-i beşerîmizden dolayı belki şân-ı ulûhiyyetine lâyık olmayan duâları ve münâcâtı yapıyoruz ve وَ مَا قَدَرُوا الله حق قدره (Zümer, 39/67) ya'ni, "Allâh Teâlâ'nın kadrini takdîr edemediler" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfine mâsadak oluyoruz. Eğer bizim bu duâmız nezd-i ulûhiyyetinde makbûl olmayıp, bil'akis gazabını tahrîk ediyorsa, ey ekber olan Allah'ımız, bize duâyı da sen ta'lîm buyur!"

2497. Öyle ki, Adem cennetten düştü, ona ric'at verdin ki, çirkin şeytandan kurtuldu.

فتلقى آدم مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتِ فَتَابَ عَلَيْهِ (Bakara, 2/37) ya'ni, "Adem Rabbi'nden kelimeler telakkî etti; imdi onun üzerine tâib oldu" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, Adem “cennet-i Zât"tan vücûd-ı mecâzî mertebesine tenezzül ettiği vakit رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لنكونن من الخاسرين (A'râf, 7/23) ya'ni, "Ey bizim Rabbimiz, ben ve Havva nefislerimize zulmettik; ve eğer sen bize merhamet etmezsen, elbette biz hâsirlerden oluruz!" diye Hakk'ın kendisine öğretmiş olduğu münâcâtı etti.

2498. Şeytan kim oluyor ki, Adem'den geçe; böyle bir nat' üzerinde ondan oyun götüre!

"Nat", üzerinde şatranc oyunu oynanan tahtaya derler. Cenâb-ı Pîr insân-ı kâmili şatranc tahtasına teşbîh buyurmuşlardır. Vech-i şebeh odur ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardır. Ve esmâ-i ilâhiyye şatranc taşları gibidir. Ve bu taşların muharriki Hak'tır. Binâenaleyh bu tahta üzerinde tecelliyât-ı esmâiyyesi ile hâkim ve mutasarrıf ancak Hak'tır. Hakk'ın önünde şeytanın ne tasarrufu olabilir? Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyesi hasebiyle şeytanı dahi muhîttir. Nitekim, şeytana Ebû Medyen-i Mağribî hazretlerine karşı olan muamelesini sormuşlar; cevâben demiş ki: "Denizi telvîs etmek için içine tebevvül eden kimseden daha ahmak bir kimse olur mu? İşte, Ebû Medyen'in kalbine olan ilkāâtımda da ben bu hâldeyim!" Ya'ni, "Şeytan kim oluyor ki, Adem'i geçip ondan daha hayırlı olsun ve böyle bir şatranc tahtası üzerinde oyun oynayabilsin?"

2499. Hakikatta Adem'in nef'i oldu; o demdeme hep hâsidin la'neti olmuştur.

"Demdeme", hîle ve hud'a; ve "la'net", tard ma'nâsınadır. Ya'ni, İblîs'in Adem'e hîlesi ve hud'ası, Adem hakkında nâfi' oldu. Ve fakat o yaptığı hîlelerin hepsi, hasedci olan İblîs'in huzûr-ı Hak'tan tardına sebeb olmuştur. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı Hakk'ın merâtibini ve ahkâmını ârif olduğundan, iğvâât-ı iblîsiyye ile vâki' olan maâsînin, mahzâ Gaffâr ve Gafür ve Settâr isimleri ahkâmının zuhûru için olduğunu bilir. Ve maâsî ancak vücûd-ı izâfî mertebesinde tahakkuk ettiği cihetle, mesâvîyi edeben nefsine izâfe edip, afv ve mağfiret niyaz eder. Fakat İblîs'in gözünü hased dumanı bürümüş olduğundan, merâtibin ahkâmını hıfz edemeyip, "Bu fesâd hep senden zuhûra geldi!" diye edebsizlik edip, Hakk'a ta'n ve kendi nefsini tezkiye eder.

