Peygamber (a.s.)ın o hastaya tavsiye buyurması ve "Kendine azâb talebiyle duâ etme!" diyerek ona duâ öğretmesi
23. bölüm / 61 · 4445 kelime · ~23 dk okuma
2542. Peygamber o hastaya buyurdu: "Bunu de ki, Ey güçü kolayı yapan!"
2543. "Bize dünya evimizde hasene ver; bize ukbâ evimizde hasene ver!'"'
Bu beyt-i şerîf `ربَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ` (Bakara, 2/201) âyet-i kerîmesinin ma'nâsıdır. Hz. Énes (r.a.) buyurur ki: `إن رسول الله صلى الله عليه و سلم عاد رجلا من المسلمين قد ضعف فصار مثل الفرخ فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم هل كنت تدعو الله شيء أو تسأله إياه قال نعم كنت أقول اللهم ما كنت معاقبنى به في الآخرة فعجله لي في الدنيا فقال رسول الله صلى الله عليه و سلم سبحان الله لا تطيقه و لا تستطيعه أفلا قلت اللهم آتنا في الدنيا حسنة و في الآخرة حسنة وقنا عذاب النار` ya'ni, "Resûlullah (s.a.v.) müslümanlardan bir adamı iyâdet buyurdu. Zaîfleyip kuş yavrusu gibi kalmış idi. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sen Allâh'a bir şeye müteallık duâ eder oldun mu, yâ-hût O'ndan bir şey ister oldun mu?' O kimse dedi ki; 'Evet, ben, 'Ey benim Allah'ım, âhirette beni muâkabe buyuracağın şeyi dünyâda ta'cîl buyur!' der oldum.' Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Sübhanallâh! Allâh'ın azabına senin için tâkat ve istitâat yoktur. Niçin demedin ki, 'Yâ Rab, bize dünyâda iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi azâbdan muhafaza buyur!' " İşte bu kıssa, bu hadis-i şerîften me'hûzdür. Ve bu kıssa burada tamâm olup, cenâb-ı Pîr efendimiz bizlere âtîdeki münâcâtı ta'lîm buyururlar:
2544. "Yolu bizim üzerimize bostân gibi latif yap! Ey şerîf, bizim menzilimiz sen olursun!"
Bu beyt-i şerifte, `إِلَى اللَّهُ مَرْجِعُعكم` (Maide, 5/48 vb.) ya'ni, "Sizin merci'iniz Allâh'tır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ve “yol”dan murâd, esfel-i sâfi-lîn mertebesinden âlem-i ulvîye urûc yoludur. Ya'ni, "Yâ Rab, bu âlem-i süf-lîden âlem-i ulvîye urûc yolunu bizim üzerimize bir bostân gibi latîf yap! Ey şerîf olan Rabbimiz, muhakkak bizim merci'imiz ve menzilimiz sensin!"
2545. Mü'minler haşrde derler ki: "Ey melek, cehennem müşterek yol değil mi idi?"
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Meryem'de vaki `وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حتماً مَقْضِياً ثم ننجى الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ نَذَرَ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِياً` (Meryem, 19/71-72) ya'ni, “Sizden ce-henneme dâhil olmayan kimse yoktur; senin Rabbin üzerine bir hatm-i mak-dîdir. Sonra biz ittikā edenlere necât veririz ve zâlimleri diz çökmüş oldukla- n halde orada terk ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Cehennem"den murâd, âlem-i tabîat ve nefsâniyyettir. Ve efrâd-ı beşeriyyenin hepsi bilâ-istisnâ âlem-i tabîat ve nefsâniyyette tekevvün ederler. Beşerin esfel-i sâfilîne reddi, Hakk'ın münhatim olan bir kazâsı neticesidir. Sonra ehl-i takvâ, mücâhedeleri ve riyâzetleri ve ibâdetleri sebebiyle bu cehennemden necât bulurlar; ve esîr-i nefs ve tabiat olanlar burada mahbûs olarak kalırlar. Vaktâki kıyâmet-i kübrâ olur, bu âlem-i tabîat âhiretin cehennem-i cismânîsine inkılâb eder, ehli olan zalemeyi de hâmil bulunur. İşte bu hakikata mebnî, mü'minler kıyâmette melâikeye derler ki: "Cehennem küffâr ile aramızda müşterek bir yol değil mi idi?"
2546. Mü'min ve kafir onun üzerinde geçmek lazımdır. Biz bu yolda duman ve ateş görmedik.
Mü'min ve kâfirin cehennem üzerinden geçmesine Hakk'ın hükm-i kat'îsi olduğu halde, biz geçtiğimiz yollarda duman ve ateş görmedik.
2547. İşte cennet ve eymenlik bârgâhı! İmdi o alçak güzergâh nerede?
"Bârgâh", izin ve ruhsat mahalli ve hükümdar sarayının salonu ma'nâlarındadır. "Eymen", çok meymenetli ve uğurlu demektir. "İşte önümüzde mahall-i zevk ü safâ olan cennet ve şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın saâdetlilik ve meymenetlilik salonu! Şu halde o azâb mahalli olan alçak geçit nerede kaldı? Bizim dahi oradan geçmemiz lâzım idi!"
