İblîs'in ikinci def'a olarak Muâviye'yi eşekten düşürmesi
24. bölüm / 61 · 3153 kelime · ~16 dk okuma
2609. Dedi: "Biz evvel melek olmuşuz; tâat yolunu cân ile ölçmüşüz."
Ankaravî hazretleri buyururlar ki; “İblîs'in melâikeden olmasında ulemânın ihtilafı vardır. Fakat ekseriyyet melâikeden olmasına karar vermişlerdir. Sahâbe-i kirâmdan İbn Abbas ve İbn Mes'ûd ile Saîd İbnü'l-Müseyyeb hazarâtının ve bunlardan başkalarının ve ba'zı müfessirlerin ve Ebû Hasan-ı Eş'arî'nin mezhebi budur. Zîrâ İblîs melâikeden olmasa idi وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَيئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ (Bakara, 2/34) ya'ni, "Vaktāki biz meleklere ‘Adem'e secde edin!' dedik; İblîs'ten gayrisi secde ettiler" âyet-i kerîmesi mûcibince secdeye me'mûr olmazdı. Çünkü melâike cinsinden hâriçte kalırdı. Ve lâkin Hasan-ı Basrî'nin ve mütekellimînden Ebû İshak'ın mezhebi, İblîs'in cin tâifesin- den olmasıdır. Onların delili dahi فَسَجَدُوا إِلا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الجنّ (Kehf, 18/50) ya'ni, "Ancak İblîs secde etmedi ki, cinden idi" âyet-i kerîmesidir. İbn Abbâs hazretleri bu âyet-i kerîmeyi şu sûretle tefsir buyururlar: كان إبليس من أشراف الملائكة و أكرمهم قبيلة و كان له سلطان سماء الدنيا و سلطان الأرض وكان خازناً على الجنان و لذا سمى الجن Ya'ni, “İblîs melâikenin eşrâfından ve kabíle i'tibâriyle onların ekreminden idi ve onun semâ-i dünyaya ve arza hâkimiyyeti var idi ve cennetlerin hazînedârı idi ve bunun için "cin" tesmiye olundu."
Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyururlar ki: "İblîs ervâh-ı nâriyyedendir ve "melek" ta'bîri alelıtlâk ervâha da şâmildir. Bu vech ile İblîs'e "melek” ıtlâkı sahîhtir. Ve yoksa o nass-ı Kur'ânî ile cin idi. Ve cin ancak rûh-ı nârîden ibarettir. Ve melâike ervâh-ı nûriyyedirler. Ve İblîs melâike-i arziyyede dâhil olup, Hakk'a ibâdet ederdi."
Velhâsıl, melâike ve İblîs haklarında ulemânın birçok mütâlaâtı vardır. Burada tafsili uzar. Fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yazdığım şerhin mukaddimesinde hakikat-ı melâike-i kirâm ile hakikat-ı İblîs hakkında cem' edebildiğim hülâsa-i ma'lûmâtı kayd ettim.
2610. Yol saliklerine mahrem olduk; Arş'ın sakinlerine hemdem olduk. [2618]
"Tarík-ı Hak sâliklerinin esrârına mahrem olduk ve vücûd-ı izâfî arşının sâkinleri olan ehl-i hakikata musâhib ve hemdem olduk."
2611. Evvelki san'at gönülden ne vakit gider; evvelki muhabbet gönülden ne vakit hariç olur?
"İbâdet ve ihlâstan ibaret olan evvelki san'atın te'sîri gönülden zâil olur mu? Ve evvelki hubb-i ilâhî gönülden çıkar mı?"