2500. Bir oyunu gördü ve iki yüz oyunu görmedi; binâenaleyh kendi evinin direğini kesti.

İblîs Adem'in yalnız "cennet-i zât"tan, ayrılık âlemi olan âlem-i kesâfete hubûtu oyununu gördü ve onun âlem-i kesâfete nüzûlünden sonraki Hakk'ın ona karşı olan birçok tecelliyatını görmedi. Fakat bu yaptığı hîle ve mekr ile kendi evinin ve hakikatın direğini kesti ve huzûr-ı Hak'tan ebediyyen matrûd oldu.

2501. Başkalarının ekinine gece bir ateş vurdu, rüzgâr ateşi onun ekinine götürücü oldu.

Bu beyit, şeytanın haline bir misâldir. Ankaravî nüshasında "bürden" masdarından, ikinci mısrâ'ın nihâyetindeki "berân" kelimesine sıfat-ı müşebbehe olarak "götürücü" ma'nâsı verilmiş ve “perîden" masdarından "perân" ya'ni "uçurucu" ma'nâsına olmak da câiz olduğu beyân olunmuştur. Hind nüshalarında ikinci mısra باد سوی کشت او کردش روان ya'ni, "Rüzgar onun ekini tarafına onu gidici etti" sûretindedir. Bu da aynı ma'nâdadır.

2502. Şeytana la'net bir göz bağı oldu, tâ ki o mekri hasma ziyan gördü.

Ya'ni, şeytanın tardı hakkındaki kazâ-yı ilâhî onun gözünü bağladı; hakîkat-i hâli göremedi. Nihâyet o yaptığı mekr ile düşmanı olduğu Âdem'e zarar ve ziyân îrâs ettiğini gördü ve sevindi.

2503. Onun mekri yine onun hâline ziyan oldu. Muhakkak sen dersin ki, "Adem onun şeytanı oldu."

Fakat şeytanın Adem'e yaptığı hîle yine kendisinin aleyhine döndü. Bu hâle bakıp dersin ki, "Gûyâ Adem şeytanın şeytanı oldu." Zîrâ şeytan Adem yüzünden belâ-yı la'nete düştü.

2504. La'net bu olur ki, onu eğri görücü ede; onu hâsid ve kendini görücü ve pür-kîn ede.

La'net ve huzûr-ı Hak'tan tard öyle bir şey olur ki, taalluk ettiği kimseyi eğri görücü ve hasedci ve kendi nefsini görücü ve kinci yapar. Ve bunların hepsi kazâ-yı ilâhîye ta'rîz ve mukābele ma'nâsını müş'irdir. Ve şeytanın hâli de tamâmiyle budur.

2505. Nihayet bile ki, her o kimse ki kötülük etti, akıbet geri gelir ve ona çarpar.

Nihâyet her kötülük eden bir kimse, o yaptığı kötülüğün akıbet yine kendi tarafına gelip, kendisine çarptığını görür.

2506. Bütün ferzîn-bendleri aks ile görür; onun üzerine mat ve noksân ve ziyân olur.

"Ferzîn", şatranc oyunundaki taşlardan birinin adıdır. "Mat", şatranc oyunu ıstılâhlarından olup, mağlûb ma'nâsınadır. "Veks", ticarette ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, mazhar-ı la'net olan kimse, şatranc tahtası gibi olan âlem-i keserâtta kendi enâniyyeti ile "ferzîn" gibi dönüp dolaşan kimselerin irâdelerini bağlayan kazâ-yı ilâhîyi tersine görür ve ona muhâlif hareket eder ve bu hareketi üzerine mat ve mağlûb olur ve noksana ve ziyâna düşer..

2507. Zîrâ ki eğer o kendini hiç görse ve yarayı mühlik ve nâsûr görse;

Zîrâ ki eğer o mel'ûn olan kimse kendi benliğini hiç ve yok olarak görse ve nefsinin bu benlik yarasını tehlikeli ve eskiyip nasırlaşmış bir halde görse;

2508. Derdini böyle görmekten maraz kalkar; derd onu hicabdan dışarıya getirir.

Bâtınının ve kalbinin hâlini böyle görmesi yüzünden o hastalık kalkar ve zâil olur. Kendisinin bu marazını bilmesi, onu benlik ve hayvanlık hicabından dışarıya çıkarır ve bu derdden ve ıztırâbdan insanlık doğar.