2548. İmdi melek der ki: "O yeşil bağçeyi ki, filân yerde geçitte görmüş idiniz."
2549. "Cehennem ve şedîd olan siyasetgah o idi; sizin üzerinize bağ ve bostân ve ağaç oldu."
Mü'minlerin bu suâline karşı melâike-i kirâm onlara cevâben derler ki: "Bu cennet-i cismânîye gelirken, güzergâhta filân mahalde bir yeşil bağçe görmüş idiniz. İşte cehennem ve mücrimlerin korkunç siyâsetgâhı orası idi. Fakat siz oradan geçerken, sizin üzerinize o mahûf mahal bağlık ve bostanlık ve ağaçlık bir sâha oldu."
2550. "Vaktaki bu cehennem huylu nefsi, ateşe mensub olan fitneci kafiri,"
2551. "Cehdler ettiniz ve o pūr-safâ oldu; Allah için ateşi söndürdünüz."
"Hayât-ı dünyeviyyenizde mücâhede ve riyâzetlerde bulunarak, cehennem tabîatlı olan ve cehennem cinsinden olup, işi gücü fitne ve fesâd koparmaktan ibâret bulunan nefsinizi birtakım murdâr ve habîs sıfatlarından tecrîd ederek sâf yaptınız ve huzûzât ateşlerini Allâh için söndürdünüz. Siyaset-gâh olan mahal size tenezzüh-gâh oldu." Burada, cennet ve cehennem hakkında biraz îzâhât i'tâsı fâidelidir.
Ma'lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i ilâhîde a'yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı ilmilerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehadette, ya'ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem'iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makām-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makām-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ'-ı naîm ile mütena'im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ'-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ إِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya'ni, "Cehennem şimdiki halde kafirleri muhîttir" buyurur. Celâleddín-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ' Hâşiyesi'nde buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîmeyi te'víle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû'-i i'tikādları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş'e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffârı muazzeb kılacaktır." Bu ma'nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: أَلْقَبْرُ رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ أَوْ حُفْرَةٌ مِنْ حُفَرِ النِّيرَانِ yani, "Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir, veyâhût cehennem çukurlarından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş'e-i rûhâniyye gālibdir. Neş'e-i nefsâniyye galib olan bu âlem-i şehadetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Me- selâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma'küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehadette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü'yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki' olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabîî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehadetin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü'yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınları bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh'ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehadete kıyâs olunduğu için istib'âd ve inkâr olunur.
2552. Şehvet ateşi ki, şu'le vururdu, takva yeşilliği ve hidayet nûru oldu.
2553. Sizden gazab ateşi de hilm oldu; cehil zulmeti dahi sizden ilim oldu.
2554. Hırs ateşi sizden îsâr oldu; ve o hased diken gibi idi, gülzar oldu.
2555. Vaktaki siz bütün bu kendi ateşlerinizi Hak için evvel-be-evvel söndürdünüz;
2556. Ateşe mensub olan nefsi bir bağ gibi yaptınız, onda vefâ tohumunu ektiniz.
Ma'lûm olsun ki; nefsin şehvet ve gazab, hırs ve hased gibi sıfatlarının birer hakikatı vardır. Bunların bu hakîkatlarını tebdíl etmek imkânı yoktur. Fakat bunların mahall-i isti'mâlini tebdîl etmek mümkindir. Meselâ nefsin şeh- vetleri ve arzûları, âlem-i fânîden âlem-i bâkîye; ve gazabı umûr-ı dünyâ için isti'mâl edilmeyip, umûr-ı uhrevîye; ve hırsı müzahrefât-ı dünyeviyyenin cem'i yerine, celb-i sevâba imâle olunur. Bir kimse bu hâle muvaffak olursa, şehveti sebze-i takvâya ve nûr-ı hidâyete; ve gazabı umûr-ı dünyeviyyede hilme; ve hırsı emr-i dünyâda sahâvete tekabül eder. Ve bu sâyede nefsinin zulmet-i cehlini ilim; ve kalbini ta'zîb eden hasedini de her sâlih ve müttakî olan kimselere karşı olan gıbtası setr eder.
2557. Onda zikir ve tesbîh bülbülleri çemende ve ırmak kenarında latif terennüm edicilerdir.
Arazdan ibaret olan amellerin, âlem-i âhirette birer sûret-i münâsibe iktisâb edecekleri, yukarıda 959 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. Bu hakîkata binâen, ehl-i mücâhedenin nefislerindeki zikirler ve tesbihlerin her birerleri bülbül; ve ihlâsları çemenistân; ve ilm-i tevhîdleri bir nehr-i cârî sûretine girip, âlem-i bakāda latîf terennüm edici olurlar.
2558. Hakk'ın da'vet edicisine icâbet etmişsiniz; nefis cahîmine su getirmişsiniz!
"Hakk'ın dâîsi"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır. "Nefis cahîmine su getirmek"ten murâd, nefs-i emmâreyi nefs-i mutmainne yapmaktır.