2612. Eğer seferde Rûm'u veya Hoten'i görsen, senin gönlünden vatan muhabbeti ne vakit gider?
"Rûm"dan murâd, İblîs'in zamân-ı tââtına; ve "Hoten"den murâd, matrûdiyyeti zamânına işarettir. "Vatan"dan murâd, kendinin şekāvetle ma'lûm-ı ilâhî olan ayn-ı sâbitesidir. İmdi, İblîs bu sözleriyle telbîs ve tezvîr yapmıştır. Bu parlak sözleri altında demek istiyor ki: “Benim ezeldeki san'at ve hâlim, ism-i Mudill'in mazharı olmaktır. Binâenaleyh herhangi mevtında olsam, bu hâlimin te'sîri altındayım ve muhabbetim "rabb-i hâss"ım olan ism-i Mudıll'edir. Zât-ı ahadiyyeden âlem-i keserâta vâki' olan seferimde, gerek zamân-ı tâatımda ve gerek zamân-ı matrûdiyyetimde vatan-ı aslîm mesâbesinde olan ism-i Mudill'e muhabbetten vâreste kalamam.”
2613. "Biz de bu meyin sarhoşlarından olmuşuz; O'nun dergahının âşıklarından olmuşuz."
Bu sözde dahi telbîs vardır. Ya'ni, "Biz dahi hâssıyet-i esmâ-i ilâhiyye meyinden sarhoş olmuşuz; Hakk'ın dergâhları mesâbesinde olan esmâdan ism-i Mudill dergâhının meclûbu ve âşıkı olmuşuz" demek olur.
2614. "Bizim göbeğimizi O'nun muhabbeti üzerine kesmişlerdir; O'nun aşkını bizim canımıza ekmişlerdir.
Beyt-i şerîfteki "O" zamîrleri, yukarıki beyitteki dergâh-ı Hakk'a râci'dir. "Göbeği kesilmek"ten murâd, ilm-i ilâhîde "ayn"ının sübûtudur. Ya'ni, "Bizim ezelde ilm-i ilâhîde “ayn"ımızın sübūtu, Hakk'ın ism-i Mudill'i üzerine vâki' olmuştur. Binâenaleyh o ismin ve o aslın aşkı bizim rûhumuza ekilmiştir. Zîrâ ervâh, a'yân-ı sâbitenin zıllıdır."
2615. "Zamândan iyi gün görmüşüz; baharda rahmet suyu içmişiz."
“Bahâr”dan murâd, feyz-i akdestir. Zîrâ Hakk'ın feyzi ikidir. Birisi feyz-i akdes, diğeri feyz-i mukaddestir. "Feyz-i akdes", Zât-ı ahadiyyede mahfi ve mahbûs olan esmâ ve sıfatın, ya'ni niseb ve şuûnâtın ilm-i ilâhî mertebesinde sübûtu için Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına vâki' olan tecellîsidir. Bu feyz, rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Ve buna "rahmet-i imtinâniyye" dahi derler. Bu rahmette şakî ve saîd ve kâfir ve mü'min ve İblîs cümlesi dâhildir. "Feyz-i mukaddes", rahmet-i âmme-i sıfâtiyyedir. Bu rahmet dahi rahmet-i zâtiyye-i âmmenin hükmüdür. Zîrâ rahmet-i âmme-i zâtiyye îcâbı ile, ilm-i ilâhîde sabit olan a'yânın sûretleri, bu a'yân-ı sâbite hükmünce, a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zâhir olurlar. Kezâlik bu rahmet dahi bilcümle eşyâyı kaplamıştır. Bunda İblîs dahi dâhildir. Fakat bir de rahmet-i hâssa-i zâtiyye vardır ki, bu feyz-i mukaddesin bir şıkkıdır. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyedir. Bu inâyet için hiçbir sebeb ve vesîle yoktur. Meselâ enbiyâ ve evliyâ ve mü'minler hakkında sebk eden inâyet-i ezeliyye bu nevi'dir. Onlardan hiçbir amel ve hizmet sebk etmediği halde, a'yân-ı sâbiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvet ve velâyet ve îmân ile sübût bulmuştur. Şakîler ve kâfirler ve İblîs bu rahmette dâhil değildir. Buna "rahmet-i vücûbiyye" dahi derler. İşte İblîs'in "Bahârda rahmet suyu içmişiz" demesi, rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfatiyyede kendisinin dahi dâhil olduğuna işarettir. "Rahmet" hakkındaki tafsîlât-ı sâire, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymânî'dedir. Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 292. bâbında buyururlar ki; "Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: 'İblîs ile benim aramda uzun münâzara vâki' oldu. Ve münâzaranın sonunda İblîs dedi ki: 'Allâh Teâlâ و رحمتی وسعت کل شیئ (A'raf, 7/156) ya'ni, "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyurur. Bu kelâm umûmîdir. Ben dahi eşyâdan bir şeyim. Ve şey, enkerü'n-nekerâttır; her şeye şâmildir. Binâenaleyh rahmet beni de ihâta etmiştir.' Hz. Sehl buyurdu ki; 'Ben bu sohbette mütehayyir kaldım ve İblîs'in bu âyetten anladığını anlamamış idim. Düşündüm ve bu âyeti tekrar ettim. Vaktâki Hak Teâlâ'nın bu âyetten sonraki kavline eriştim : فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَ يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ (A'raf, 7/156) ya'ni, "Elbette o rahmeti müttakî olanlar ve zekâtı edâ edenler için vacib kılacağım" buyurur. Bunun üzerine İblîs'e dedim ki: 'Ey mel'ûn, Allâh Teâlâ rahmeti mukayyed kıldı ve umûmu çıkardı da buyurdu ki: "Ben bu rahmeti müttakîler için yazdım".' İblîs tebessüm edip dedi ki: "Ey Sehl, senin bu makāmda olup, rahmeti takyîd ettiğini bilememiş idim. Takyîd senin sıfatındır, Hakk'ın sıfatı değildir. Ya'ni rahmet, Hakk'ın sıfât-ı zâtiyyesindendir, mukayyed olamaz. Nitekim zât-ı Hak sübhânehû mukayyed değildir. Ve sen ki abd-i mukayyedsin, binâenaleyh senin rahmetin dahi mukayyed olur.' Bundan sonra İblîs dönüp gitti'."
2616. Değil mi ki bizi O'nun dest-i fazlı ekmiştir, bizi ademden O kaldırmamış mıdır?
"Dest-i fazl"dan murâd, rahmet-i imtinâniyyedir. "Adem"den murâd, adem-i izâfidir. Ya'ni, "Biz adem-i izâfide iken, bizim a'yân-ı sâbitemizi ve hakäyıkımızı Hakk'ın rahmet-i imtinâniyyesi ızhâr etmedi mi?"
2617. "Ey çok ki ondan nevaziş görmüşüz, rıza gülistanı içinde dolaşmışız!"
"Nevâziş"ten murâd, matrûdiyyetinden mukaddem hitâbât-ı ilâhiyye ile müşerref olmasına; ve “gülistân-ı rızâ"dan murâd, ibâdât-ı sabıkasına işâret-tir. el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki eserinde Abdü'l-Kerîm-i Cîlî (k.s.) buyurur ki; و كان اسمه عزازيل قد عبد الله تعالى قبل أن يخلق الخلق بكذا كذا ألف سنة وكان الحق قد قال له يا عزازيل لا تعبد غيرى فلما خلق الله آدم عليه السلام و أمر الملائكة بالسجود له التبس الأمر على إبليس فظن أنه لو سجد لآدم كان عابداً بغير الله و لم يعلم أن من سجد بأمر الله فقد سجد الله فلهذا امتنع و ما سمى إبليس إلا لنكتة هذا التلبيس الذي وقع فيه فافهم Ya'ni, “İblîs'in adı Azâzîl idi. Mahlûkātın hal-kından nice binlerce sene evvel Allâh'a ibâdet ederdi. Ve Hak Teâlâ ona, 'Yâ Azâzíl, benden başkasına ibâdet etme!' buyurdu. Vaktâki Allâh Teâlâ Adem (a.s.)ı yarattı ve melâikeye ona secde etmeleriyle emretti; emir İblîs üzerine mültebis oldu. İmdi zannetti ki, eğer Adem'e secde ederse, Allâh'ın gayrine ibâdet edecektir. Halbuki bilmedi ki, Allâh'ın emriyle secde eden kimse, mu-hakkak Allah'a secde eder. İşte bunun için secdeden imtina' etti. Ve o ancak kendi hakkında vâki' olan bu telbîs nüktesinden dolayı İblîs ismiyle müsem-mâ oldu. İyi anla!"