2509. Anaları doğum ağrısı tutmadıkça çocuk asla doğmağa yol bulmaz.

Ağrısız, çocuğun doğum vakti gelmez.

2510. Bu emânet kalbdedir ve kalb hâmiledir; bu nasihatlar ebe gibidir.

[2519] Yerlerin ve göklerin ve dağların kabûlden istinkâf ettiği insanlık emâneti kalbdedir ve kalb insanlığa hâmiledir. Bu nasihatlar, insanlığı doğurtacak ebe gibidir.

2511. Ebe der ki: "Kadının ağrısı yoktur; ağrı lazımdır, ağrı çocuğa bir yoldur."

"Ebe"den murâd, nâsih olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, insân-ı kâmilin nasâyıhı, derdi olanlar hakkında müessirdir. Ve onların derdleri ve ıztırâbları olduğu için, veled-i kalbînin doğumu için ebelik eder.

2512. O kimse ki derdsiz ola, reh-zendir; zîrâ ki derdsizlik "ene'l-Hak" demektir.

Kendi benliğinde ve nefsini tezkiyede müstağrak olup, kalbindeki hastalığı görmeyen kimse, kendisi dalâlette olduğu gibi, başkalarını da yoldan çıkarır. Çünkü bu derdsizlik ve marazını görmemek hâli, "Ben Hakk'ım" demektir. Zîrâ derdsiz olan ancak Hak'tır. Ve vücûd-ı mecâzî âleminde zâhir olan efrâd-ı beşerin hepsi hicâb-ı nefsâniyyet ile ma'lûldür. Derdsiz olmak için mutlakā bu hicâbdan kurtulmak ve vücûd-ı Hakkānî ve sıfât-ı Rabbânî ile kāim insân-ı kâmil olmak lâzımdır.

2513. O "ene"yi vakitsiz söylemek la'nettir; o "ene"yi vaktinde söylemek rahmettir.

Binâenaleyh "ene'l-Hak" sözünü vakitsiz, ya'ni hicâb-ı nefsâniyyet bâkî iken söylemek, Hak'tan uzaklık ve la'nettir. Fakat yine o "ene'l-Hak" sözünü vaktinde, hicâb-ı nefsânîden kurtulduktan ve vücûd-ı Hakkānî ve sıfât-ı Rabbânî ile kāim olduktan sonra söylemek, Hakk'a yakınlık ve rahmettir.

2514. O Mansûr'un "ene"si muhakkak rahmet oldu; o Fir'avn'ın "ene"si muhakkak la'net oldu.

Nitekim Hüseyin Mansûr Hallâc hazretlerinin “ene'l-Hak" demesi, hicâb-ı nefsânîden kurtulduktan sonra olduğu için, Hakk'a yakınlık ve rahmet oldu; ve Fir'avn'ın أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) [ya'ni "Ben sizin yüce rabbinizim!"] demesi, sıfât-ı nefsâniyyesine mağlûb bir halde iken vâki' olduğundan, Hak'tan uzaklık ve la'net oldu.

2515. Şüphesiz her vakitsiz [öten] kuşun başını, i'lâm için kesmek vacibdir.

"Vakitsiz öten horozun başını keserler" darb-ı meseli Türkçe'de de meşhûrdur. "Vakitsiz öten kuş"tan murâd, nazarında nefsinin benliği ve hicabı bâkî iken "ene'l-Hak" diyen kimsedir. Böyle bir nefsi, kabahatini bildirmek için mücâhedât ve riyâzât bıçağı ile kesmek ve öldürmek vacibdir. Nitekim âtîde îzâh buyurulur.

2516. Baş kesmek nedir? Nefsi cihadda ve nefsin terkini söylemekte öldürmektir. "Nefsin başını kesmek" demek, mücâhede ederek ve nefse "Huzûzâtını terk et!" diyerek ve arzûlarına muhalefet ederek öldürmektir.