2559. Bizim cehennemimiz dahi sizin hakkınızda yeşillik ve gülşen ve berg ve nevâ oldu.
"Berg ve nevâ", esbâb-ı istirahattan olan mal ve menâl ve eşyâ ma'nâsınadır. Ya'ni, "Siz nefsinizin ateşini hayât-ı dünyeviyyede iken söndürdünüz ve onu gülistân ve bülbülistân yaptınız; burada o nefse tekabül eden cehennem dahi size karşı nefsinizin cinsinden olarak yeşillik ve gülşen ve esbâb-ı istirahattan olan eşyâya munkalib oldu."
2560. Ey oğul, ihsâna mükafat nedir? Lütuf ve ihsân ve mu'teber olan sevabdır.
2561. Siz demediniz mi ki, “Biz kurbanîleriz; evsaf-ı bakā huzurunda biz fanileriz."!
Ya'ni, demediniz mi ki, “Biz varlığımızı ve enâniyyetimizi Hakk'ın varlığında kurbân ettik ve sıfât-ı nefsâniyyemizi Hakk'ın sıfat-ı bâkiyesinde fânî ettik. Ya'ni, fenâ fillâh ve bakā billâh hallerini ihtiyâr ettik."!
2562. "Biz gerek kallâş ve gerek dîvâneyiz; o sâkînin ve o kadehin sarhoşuyuz."
"Kallâş”, bî-nâm u neng ve hiçbir şeyi olmayan müflis ve kâinâttan mücerred olan kimseye derler. Burada, kâinâttan tecerrüd etmiş olan kimse murâd olunur ki, hâl-i fenâda bulunan evliyâullâhtan kinâyedir. “Sâkî"den murâd, Hak; ve "kadeh"ten murâd, şarâb-ı aşk-ı ilâhî kadehidir. Ya'ni, "Biz gerek kâinâttan ve gerek tavr-ı akıldan mücerred olalım, her halde şarâb-ı aşk-ı ilâhîden sarhoş olmuş kimseleriz!"
2563. "Biz O'nun hat ve fermânına baş koyarız; tatlı canı kul olarak veririz!"
"Girevgân", rehin edilmiş ma'nâsına geldiği gibi, bende ve kul ma'nâsına da gelir. Ya'ni, "Biz nefsimizi Hakk'ın mâsivâsına teslîm etmedik; Hakk'ın emir ve fermânına bıraktık. Ve tatlı canımızı da nefsimizin kulu değil, Hakk'ın kulu yaptık!"
2564. "Dostun hayali bizim sırlarımızda oldukça, çâkerlik ve can fedalığı bizim işimizdir."
2565. "Her nerede bela şem'ini parlattılarsa, yüz binlerce âşıkın canını yaktılar!"
"Şem'-i bela"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir. "Yüz binlerce âşık"tan murâd, mezâhir-i âlemdir. Zîrâ her bir mazhar kendinin Rabb'ine âşıktır. Buraya kadar, "Siz böyle dediniz" diyerek, melâike-i kirâm Allah'ın hâs kullarının sözlerini onlara hitâben naklederler. Buradan i'tibâren vârid olan ebyât, doğrudan doğruya Hz. Pîr'in lisân-ı şerîflerindendir. Ma'lûm olsun ki, melâikenin bu hitâbı yalnız âhirete mahsûs değildir. Hayât-ı dünyeviyyede fenâ ve bakâ mertebelerine nâiliyyetle cennet-i 'âcile, vâsıl olan bilcümle evliyâullâha bu âlemde de vâki' olmaktadır. Ya'ni, "Herhangi bir gönülde bu âteş-i aşkı yaktılarsa, mezâhir-i sâirenin canlarını ve hakîkatlarını o gönülde o aşk ile yaktılar." Nitekim العشق نار يحرق ما سوى المحبوب ya'ni, "Aşk bir ateştir ki, mahbûbun gayrini yakar" demişlerdir. Bu beyt-i şerîfin birinci vecih ma'nâsı budur. İkinci vecih dahi budur ki: "Her kimin gönlünde âteş-i aşkı yaktılarsa, nihâyet onu mertebe-i kemâle getirdiler ve onun vâsıtasıyla birçok nâkısların canlarına bu aşk ateşini aşıladılar."
2566. Evin içinde olan âşıklar, yârin yüzünün şem'ine pervânedirler.
"Hâne"den murâd, kalbdir. Ya'ni, "Kendi kalblerine girmiş olan âşıklar, o kalbin penceresinden yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini temâşâ ederler ve O'nun şem'i gibi olan cemâlinin pervânesi olmuşlardır."
2567. Ey gönül, oraya git ki, seninle rûşenlerdir; ve belalardan sana zırh gibidirler!
"Ey gönül" hitâbı sâlikleredir. Ve zikr-i cüz' irâde-i küll kabîlindendir. Ya'ni, "Ey sâlik, urefâ-yı ilâhiyyenin sohbetini ihtiyâr et ki, sana aydınlık olurlar ve sana iç sıkıntısı vermezler, nûr verirler. Ve sana teveccüh edecek envâ'-ı belâlara karşı zırh gibi olurlar." "Cûşen" [veyâ "cevşen"], zırhlı elbise ma'nâsınadır. Gāzīler eski zaman harblerinde giyerler idi. Nitekim Muîneddîn-i Çiştî hazretleri buyururlar ki: "Bir hâcetle gelen kimseyi mahrûm edip geriye çevirmemek, âriflerin en aşağı derecesidir."