2618. "Rahmet elini bizim başımız üzerine koydu; lütuf çeşmelerini bizden açtı!"
Rahmet-i âmme-i sıfâtiyyesini a'yân-ı sâbitemizin başına koydu; bizden esmâ ve sıfât pınarlarını açtı ve o esmâ ve sıfatın âsârı bizden zâhir oldu.
2619. "Çocukluğum vaktinde ki süt isteyici idim, benim beşiğimi kim salladı? O!"
Çocukluğum vaktinde, ya'ni benim gayr-i mec'ûl olan isti'dâdım ahkâmı-nın zuhûru isti'dâd-ı mec'ûlümün ânen-fe-ânen inkişafına vâbeste bulundu-ğundan, bu mec'ûl isti'dâdımın inkişafı için terbiyeye muhtaç idim. Beni bü-yütüp, mazharı olduğum ism-i Mudill'in ahkâmını benden ızhâr eden kimdir? Bu ismin müsemmâsı olan Hak değil mi?
2620. "Sütü kimden içtim? Onun sütünün gayri, onun tedbîrinden başka beni [2628] kim besledi?"
"Süt"ten murâd, feyz-i mukaddestir ki, Hakk'ın âlem-i ervâha olan füyûzât ve tecelliyâtıdır. Ya'ni, "Füyûzât-ı mukaddese sütünü kimden içtim? Hak'tan değil mi? Zîrâ onun tecelliyâtından başka tecellî var mı? Ve O'nun sıfat-ı rubûbiyyetinden başka beni terbiye edip besleyen bir mürebbî var mı?"
2621. "Huy ki süt ile vücuda gitti, onu kişiden kim geri açabilir?"
"Vâ güşûden", geri açmak ve ayırmak ma'nâsınadır. "Huy"dan murâd, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı ezelîsidir. Bu isti'dâdlar, a'yân-ı hariciyyede feyz-i mukaddes ile zâhir olur. Ya'ni, "Benim rahmet-i imtinâniyye ve rahmâniyye ile sabit olan isti'dâd-ı ezelîmi, Hakk'ın âlem-i kevne olan feyz-i mukaddesi ızhâr buyurdu. Bu gayr-i mec'ûl olan isti'dâdı bir kimseden kim ayırabilir?"
2622. "Eğer deryâ-yı kerem bir itâb etti ise, keremin kapıları ne vakit bağlan-mış olur?"
"Deryâ-yı kerem"den murâd, vücûd-ı mutlakın mertebe-i ulûhiyyetidir ki, buna "mertebe-i vahdet" ve "hakikat-ı muhammediyye" mertebesi ve "taayyün-i evvel" dahi derler. "İtâb"dan murâd, isti'dâd-ı ezelînin talebi üzerine Hakk'ın şekāvetle kazâsıdır. "Kerem"den murâd, rahmet-i rahmâniyyedir. Ve bu rahmet, gazab üzerine sabıktır. Nitekim Hak Teâlâ, سبقت رحمتى على غضب ya'ni, "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurur. Binâenaleyh mağzûblar üzerine vâki' olan gazab rahmetle karışıktır. Ve bu rahmet sebebiyle cehennemdeki azâb küffârdan munkatı' olur. Ve İblîs'in nazarı bu rahmetedir, rahmet-i rahîmiyyeye değildir. Abdül-Kerîm-i Cîlî hazretleri İnsân-ı Kâmil' ismindeki eserinin elli dokuzuncu bâbında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Aslının iktizâ ettiği şey sebebiyle, İblîs'e ancak yevm-i dînden (kıyâmetten) evvel la'net olunur. Nitekim Hak Teâlâ و إِن عَلَيْكَ لَعَنَتِي إلى يوم الدين (Sâd, 38/78) ya'ni, "Muhakkak benim tardım ve la'netim senin üzerine yevm-i dîne kadardır" buyurur, İblis'in aslının iktizâ ettiği şey dahi, rûhu hakāyık-ı ilâhiyye [ile] tahakkuktan men' eden mevâni'-i tabiiyyedir. Yevm-i dîn munkazıye olunca zulmet-i tabiiyyenin hükmü kalkar. Binâenaleyh la'net yoktur, kurb-i mahz vardır. Bu takdîrce, İblîs kurb-i ilâhîden indallâhta bulunduğu hâl üzere olur. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allâh Teâlâ'nın yarattığı her şeyin, bulunduğu hâl üzere "asl"ına" rücû' etmesi zarûrîdir."