2517. Nitekim ölmekten eyminlik bulmak için akrebin iğnesini koparırsın.

Nitekim akrebin iğneli olan kuyruğunu koparıp salıverirler. Onu kuyruksuz görenler, zararı kalmamış olduğu için, artık öldürmeğe lüzûm görmezler. Akrebin kuyruğu ve iğnesi mesâbesinde olan nefsin sıfatlarını kopardıktan sonra, artık onu riyâzet ve mücâhede ile öldürmeğe mahal kalmaz.

2518. Yılan taşlanmak belasından kurtulmak için, yılandan zehir dolu dişi koparırsın.

2519. Pîrin zıllinden başkası asla nefsi öldürmez. O nefis öldürücünün eteğini sıkı tut!

Ey sâlik, sen nefsinin sıfatlarını kendi kendine koparamazsın. Nefsi ancak insân-ı kâmilin sâye-i terbiyesi öldürebilir. Binâenaleyh o nefis öldürücü insân-ı kâmili bulduğun vakit eteğini sıkı tut, ya'ni emrine kemâliyle inkıyâd et!

2520. Sıkı tuttuğun vakit, o "Hu"nun tevfikidir. Her kuvvet ki sana gelir, onun cezbidir. [2529]

İnsân-ı kâmili bulmak ve ona sıkı sıkı sarılmak, sana hüviyyet-i ilâhiyyeden nâzil olan bir tevfiktir ki, bu lütfa muvaffak oldun. Bu tevfik sana Hak'tan olduğu gibi, tarîk-ı Hak'ta terakkîne bâis olan her kuvvet de yine Hak Teâlâ'nın seni kendi tarafına çekmesindendir. "Cezb-i ost" da "O" zamîri Hakk'a râci'dir. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde aynı ma'nâyı sarâhaten beyân buyururlar. Tercüme ve İzâh: "Ayet-i kermede قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni “Geliniz, de!”] buyurulması, Hakk'ın cezbinden alâmettir. Biz Hak tarafına yine Hak Teâlâ'nın çekmesiyle gideriz."

2521. "Mâ rameyte iz rameyte"yi doğru bil; canın canından getirdiği her şey can olur!

Sûre-i Enfâl'de olan وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَ لَكُنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) ya'ni, "Ey Peygamberim, attığın vakit sen atmadın; ve lâkin Allâh attı!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmeden bâhis olan ebyât yukarılarda da geçti. Ya'ni, sen bu âyet-i kerîmenin ma'nâsını ilm-i yakînî ile idrâk et ve aslâ şübhe etme. Mürşid-i kâmilin cânın cânından getirdiği her hal ve ma'nâ sana can olur. "Canın canı"ndan murâd, Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ıdır. Zîrâ rûh, Hakk'ın sıfat-ı hayatının mazharıdır. Ve "can olmak"tan murâd, rûh-ı hayvânînin rûh-ı insânîye terakkîsidir. Ve وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) ya'ni, "Ben insana rûhumdan nefh ettim!" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyurulur. Zîrâ bu hayât-ı sûriyyede yalnız sûret-i insâniyyede zâhir olmak mûcib-i iftihâr değildir. Belki rûh-ı hayvânîsini rûh-ı sultânî ve insânî mertebesine terakkî ettirip, bâtınen dahi insan olmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîfte, "halife" olan insân-ı kâmilin, kendisinin müstahlifi olan Hakk'ın "ayn"ı olduğuna işâret buyurulur.

2522. El tutucu ve yük götürücü odur; dembedem o nefhayı ondan ümîd et!

Hakikat yolunda sâliklerin ellerini tutan ve onları terbiye etmek yükünü taşıyan mürşid-i kâmildir. Binâenaleyh, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Sâd, 38/72) [ya'ni "Ben ona rûhumdan nefh ettim"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan nefh-i ilâhîyi, o mürşid-i kâmilin vesâtatından ümîd et. Zîrâ insân-ı kâmil, Hak ile halk arasında berzahtır.