2568. Senin kabahatlerin üzerine iyilik ederler; can içinde sana yer yaparlar.
2569. Ondan dolayı sana can içinde yer yaparlar, tâ ki seni kadeh gibi pür-bâde etsinler.
O urefâ-yı ilâhiyyenin sana canlarının içinde yer vermeleri, senin kadeh gibi olan kalbini aşk-ı ilâhî şarabı ile doldurmak içindir.
2570. Onların canının içinde ev tut; ey parlak ay, felekte hâne tut!
O urefâ-yı Hakk'ın canlarının içine muhabbetini ilkā et ve gönüllerine gir. Ey isti'dâdı ayın on dördü gibi parlak olan sâlik, o âriflerin kalblerinde mesken ittihâz et!
2571. Utârid gibi gönül defterini sana açsınlar, tâ ki sırları sana izhâr etsinler!
Bu beyt-i şerîfte, kâmilin Utârid seyyâresine teşbîhinin vechi budur ki: Manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına insân-ı kebîr derler. Ve onu teşkîl eden seyyârelerin her birinin rûhâniyyetlerine ilm-i nücûmda birer hâssa tevcîh ederler. Ve Utârid seyyâresine de "kitâbet" hâssası verilip, “kâtib-i felek" derler. Ve arzda bulunan kâtibleri ve bilcümle ehl-i kalemi bu seyyâreye mensûb addederler. İnsân-ı kâmil bu manzûmenin zübdesi ve hülâsası olduğu için, bilcümle seyyârâtın havâssını câmi'dir. Cenâb-ı Pîr yukarıki beyitte "Felekte hâne tut ey bedr-i münîr!" buyurdukları cihetle, burada da, "Sohbetinde bulunacağın insân-ı kâmiller sana Utârid gibi gönül defterini açıp, esrâr-ı Hakk'ı ızhâr etsinler!" buyurup, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyesine işaret ederler.
2572. Akrabanın önünde âvâre gibi ol; eğer ay parçası isen, kâmil ay üzerine çarp!
“Kâmil ay”dan murâd, (s.a.v.) Efendimiz ve onların vâris-i kâmilleri olan evliyâ-yı izâmdır. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz küllün küllüdür; onların vârisleri ise külldür. Hakikat-ı muhammediyye küllü ve cüz'ü muhîttir. Küll olan verese-i Peygamberî ise kendi cüz'lerinin ervâhının imâmıdır. “Ay parçası”ndan murâd, ya ezelde küllü'l-külle mensûb olan bir velî, ve yâhût külle mensûb olan bir mü'mindir. Ya'ni, “Akrabânın önünde yabancı ve âvâre gibi ol. Zîrâ karâbet-i tıyniyyenin hükmü yoktur; belki asıl karâbet karâbet-i dîniyyedir. Binâenaleyh, eğer isti'dâdın parlak ise, küllün olan kâmil ay üzerine çarp ve ona vâsıl ol!”
2573. Cüz'ün küllünden perhîzi nedir? Muhalif ile bu bütün ihtilât nedir?
Cüz' olan mü'minlerin kendi küll'leri olan kâmillerin sohbetinden perhîz edip kaçmaları ne demektir? Sâliklerin kendi cinsleri olmayan muhâlif kimseler ile sohbet ve ihtilâtlarında ne ma'nâ vardır?
2574. Cinsi gör, revişte nev' olmuş; gaybları gör, kurtuluşta ayn olmuş.
"Cins"ten murâd, küll; ve "nevi' "den murâd, o cinsin cüz'üdür. Meselâ hayvan cinsi bir külldür ki, onun insan, at ve koyun gibi nevi'leri vardır. Ya'ni, "İnsân-ı kâmil sâir efrâd-ı insâniyyeye nazaran bir cins ye külldür. Ve sâir insanlar ise nevi' mesâbesindedir. Binâenaleyh cins ve küll olan insân-ı kâmili gör ki, revişte ve hayât-ı dünyeviyye gidişinde, nevi' olan sâir efrâd-ı beşer hâlinde zâhirdir. Halbuki, kâmillerin ahvâl-i ma'neviyyeleri mertebe-i gaybdadır. Maahâzâ sen bu gaybları gör ki, sıfât-ı beşeriyyeden kurtuluş içinde oldukları halde, "ayn" olmuşlardır ve âlem-i taayyündedirler. Ya'ni, kâmil hakîkatıyla gaybdır; ve sûret-i beşeriyyesi ile "ayn"dır. Ta'bîr-i dîgerle, kâmillerin "gayb" olan hakîkatları "Allâh" ism-i câmi'inin mazharı olup, bu âsâr-ı esmâ onların vücûd-1 abdânîlerinden kurtuluşları içinde "ayn"larında zahir olmuştur. Binâenaleyh, küll olan insân-ı kâmilin sûret-i taayyününe bakıp, ondan kaçma ve perhîz etme!"
2575. Ey akılsız, sen kadın gibi işve satın aldıkça, yalandan ve işveden ne vakit yardım bulursun!
Ey akl-ı maâd mertebesinden bî-behre olan kimse, sen muhâliflerin sohbetinde onlardan gördüğün ca'lî ve sahte iltifatlara kapıldıkça, onların bu yalanlarından ve sahte iltifatlarından hayât-ı ma'neviyyen için ne yardım görebilirsin!