2623. Onun asl-ı nakdi lütuf ve adl ve atâdır; ondan kahır, gışştan olan bir toz gibidir.
"Gışş", küdûret ve bulanıklık ve sâir ma'nâlara gelir. Burada "pas" demektir. "Asl-ı nakd" ile, rahmet-i rahmâniyyeye işaret olunur. "Kahır"dan murâd, tecelliyât-ı celâliyyedir ki, bu tecellî esfel-i sâfilîn mertebesine tenezzülü iktizâ etmiştir. Ve esfel-i sâfilîn zulmet-i tabîiyye âlemidir. Ya'ni, "Bu âlem-i süflî ve vücûd-ı izâfî, nakd-i hâlis olan vücûd-ı hakîkînin pası mesâbesindedir. Ve gazab-ı ilâhî bu pastan mütevellid toz gibidir. Bu pas giderse, altından nakd-i hâlis çıkar."
2624. Alemi lütuf için tertib etti; zerreleri onun güneşi okşadı.
Hak Teâlâ bu vücûd-ı izâfî âlemini, Zât-ı ahadiyyesinde mahbûs olan esmâsına rahmet ve lütuf için tertib buyurdu. Zerreler gibi olan bu vücûdât-ı izâfiyyeden her birini, onun güneş gibi olan zâtından, her ân-ı gayr-i münkasim içinde lâ-yenkatı' vârid olan nefes-i rahmânîsi okşadı ve neşv ü nemâ verdi.
2625. Egerçi firâk onun kahrından gebedir, onun vuslatının kadrini bilmek içindir.
Vâkıâ bu esfel-i sâfilîn olan vücûd-ı izâfî âleminin, vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan firâkı ve ayrılığı, onun kahrından, ya'ni tecellî-i celâlîsinden gebe olup doğmuştur. Bu ayrılık, onun vakt-i vuslatının kadrini bilmek için vâki' olmuştur.
2626. Câna onun firâkı şamar verdikçe, cân visal günlerinin kadrini bilir.
Bu vücûd-ı izâfî âleminde, vücûd-ı hakîkî ayrılığı cânı tokatladıkça, cân bu azâb içinde visâl günlerinin zevk ve râhatını anlar ve o eyyâm-ı zevki anar.
2627. Peygamber buyurdu ki: "Hak buyurmuştur: 'Benim halktan kasdım ihsan olmuştur.'
2628. Benden bir fâide etsinler, benim balımdan el bulaştırıcılık etsinler diye yarattım.'
2629. Onun için değil ki, ben fâide edeyim ve çıplaktan ben bir hırka koparayım!"
Bu üç beyt-i şerîfte şu hadîs-i kudsîye işâret buyurulur: إِنَّمَا خَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَرْبَحُوا عَلَيَّ وَلَمْ أَخْلُقْهُمْ لِأَرْبَحَ عَلَيْهِمْ Ya'ni, "Ben halkı ancak benden istifade etsinler diye yarattım. Benim onlardan istifade etmem için yaratmadım." Ve Hak Teâlâ bu ma'nâda olarak, lisân-ı Peygamberî ile kullarına birçok âyât-ı Kur'âniyye göndermiştir. Ezcümle, sûre-i Rahmân'da envâ'-ı niam-ı ilâhiyye ta'dâd buyurulur.