2523. Gam değildir eğer onsuz geç kalmış isen, onu geç tutucu ve sıkı tutucu okumuşsun.

Eğer insân-ı kâmili bulup, onun eteğine yapışmak husûsunda geç kalmış isen ve bu husûsta tevfik-i ilâhî senin hakkında teahhur etmiş ise, teessüf etme. Zîrâ âyet-i kerîmede قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni, "Ey yüzlerini Hakk'a çevirmeyip, mâsivâya teveccüh ile nefislerini israf etmiş olan kullarım, Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayın!" buyuru- lur. Bu âyet, Hakk'ın rahmetinin geç tutuculuğunu ve keza إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (Hacc, 22/65) ya'ni, “Allâh Teâlâ nâsa [raûf ve] rahîmdir" ve كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzab, 33/43) ya'ni, "Allâh Teâlâ mü'minlere rahîmdir" âyet-i kerîmeleri, Hakk'ın rahmetinin sıkı tutuculuğunu beyân eder. Ve sen bunları elbette Kur'ân-ı Kerîm'de okumuşsundur.

2524. O'nun rahmeti geç tutar, sıkı tutar; O'nun hazreti seni bir dem gāib tutmaz.

Yukarıda îzah olunduğu üzere, Hakk'ın rahmeti geç tutar, fakat sıkı tutar. Zîrâ Hakk'ın "vücûd-ı mutlak"ının cemî'-i merâtibinde O'nun bizzât huzûru vardır; ve mertebe-i şehadetinde de O'nun bizzât huzūru vardır. Ve zâtı bilcümle eşyaya sârîdir. İhâtası yalnız ihâta-i ilmiyye değildir. İhâta-i ilmiyye, ihâta-i zâtiyyede mündemicdir. Binâenaleyh seni bir ân-ı gayr-i münkasimde bile huzûrundan gāib tutmaz.

2525. Ve eğer sen bu vuslatın ve muhabbetin şerhini istersen, endîşe cihetinden "Ve'd-duha"yı oku!

Eğer sen Hakk'ın bu “huzûr-ı zâtî"sinin ve "vuslat-ı zâtî"sinin ve muhabbetinin şerhini istersen, Ve'd-duhâ sûre-i şerîfesini düşüne düşüne oku ve ma'nâ-yı işârîsini iyice teemmül et! وَالضَّحَى وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى مَا وَدَعَكَ رَبَّكَ وَمَاقَلَى (Duhâ, 93/1-3) âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı işârîsi budur: “Duha”, vücûd-ı mutlakın hakikat-ı muhammediyye mertebesine; ve "leyl”, yine o vücûdun taayyün-i Muhammedî mertebesine işarettir. Hak Teâlâ kendi vücûdunun bu iki mertebesine kasem buyurur. Ya'ni, "Duhâ ve leyl hakkı için Rabbin seni terk etmedi ve buğz etmedi!" demek olur. İmdi, bu vücûd-ı izâfî âlemi Hakk'ın vücûd-ı mutlakının merâtibinden bir mertebe olur ve Hak cemî'-i merâtibinde zâtıyla sârî bulunursa, "vücûd"da Hakk'a vâsıl olmayan hiçbir ferd bulunmaz; ve aradaki hicâb ancak nâsın vehm-i enâniyyeti olur. Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ, bu vehm-i vücûdî ve vücûd-ı vehmîden halâs oldukları için, Hak onları ve onlar da Hakk'ı severler; ve Hak onların kuvâ ve a'zâsı olur. Nitekim yukarılarda îzâh olunduğu üzere إِذَا أَحْبَبْتُ عَبْدًا كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا hadîs-i kudsîsi bu ma'nâyı müeyyiddir. Bu cildin baş tarafında 292 numaralı beyt-i şerîfte, والضحى نور ضمير مصطفى ya'ni, “Yez- زان سبب فرمود یزدان والضحى" dân o sebebden 'Ve'd-duhâ' buyurdu; 'Ve'd-duhâ' Mustafa'nın zamîrinin nû-rudur" buyurulmuş idi. Bu sûre-i şerîfeye dâir o beyt-i şerîfte de mühim îzâhât verilmiştir.