2576. Müdaheneyi ve tatlı sözü ve aldatmayı alırsın, altın gibi cebine koyarsın!
2577. Muhakkak sana şahların söğmesi ve tokadı, azgınların medhinden daha iyi gelecektir.
Ey sâlik, sana kâmillerin fenâ muâmeleleri, hayât-ı ma'neviyyen için, dalâlette kalmış olan kimselerin medhinden daha iyi gelecektir ve âlem-i âhirette onların bu fenâ muâmelelerinin fâidesini göreceksin!
2578. Şahların tokadını ye, alçakların balını yeme; tâ ki "kes"lerin ikbâlinden bir kimse olasın!
"Kes", mu'teber olan kimse ma'nâsınadır ki, burada murâd ârifler ve kâmillerdir. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ şâhları olan kâmillerin fenâ muâmelelerini ihtiyâr et ve hoş gör; ehl-i nefs olan alçakların zâhirde bal gibi tatlı olan muâmelelerine aldanma. Tâ ki kâmillerin ind-i ilâhîdeki ikbâllerinden sana da bir feyz ihsân olunup, kâmillerden olasın!"
2579. Zîrâ ki onlardan hil'at ve devlet erişir; rûhun penâhından cesed can olur.
"Hil'at", rütbe ve mansıb alanlara pâdişahlar tarafından verilen libâs-ı mahsûs ma'nâsınadır. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ pâdişahları olan kâmillerden, sana ma'nevî rütbe ve devlet verilir. Rûh-ı latîfin penâhında ve sâyesinde cesed-i kesîfinin kesâfet-i tabiiyyesi rûha münkalib olur." Nitekim kâmiller, أرواحنا أشباحنا و أشباحنا أرواحنا ya'ni, "Bizim şahıslarımız rûhlarımızdır ve rûhlarımız şahıslarımızdır" derler.
2580. Her nerede çıplağı ve azıksızı görürsen, bil ki o üstaddan kaçmıştır. [2588]
"Çıplak"tan murâd, ilim ve ma'rifetten bî-behre olan; ve "azıksız"dan murâd dahi a'mâl-i sâlihası olmayan kimsedir. Ya'ni, "İlim ve maʼrifetten ârî ve a'mâl-i sâlihadan berî olan bir kimseyi görürsen, bil ki o kimse üstâd olan insân-ı kâmilin huzûrundan kaçmıştır.
2581. Tâ öyle ola ki, onun gönlü, onun o kötü, hâsılsız olan kör gönlü isteye!
Onun üstâddan kaçması onun gönlü, onun nefsânî arzûlar ile dolu o kötü, ma'rifetsiz kör gönlü istediği gibi hayvâniyyet âleminde yaşamak içindir.
2582. Eğer öyle olaydı ki usta isterdi, kendisini ve taallukātını müzeyyen kılardı.
Ya'ni, kendi kötü gönlünün istediği gibi olmayıp da, üstâd-ı kâmilin istediği gibi olaydı, hem kendi nefsini ve hem muhîtini kemâli ile süslemiş olurdu. Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısra'ı خویش را و خلق را آراستی ya'ni "Kendini ve hulkunu müzeyyen kılardı" sûretinde vâki'dir.
2583. Her kim cihanda üstâddan kaçarsa, bunu bil ki, o devletten kaçar.
2584. Ten kesbinde bir san'at öğrendin, dîne mensub olan san'ata pençe vur!
Hayât-ı dünyeviyyeni kazanmak için bir san'at öğrendin; hayât-ı uhreviyyeni kazanmak için dahi bir san'ata el vur ki, o hayâta rücû' ettiğin vakit züğürt bir halde kalmayasın!
2585. Cihânda örtülmüş ve zengin oldun; buradan dışarıya çıktığın vakit nasıl edersin?
Bu dünyâda cismini güzel ve süslü elbiseler ile örttün ve zengin olup ni'met ve râhat içinde yaşadın. Nihâyet elbette bir gün öleceksin ve âlem-i berzaha intikāl edeceksin. Orada verilecek olan kalb-i berzahîye mahsûs bir libâs lâzımdır. Ve o libâs dahi iyi amel, iyi hâl ve ahlâk ve iyi sözlerden ibâret olacaktır. Sende bunlar bulunmazsa, bu dünyanın müzeyyenâtını burada bırakıp oraya çıplak bir halde gidersen ne yapacaksın?