2630. "Birkaç gün ki beni huzurundan koğmuştur, benim gözüm onun güzel yüzünde kalmıştır."
Bu beyt-i şerîfte, yukarıda îzah olunduğu vech ile وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sâd, 38/78) âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Cenâb-ı İzzet beni birkaç gün, ya'ni taayyünât ve kesâfet âlemi zâil oluncaya kadar huzûrundan koğmuştur. Bu zulmet-i tabiiyye âleminde hâl-i iftirâkta iken, benim ayn-ı sâbitemin ve hakîkatımın gözü onun vech-i vahdetinde kalmıştır. Zîrâ benim ayn-ı sâbitem onun ilmindedir. Ve ilim onun sıfatıdır; ve sıfat mevsûf olan zâttan münfekk değildir.
2631. ""Böyle bir yüzden böyle kahır! Ey aceb!' diyerek her bir kimse sebebe meşgul olmuştur."
"Acib şeydir ki, böyle güzel yüzden ve deryâ-yı rahmetten böyle kahr-ı tard ne sebeble vâki' olmuştur?" diyerek her bir kimse benim sebeb-i tard ve la'netimi düşünmekle meşgul olmuştur.
2632. "Ben sebebe bakmam, zîrâ o hadistir; çünkü hadis bir sebebe bâistir."
"Ben sebebe bakmam, asl olan Hakk'ın emr-i irâdî ve îcâdîsine bakarım. Zîrâ onun emr-i irâdîsi ezelde benim isti'dâdımın talebi üzerine şakî olmama taalluk etmiştir ve ben onun Mudill ism-i şerîfinin mazharı olmuşumdur. Benim isti'dâdım bu ismin hâssıyetidir. Binâenaleyh Adem'e secde etmem husûsunda vâki' olan emr-i teklîfî bir sebeb-i hâdistir. Ve benim emr-i irâdîye itâaten vâki' olan bu emr-i teklîfî-i hâdise karşı istinkâfım, hâdise-i tardıma bâis olmuştur."
2633. "Lütf-ı sabıka nazar ederim; o hadis olan her şeyi iki parça ederim!"
"Böyle olunca, ben mazharı olduğum ism-i Mudill'in habs-i Zât'tan ıtlâkına bakarım. Ve "rabb-i hâss"ım olan bu ismin habs-i Zât'tan âzâd edilmesi bir lütf-ı sabıktır. İşte benim nazarım bu lutfa ve rahmet-i rahmâniyyeyedir. Binâenaleyh asl üzerine zâid ve hâdis olan her şeyi vahdet-i Hak muvâcehesinde iki parça ederim, ya'ni kaldırırım. Veyâhud, hâdisi, vahdet muvâcehesinde isneyniyyet ve şirk görürüm."
2634. "Tutayım ki secde terki hasedden oldu, bu hased aşktan kalkar, inkârdan değil!"
"Sebeb-i tard ve la'netim olan Adem'e secdenin terki ve emr-i teklîfîye muhalefetim, farz edelim ki hased yüzünden vâki' oldu, bu hasedin sebebi mahbûb-i hakîkîye olan aşk ve muhabbetimdir; onun emrini inkârdan değildir."
Aynu'l-Kudât-ı Hemedânî hazretleri Zübdetü'l-Hakāyık'ında buyurur ki: “Aşk-ı ilâhîyi iki kimse pay etti. Birisini bir civân-merd aldı ki, Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimizdir. Ve diğerini İblîs aldı." Bundan da anlaşılır ki, İblîs âşık-ı Hak'tır, fakat âşık-ı hasûddur. (s.a.v.) Efendimiz gibi âşık-ı civân-merd ve sahî değildir. Resûl-i Ekrem efendimizin zevk-i âlîleri budur. Beyit: İsterim sevsin bütün âlem benim cânânımı, Sevmeyenler kalmasın âlemde hiç sultânımı!