2526. Ve eğer, "Fenâlıklar da O'ndandır" dersen; fakat o ne vakit O'nun fazlına noksandır!

Ey bu sözleri dinleyen kimse, eğer sen bu îzâhâta karşı, “Mâdemki bilcümle merâtib Hakk'ındır ve Hak zâtıyla bilcümle eşyâda sârîdir; binâenaleyh bu vücûd-ı mecâzîde gördüğümüz fenâlıklar dahi O'ndandır" dersen; biz de cevâben, "O fenâlıklar hiçbir vakitte O'nun fazl ve kemâline noksan vermez" deriz.

2527. O fenâlığı verdi, o da O'nun kemalidir. Ey muhteşem, ben sana bir misâl söyleyeyim!

O'nun bu vücûd-ı izâfî âleminde ızhâr buyurduğu fenâlıklar da O'nun kemâlidir. Ey muhteşem sâil, bu hakîkati sana bir misâl ile anlatayım!

2528. Bir nakkāş, saf nakışlar ve bî-safâ nakş olarak iki türlü nakışlar yaptı.

2529. Yûsuf'un ve güzel hilkatli hûrîlerin nakşını, çirkin ifrîtlerin ve İblîs'lerin nakşını yaptı.

Gâyet mâhir bir ressâm, güzel ve çirkin sûretleri hâvî resim levhaları yapar. Meselâ bir levhaya gâyet çirkin, üstü başı yırtık pırtık ve gözleri illetli ve beli bükülmüş, saçı sakalı karışmış bir ihtiyar dilenci resmini yapar ve tasvîrde o kadar mahâret gösterir ki, mücessem zannolunur. Zâhirde böyle bir şahsın yanından bile geçmeğe nefret eden kimseler, bu levhayı hayretle temâşâya dalarlar ve ressâmın mahâretini seyrederler. Binâenaleyh bu levhada resim ve tasvîr güzel ve mahâret ve hikmet ve kemâl olur; fakat sûret çirkindir ve bu resimden dolayı ressâmı kimse ta'yîb etmez; bil'akis kemâlini ve mahâretini takdîr ederler. Aynı zamanda yine o ressâm hûrî gibi gâyet güzel bir kız resmini de yapar ve bu resim ve tasvîr güzel olduğu gibi sûret de güzel olur.

2530. Her iki türlü nakış onun üstadlığıdır; onun çirkinliği değildir, o onun hakimliğidir.

“Râdî", "cömertlik" ma'nâsına ise de, Hind şârihleri "hakîmlik" ma'nâsı-nı vermişlerdir. Ya'ni, "Bu güzel ve çirkin sûretler, ressâmın üstâdlığı ve ma-hâretidir; ressâmın çirkinliği değildir. Bil'akis hakîmliği ve mahâretidir."

2531. Çirkini, çirkinliğin gāyesinde yapar; hep çirkinlikler onun etrafında do-laşır.

Mâhir ressâm, san'atını ve kemâlini ızhâr için, çirkini çirkinliğin son de-recesinde yapar; çirkinliğe müteallık her ne varsa, o çirkinin üzerinde toplar.

2532. Tâ ki onun ilminin kemali zahir ola, onun üstadlığının münkiri rüsvây ola.

Ya'ni, o mâhir ressâm bu güzel ve çirkin resimleri, kendi ilminin kemâli zâ-hir olmak ve onun kudret-i üstâdânesini inkâr edenler kepâze olmak için yapar.

2533. Ve eğer çirkin yapmayı bilmezse nâkıstır; bu sebebden mecûsînin ve muhlisin hallakıdır.

Eğer mâhir ressâm çirkin sûret levhasını yapmayı bilmezse, san'atında nâ-kıs olur. İşte bu misâle mutâbık olarak, Sâni'-i hakîkî bu vücûd-ı mecâzî âlemin-de mecûsînin, ya'ni kâfirlerin ve muhlisin, ya'ni mü'minlerin hâlikı olmuştur.

2534. İmdi bu cihetten küfür ve îmân şahidlerdir; O'nun hudavendliği üzeri-ne her ikisi sâciddirler.