2586. Bir san'at öğren ki, ahirette mağfiret kazancının îrâdı gelsin!
2587. O cihan pazar ve kazanç dolu bir şehirdir; ta zannetmeyesin ki, kazanç ancak buradadır!
Ma'lûm olsun ki, dünyâdan mufârakattan sonra âlem-i âhirette terakkî olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır. Ba'zıları derler ki: "Terakkî kesbe mü- tevakkıftır; ve kesb ise dâr-ı teklif olan dünyâya mahsûstur." Bir kısmı derler ki: "Kesb ve terakkî vardır. Fakat bu kesb kesb-i dünyâ gibi değildir." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri bu i'tikādda bulunduğu gibi, cenâb-ı pîr Mevlânâ efendimiz hazretleri dahi bu beyitte bu kavli tasdîk buyururlar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber buyururlar ki: "Dünyâda iken âhirette terakkî olmadığına ilm-i yakîni olan bir kimse, ba'de'l-vefât terakkî olmadığını görse, onun bu ilm-i yakîni ayne'l-yakîne mübeddel olur. Bu ise ilme'l-yakîn mertebesinden ayne'l-yakîn mertebesine terakkîdir. Ve eğer terakkî olduğunu görürse, evvelki yanlış i'tikādını tashîh etmiş olur ki, bu da terakkîdir. Demek ki her iki şıkka göre de ba'de'l-vefât terakkî sâbittir." Bu mes'eleyi Hz. Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Şuaybîde tafsîlen îzâh buyurmuşlardır. Burada îzâhı uzar. Hattâ menküldür ki, ba'de'l-vefât terakkî olmadığı i'tikādında gulüvv gösteren Şeyh Rükneddîn Alâü'd-Devle, Hz. Şeyh-i Ekber'in intikālinden sonra vakıasında görmüş ve hâlinden suâl etmiştir. Hz. Şeyh buyurmuş ki: "Ma'lum oldu ki, burada medâric-i kemâlâtta terakkî olmuyor. Şeyh Alâü'd-Devle bu vâkıayı naklettikten sonra der ki: "Hz. Şeyh-i Ekber'in hakikat-ı i'tikādı sabit olmuştur. Zîrâ adem-i terakkîden haber vermesi ayn-ı terakkîdir. Ya'ni ma'lûm olmayan şey orada ma'lûm olmuştur." Onun bu vakıası Hz. Şeyh'in yukarıda zikrettiğimiz kavlini tasdîk ve kendi i'tikādından rücû'dur. Bu vakıadaki Hz. Şeyh'in beyânât-ı aliyyesinde çok ince nükteler vardır ki, burada şerhi, sadedinde bulunduğumuz beyt-i şerîfin îzâh-ı dakāyıkı için lâzımdır.
Bilmelidir ki, her ferdin mazhar olduğu bir ism-i ilâhî vardır ki, o isim onun "rabb-i hâss"ıdır; dünyâda ve âhirette ebediyyen onu terbiye eder. Binâenaleyh herkes o "rabb-i hâss"ının dâire-i kemâlini devr ve ikmâl ile mükelleftir. Hayât-ı dünyeviyyede ikmâl edemeyenler, hayât-ı uhreviyyede ikmâl edeceklerdir. Fakat esmâ'-i ilâhiyye arasında tefâzul vardır. Bu tefâzul, medâric-i kemâlâtı vücûda getirmiştir. Meselâ enbiyâ nübüvvette müttehid-dir; fakat "rabb-i hâss"ları cihetinden birbirinden ayrıdırlar. Nitekim âyet-i kerimede تِلْكَ الرَسُلُ فَضِلْنَا بَعضهم على بعض (Bakara, 2/253) [ya'ni “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık"] buyurulmuş ve resûllerin ba'zısı ba'zısının üzerine derece-i kemâlde tafzíl olunmuştur. Binâenaleyh ne dünyâda ve ne de âhirette Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ değildir; ve Hz. Mûsâ ve Îsâ dahi Hâtem-i Enbiyâ Efendimiz değildirler. Merâtib-i evliyâ dahi böyledir. Bu ma'nâ "sırr-ı kader"e ve "isti'dâd-ı ezelî"ye müsteniddir. Böyle olunca, âhirette medâric-i kemâlâtta terakkî yoktur. Fakat her ferdin kendi rabb-i hâssının kemâli dâiresinde rûhen terakkîsi vardır. İşte bu beyt-i şerîfte “Âlem-i âhiret pazar ve kazanç dolu bir şehirdir” buyurulması ile, bu kesb ve terakkîye işâret buyurulur. Ve âhirette neş’e-i rûhâniyye gâlib olduğundan, orada kesb ve terakkî dünyâdaki kesbe benzemez. Belki o kesb, kesb-i rûhânî ve şerîftir. Ve âhirette kesb ve terakkî olduğuna dâir ahâdîs-i şerîfe dahi vardır. Nitekim Risâletpenâh efendimiz buyururlar ki; اِنَّ فِى الْجَنَّةِ سُوقًا يُبَاعُ فِيهَا الصُّوَرُ ya’ni, “Cennet-te bir pazar vardır ki, onda sûretler satılır.” Burada anlaşılacak cihet, bu sûretleri satın almak için verilecek semendir. Bu semen hiç şüphe yoktur ki, dünyânın parası değildir; ancak rûhun Hakk’a olan aşkı ve irfânıdır. Nitekim âtîdeki bir beyitte gelecektir. Ve âhirette terakkînin en büyük ve açık delîli şefâat mes’elesidir. Zîrâ şefâat sebebiyle bir kimse hâl-i süflîden hâl-i ulvîye terakkî edecektir.