Beyt-i dîger: Kâşki sevdiğimi sevse kamu ehl-i cihân, Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa!
Ve İblîs'in zevk-i hasûdânesi de şudur: Beyit: Üstâdım Mesnevîhân Es'ad Dede Efendi hazretlerinin tercümesi:
2635. Her hased muhakkak dostluktan kalkar ki, dost ile bir başkası hem-nişîn ola.
"Her hased muhakkak sevgiden kalkar. Zîrâ âşık, ma'şûkunun bir başkası ile oturup kalktığını görürse, hased etmemek ve kıskanmamak kābil değildir." Ve muhabbet ve kıskançlık yüzünden vâki' olan can fedâlarının hadd ü hesabı yoktur. Nitekim şâir de şöyle söyler: Mısra': Dem olur, kendi gözümden de seni kıskanırım.
2636. Dostluğun şartı gayret pişiriciliktir. Aksırıktan sonra "Çok yaşa!" demek gibi.
Ya'ni, "Mü'minler birbirinin dostudur. Resûl-i Ekrem hazretlerinin إن الله يحب العطاس فإذا عطس أحدكم و حمد الله كان حقاً على كل مسلم سمعه أن يقول له يرحمك الله ,ya'ni "Allâh Teâlâ aksırığı sever. İmdi, sizden biriniz aksırdığı ve Allâh'a hamd ettiği vakit, onu işiten her bir müslim üzerine o kimseye 'Allâh sana rahmet etsin!' demek vacibdir" hadîs-i şerîfi mûcibince, müslimler bu dostluklarının gayretini görerek, aksıran kimseye, Arapça'da "Yerhamük' Allah" (يرحمك الله) ve Türkçe'de "Hayırlar olsun!" ve "Çok yaşa!" ve Fârisîde “Dîr zî!” (دیر زی) (Çok yaşa!) gibi duâlar ederek birbirlerine alâka gösterirler. Bunun gibi, dostluğun şartı gayret pişiricilik ve gayret görücülüktür."
Ma'lûm olsun ki, "gayret" "gayr"dan müştaktır. Ve gayret görmek için "gayr"ın vücûdu lâzımdır. Ve âlem-i ervâhtan âlem-i şehadete kadar olan merâtib, vücûd-ı vâhid-i hakîkînin “gayriyyet” libâsı ile zuhûr ettiği mertebelerden ibârettir. Mâdemki bu merâtib gayriyyet esâsına müsteniden zâhir olmuştur, o halde “gayret görücülük” bu merâtibin iktizâsıdır. Bu ifâde doğrudur. Fakat İblîs telbîs ve tezvir yapıyor. Doğruluk budur ki, “gayret” hakîkati sâbit olan bir sıfattır. Bu sıfat ne zâil olur ve ne de tebeddül eder. Fakat mahall-i isti’mâli değişebilir. Eğer nefsin arzûsu yolunda olursa, putperestlik gayreti olur, ve eğer irâde-i Hak yolunda olursa, Hak-perestlik gayreti olur. Binâenaleyh bu sıfat-ı gayret, mahall-i isti’mâline nazaran mezmûm ve mahmûd olur. İblîs’in gayreti nefsinin enâniyyetine müstenid olduğundan, bittabî’ gayret-i mezmûme idi. Onun bu gayreti ıtlâk üzerine zikri tezviridir.
2637. “Mâdemki onun nat’ı üzerinde bu oyundan başkası yok idi, ‘Oyna!’ dedi; ben ziyâdeyi ne bilirim?”