"Hudâvend", mâlik, sâhib, hâkim ve mutasarrıf ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, emr ikidir. Birisi "emr-i irâdî ve tekvînî"; ve diğeri "emr-i teklîfî ve şer'î"dir. Kâfir, emr-i irâdî ve tekvînîye nazaran hakikatta Hakk'a mutî'dir; ve emr-i teklîfîye ve şer'îye nazaran zâhirde Hakk'a muhâliftir. Mü'min ise, hem emr-i irâdîye ve hem de emr-i teklîfîye nazaran Hakk'a mutî'dir. Ve emr-i irâdî, abdin isti'dâd-1 ezelîsinin talebi üzerine vâki' olan Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır. Binâenaleyh, kâfir küfründe ancak Hakk'ın bu hükmünü infâz eder ve zâhirde münkir olur. Binâenaleyh küfür ve îmân ve güzel ve çirkin, Hakk'ın tasarrufuna fiilen şâhiddirler; ve ikisi de kendi sırât-ı müstakîmleri üzerinde yürürler ve hepsi Hakk'a kulluk ederler. Küfür ve îmân ancak emr-i teklîfîye nazaran vâki'dir. Ve emr-i teklîfî, enbiyâ vâsıtasıyla tebliğ buyurulan şerâyi'dir. Bu bahsin tafsîlâtı, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî ve Üzeyrî ve İsmâîlî'dedir. Mısra': بر صرات مستقیم ای دل کسی گمراه نیست "Ey gönül, sırât-ı müstakîm üzerine hiçbir kimse dalâlette değildir!" Beyit: "Küfür ve islâm O'nun yolunda 'Vahdehû lâ şerîke leh!' diyerek koşucudurlar."

2535. Fakat bil ki, mü'min tav'an sâciddir; zîrâ ki talib-i rıza ve kasıddır.

Ma'lûm olsun ki, küfür ve inkârın envâ'ı vardır. Münkirlerin bir kısmı vücûd-1 Hâlik'ı inkâr; ve bir kısmı vücûd-1 Hâlik'ı kabûl etmekle beraber nübüvveti inkâr eder. Ve bir kısmı da, hem vücûd-ı Hâlik'ı ve hem de nübüvveti kabûl ve tasdîk etmekle beraber, enbiyânın ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını inkâr eder. Ve vücûd-1 Hâlik'ı inkâr edenler, fikren ve kavlen inkârlarıyla beraber, fiilen Hakk'ın âlem-i mülkünde vaz' ettiği kavânîne ve kavâide itâata mecbûr olurlar. Meselâ âlemde açlık ve tokluk ve uyku ve maraz ve sıhhat ve hayat ve ölüm gibi binlerce ahvâl vardır ki, bunların hepsi esmâ'-i ilâhiyyenin zuhûru îcâbıdır. Münkir-i ulûhiyyet, inkârına rağmen bu kavâidin hâricine çıkamaz. Binâenaleyh kerhen Hakk'a sâcid ve mutî'dir. Ulûhiyyeti tasdîk ve nübüvveti inkâr edenlere gelince, onlar da kezâlik enbiyânın getirdikleri ahkâmı münkir olmakla beraber, fiilen o kavâid-i esâsiyye hâricine çıkamazlar. Zîrâ enbiyânın getirdikleri yol akıl yoludur. Meselâ guslü inkâr etmekle beraber banyo yaparlar.

Abdesti ve namazı inkâr etmekle beraber, mikroptan tevakkî için ellerini yüzlerini yıkarlar ve terbiye-i bedeniyye dedikleri şeyi yaparlar. Daha bunun gibi pek çok misâller vardır. Tafsili uzun olur. Ve Allah'ı ve nübüvveti tasdîk edip, ba'zı enbiyâyı inkâr edenler de bu haldedir. Nitekim Îsevîler İslâmiyyet'te câiz olan taaddüd-i zevcâtı inkâr ettikleri halde, birkaç metres kullanmağa mecbûr olurlar ve kânûnlarına da veled-i zinâları hakkında ahkâm vaz' ederler. Ve kezâ birinin odasına girecekleri vakit, kapısını vurup, duhûle izin isterler. Bu vaz'iyyet ise يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَستأنسوا وتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni, "Ey mü'minler, kendi evinizin gayri olan bir eve, onun ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe girmeyin!" âyet-i kerîmesinin hükmüne, maa'l-inkâr itâatten başka bir şey değildir. Ve bunun gibi birçok misâller vardır, tafsili uzar. İmdi, bunların bu sûretle emr-i Hakk'a itâatları kerhen olur; ve itâatlarındaki kasıdları başkadır. Zîrâ bunları emr-i Hakk'a itâat olduğu kasdıyla yapmazlar; belki kendi şahıslarının nef'i için icrâ ederler. Mü'minlere gelince, bunların bu ef'âlde kasıdları Hak'tır ve itâatları Hakk'a olduğunu müdriktirler. Ve bu itâatlarıyla Hakk'ın rızâsını gözetirler.