2588. Hak Teâlâ buyurdu ki: “Bu cihânın kazancı; o kazancın indinde çocukların oyunudur!”
Hak Teâlâ sûre-i Ankebût’ta, وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (Ankebût, 29/64) ya’ni, “Bu hayât-ı dünyâ ancak lehv ve oyundur; ve muhakkak dâr-ı âhiret elbette sâhib-i hayâttır, eğer bilseler!” buyurulur. Zîrâ oyun çocukların işidir. Aklı başında olan kimseler beyhûde izâa-i evkât etmezler ve vakti nakit bilirler.
2589. O çocuk gibi ki, bir çocuk üzerinde hareket eder, sohbet edici şekilde bir mesâs yapar.
Çocuklar birbirlerine temâs ederek cimâ’ taklîdi yaparlar ki, onların bu fiillerinde aslâ hakîkat-i cimâ’ yoktur. Hayât-ı dünyâdaki kesb ve harekât dahi hakîkati sâbit olmayan birtakım hayâlâttan ibârettir ve çocukların harekâtı gibidir.
2590. Çocuklar oyunda dükkân yaparlar; zaman geçirmekten başka fâide olmaz.
Çocuklar dükkân ve ticâret oyunu yapıp eğlenirler. Onların bu oyunda hakîkî bir fâideleri yoktur. Yaptıkları iş, zaman geçirmekten ibârettir. İşte hayât-ı dünyâ da bunun gibidir.
2591. Gece olur, eve aç gelir; çocuklar gitmiş, yalnız kalmıştır!
Ya'ni, dükkân oyununa dalan çocuk, bu oyunda müstağrak olur ve hiçbir fâide elde edemediği halde akşam olunca evine karnı aç olarak döner; ve oyun oynadığı çocuklar da dağılır, yalnız başına kalır. İşte hayât-ı dünyâ da böyledir.
2592. Bu cihân oyun yeridir ve ölüm gecedir; pür-meşakkat, kese boş olarak geri dönersin!
2593. Dîn kazancı aşk ve cezb-i bâtındır. Ey serkeş, kābiliyyeti Hakk'ın nûru bil!
Bu hayât-ı dünyâda bir kazanç vardır ki, o da dîn kazancıdır ve âhiret ticâretinin semenidir. Bu da aşk-ı Hak ve bâtının Hakk'a incizâbıdır. Ey serkeş nefisli olan kimse, aşk-ı Hakk'a ve cezb-i bâtına kābiliyyeti Hakk'ın nûru bil!
2594. Senin bu alçak nefsin fânî kazancı ister; nice bir alçak kazancı yaparsın, yeter bırak!
Kesb-i bâkî olan kesb-i dîni bırakıp, senin bu alçak nefsin fânî olan kazancı ister ve gece ve gündüz ona meyl eder. Ne zamâna kadar bu âdî ve dûn kazanç ile meşgül olacaksın? Yeter artık vazgeç!
2595. Alçak nefsin eğer şerîf olan kazancı isterse, bir hîle ve mekr ona redîf olur!
Eğer alçak ve âlem-i süflîye mâil olan nefis, şerîf kazanç olan ibadet tarafına meylederse, bil ki bir hîlesi ve mekri vardır ki, bunları o ibâdet zımnında icrâ edip, senin ayağını tarîk-ı Hak'tan kaydıracaktır. Eğer seni sehâya teşvîk ederse, bil ki seni halka medh ettirip, kendi koltuğunu kabartmak içindir. İlme teşvik ederse, halk arasında parmakla gösterilmesi içindir. Salâha teşvik ederse, halkın hürmetini kazanmak içindir. Velhâsıl, nefsin Allâh için hiçbir işi yoktur. Ve ağrâz-ı nefsâniyye ile olan ibâdâtın indallâhta hiçbir fâidesi ve kıymeti olmaz. Bu sebeble nefis, İblîs'in âlet-i ıdlâlıdır. Binâenaleyh ne nefsin ilkāâtından ve ne İblîs'in iğvâsından benî Âdem'e aslâ hayır olmaz. Nitekim cenâb-ı Pîr bu hakikatı âtîdeki kıssada beyân buyururlar.
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber, Muhâdaratü'l-Ebrâr nâm eserinde Hz. Muâviye hakkında şöyle buyurur: معاوية ابن ابي سفيان بن صخر بن حرب ابن امية بن عبد شمس بن عبد مناف هناك يلتقى رسول الله صلى الله عليه و سلم و امه هند بنت عتبة بن ربيعة بن عبد شمس بن عبد مناف Ya'ni, “Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems oğlu Ümeyye oğlu Harb oğlu Sahr oğlu Ebû Süfyân oğlu Muâviye'dir. Silsilesi, Abdü Menâf'ta silsile-i Resûlullâh (s.a.v.)e mültekî olur. Ve vâlidesi, Abdü Menâf'ın oğlu Abdü Şems'in oğlu Rabîa'nın oğlu Utbe'nin kızı Hind'dir." Binâenaleyh vâlidesi cihetinden de silsilesi silsile-i Resûl-i Ekrem'e mülâkî olur.
Mevâhib-i Ledünniyye'nin beyânına göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin vahiy kitâbetinde bulunmuştur. İmâm Ahmed hazretlerinin naklinde Irbâz (عرباض) b. Sâriye'den mervîdir ki: Resûlullâh efendimiz Muâviye için duâ edip, اللهم علم معاوية الكتاب والحساب و قه العذاب ya'ni, "Ey benim Allah'ım, Muâviye'ye kitâb ve hesab ta'lîm et ve onu azâbdan sakla!" buyurmuştur. Hz. Ömer (r.a.) onu Şam'a vâlî ta'yîn buyurmuş idi.
İblîs'in, "Kalk, namaz vaktidir!" diye Muâviye'yi uyandırması
2596. Haberde geldi ki, mü'minlerin dayısı köşkte döşek üzerinde arkası üstünde uyumuş idi.
“Hal” (خال), ananın birâderi ma'nâsındadır ki, “dayı” derler. Hz. Muâviye'nin “mü'minlerin dayısı” olması budur ki: Ezvâc-ı mutahharâttan ümmü'l-mü'minîn Ümmü Habîbe Binti Ebî Süfyân (radıyallâhu anhâ)'nın öz birâderi olmasındandır. Zîrâ Ümmü Habîbe hazretleri mü'minlerin vâlidesi olunca, onun birâderi olan Hz. Muâviye de mü'minlerin dayısı olmuş olur. Ve Resûl-i Ekrem Efendimizin dahi kāim-birâderleri olur. “Sitan” (ستان), arka üs- tü uyumak ma'nâsınadır. Ba'zi nüshalarda شبان vaki olmuştur. Ve "şebân”, gece ma'nâsına olan “şeb"in cem'idir. "Şeb-hâ" denecek yerde, hilâf-ı kıyâs olarak "şeb-ân" derler.
2597. Köşkün kapısı içeriden bağlanmış idi. Zîrâ adamların ziyaretinden hasta olmuştu.
Hz. Muâviye'nin yattığı köşkün kapısı içeriden kilitlenmiş ve halkın içeri-ye girmeleri bu sûretle men' edilmiş idi. Zîrâ Hz. Muâviye halkın kesret-i mü-râcaatlarından yorgun bir hâle gelmiş idi.
2598. Ansızın bir adam onu uyandırdı. Gözünü açtığı vakit adam saklandı.
2599. Dedi: "Köşk içine kimsenin yolu olmadı; bu küstahlığı ve cür'eti göste-ren kimdir?"
Hz. Muâviye kendi kendine dedi ki: "Köşke hiçbir kimsenin girmesi ihti-mâli yoktur. Acabâ buraya girmek cesâretini gösteren kimdir?"
2600. O zaman etrafı dolaştı ve aradı, tâ ki o saklanmıştan nişan bula. [2608]
O saklanmış olan kimseden bir eser bulmak için yattığı odanın etrafını do-laştı ve onu aradı.
2601. O, perde arkasında bir arkasını çevirmiş olan kimseyi gördü ki, o perde arkasında yüzünü saklardı.
2602. Dedi: "Hey, sen kimsin, adın nedir?" Dedi: "Benim adım açıkçası İblîs-i şakîdir."
Hz. Muâviye saklanan kimsenin hüviyyetini sordu; o saklanmış kimse de açıkça İblîs-i şakî olduğunu haber verdi.
2603. Dedi: "Niçin beni cidd ile uyandırdın? Doğru söyle, aks ve zidd üzere söyleme!"
İblîs'in Muâviye'yi eşekten düşürmesi ve maksadını setr ve hîle etmesi ve onların uzun münâzarası
2604. Dedi: "Namaz vakti nihayete erişti; acele mescid tarafına koşmak lazımdır."
İblîs Hz. Muâviye'ye "Namaz vakti geçmek üzeredir; hemen mescide koşmak lazımdır!" dedi.
2605. "Fevtten evvel tââta acele edin!" dedi. Çünkü Mustafa ma'na incisini deldi.
Bu beyitte عجلوا صلوة النهار في يوم غيم ya'ni, "Bulutlu günde sabah namazına acele edin!" ve عجلوا بالصلوة قبل الفوت ya'ni, Ölmezden evvel namaza acele edin!" hadîs-i şerîflerine işaret buyurulur. Ya'ni, “Ma'nâ incisini delen Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)ın emri mûcibince, her nefesi son nefes addedip, ölmezden evvel namaza acele edin!"
2606. Dedi: "Hayır, hayır, bu garaz senin için olmaz ki, bana bir hayıra rehnümâ olasın!"
Hz. Muâviye İblîs' dedi: "Hayır, hayır, sende beni ibâdetlerin efdali olan namaza teşvik etmek gibi bir hayıra reh-nümâ olmak maksadı ve garazı bulunmaz. Zîrâ senin vazîfen nâsı ıdlâl etmektir. Bu vazîfe hâricinde iş görmek senin elinden gelmez!"
2607. Hırsız gizliden meskenime gelir, bana der ki: 'Bekçilik ediyorum.'."
2608. Ben o hırsıza nerede i'timâd ederim; hırsız sevabı ve ecri ne vakit bilir?"
Hz. Muâviye İblîs'e dedi ki: "Ey İblîs, senin hâlinin misâli budur ki, bir hırsız gizlice benim evime giriyor ve "Ne istersin?" dediğim vakit, "Bekçilik ediyorum" cevabını veriyor. Hiç ben o hırsıza i'timâd eder miyim? Senin gibi bir îmân hırsızı sevâb ve ecir kazanmağı bilir mi?"