2536. Mecûsî de kerhen Yezdân-peresttir; fakat onun kasdı başka muraddır.

"Gebr”, meçûsî ma'nâsınadır. Burada mutlakan kâfir murâd buyurulur. Nitekim yukarıda îzah olundu.

2537. Sultanın kal'asını ma'mûr eder; fakat beylik da'vâsını eder.

Münkirlerin ef'âli şuna benzer ki: Meselâ bir kimse bir hükümdarın kal'asını i'mâr eder; fakat onun bu sa'yi hükümdar için değildir. Orasını ma'mûr etikten sonra beylik da'vâsına kıyâm edecektir. Onun kal'ayı i'mârı bu kasd ile vâki' olur.

2538. Onun mülkü olmak için bâgî oldu; halbuki akıbette kal'a sultana mensub olur.

O kimse kal'ayı kendisinin mülkü olmak için ta'mîr ettiği cihetle, hükümdâra âsî ve bâgî olur. Maahâzâ onun bu kasdı boştur; fakat sa'yi müsmirdir. Zîrâ sa'yi binnetîce hükümdâra âid olur. Fakat o bâtıl olan kasdına nâil olamaz ve nihâyette kal'a yine hükümdârın mülkü olur. Bu beyt-i şerifte الْمُلْكُ يَوْمَئِدُ لله (Hacc, 22/56) ya'ni, “Mülk bu günde Allâh'a mahsûstur" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

2539. Mü'min o kal'ayı câh için değil, padişah için ma'mûr eder.

"Kal'a"dan murâd, kal'a-i zâtü's-suver ve meclâ-yı keserât olan dünyâ ve onun zımnındaki vücûd-ı beşerdir. Nitekim VI. cildin nihâyetinde bu kal'a-i zâtü's-suver kıssası gelecektir. Ya'ni, mü'min, dünyayı ve onun zımnında olan vücûd-ı izâfîsini ma'mûr ederse, onu pâdişâh-ı hakîkî olan Hak için eder. Yoksa Hakk'ın mülküne iştirâk da'vâsında bulunmak ve zımnen ulûhiyyet da'vâsında bulunmak için ma'mûr etmez. Meselâ mü'min, ibâdete kuvvet olmak ve dîn-i Hakk'a hizmet etmek için yer ve içer. Velhâsıl, her umûrunda kasdı ve murâdı Hak'tır.

2540. Çirkin der ki: "Ey çirkini yaratıcı şah, güzele ve hakîr olan çirkine de kadirsin!"

Ya'ni, "çirkin olan mü'min, lisân-ı kāl ile; ve çirkin olan kâfir de lisân-ı hâl ile der ki: "Ey çirkinin hâlikı, sen bu vücûd-ı izâfî âleminde mahbûb ve mu'teber olan güzeli ve hakîr olan bizim gibi çirkini de halka kādirsin!"

2541. Güzel der ki: "Ey hüsün ve cemâlin şahı, beni ayıplardan pak ettin!"

Kezâ zâhiren ve bâtınen güzel olan mü'min, lisân-ı kāl ile; ve zâhiren güzel ve bâtınen çirkin olan kâfir de lisân-ı hâl ile der ki: "Ey hüsün ve cemâlin şâhı ve menba'ı, beni sûrî ayıp ve kusûrlardan temiz olarak yarattın!"