“Nat” şatranc tahtası ma’nâsınadır. Burada âlem-i taayyünâta işârettir. Ya’ni, “Gayriyyet esâsına müsteniden zâhir olan bu âlem-i taayyünâtta “gayret” oyunundan başka bir oyun oynanamaz idi. Hâlıkım dahi bana “Oyununu oyna ve rolünü icrâ et!” dedi ve Âdem’e secde ve serfürû ile emretti. Binâenaleyh bende hakîkatım îcâbı olan gayret ve hased zuhûra geldi ve emr-i irâdiye itâaten oynadım ve rolümü icrâ ettim. Ben bu hakîkatım iktizâsı olan oyundan ziyâde bir oyun bilebilir mi idim?”
2638. “O bir oyun ki var idi, ben oynadım, kendimi belâ içine attım.”
“Kazâ-yı ilâhî mûcibince mükellef olduğum o bir oyunu oynadım ve bu yüzden kendimi tard ve la’net belâsı içine attım.”
2639. “Belâ içinde de onun lezzetlerini tadıyorum. Onun matıyım, onun matıyım, onun matı!”
Şimdi bu belâ-yı tard içinde de Hakk’ın beni mümtâz kıldığı tecellîsinin lezzetlerini tadıyorum. Emr-i irâdîye nazaran mutî’im ve emr-i teklîfîye nazaran âsîyim ve mat ve mağlûbum. “Mat”, şatranc oyununda mağlûb olmak ma’nâsınadır. *İnsân-ı Kâmil* kitabında Abdülkerîm-i Cîlî hazretleri buyurur ki: İblîs koğulduğu vakit şiddet-i ferahından müteheyyic ve hâim oldu. Hattâ âlemi kendi nefesiyle doldurdu. Ona denildi ki: 'Huzûrumdan tard ettiğim halde böyle mi yapıyorsun?' Cevâben dedi ki: 'O tard ve la'net bir hil'attır ki, ma'şûk onu melek-i mukarrebe ve Nebiyy-i mürsele giydirmedi!'." Ya'ni İblîs'in belâ-yı tard içindeki lezzetleri, riyâset makāmının verdiği lezzetlerdir. Binâenaleyh hubb-i câh sıfat-ı İblîsiyyeden olur.
2640. Ey makbul, hiçbir kimse kendisini bu altı cihet içinde bu altı kapıdan nasıl kurtarır?
"Sere", hâlis ve makbûl ma'nâsınadır. "Altı cihet"ten murâd, ön, arka, alt, üst, sağ ve soldur. "Altı kapı"dan murâd, vücûd-ı mutlakın altı mertebesidir ki, "vahdet", "vâhidiyyet", "rûh”, “misâl”, “şehadet" ve "insân" mertebeleridir. Ve insan, nefsinde bu merâtibin cümlesini câmi' olan bir zübdedir. Ve mertebe-i ahadiyye bir küll olup, cümlesini muhîttir. Binâenaleyh her bir fert bu kapılardan geçip, rücû' etmedikçe aslına vâsıl olamaz. Ya'ni "Bu altı ciheti hâvî olan âlem-i taayyünde ve mertebe-i şahâdet içinde hiçbir kimse kendisini bu merâtib kapılarından kurtaramaz. Zîrâ mertebe-i şehadetin iktizâsı, bu altı kapıyı câmi' olmaktır."
2641. Altı'nın cüz'ü altı'nın küllünden nasıl kurtulur? Hususiyle bîçûn onu eğri koya!
Taayyünü i'tibariyle bu altı mertebenin cüz'ü olan mahlûk, bu altı mertebenin hepsinden kurtulup kendi aslına vâsıl olabilmek ne kadar müşkildir! Husûsiyle bîçûn olan Zât-ı ahadiyye onu bu merâtibe eğri ve sıfat-ı şekāvetle koymuş olsa!
2642. Her kim altı içindedir, o ateş içindedir. Onu o kurtarır ki, altının hallâkıdır.
Her kim altı cihet, ya'ni taayyünât-ı kesîfe mertebesi olan dünyâ içindedir, o kimse ateş içindedir. Zîrâ bu zulmet-i tabîiyye âleminin iç yüzü ateştir. O kimseyi bu ateşin içinden ancak o altı cihetin, ya'ni bu taayyünât ve keserât âleminin hallâkı olan Allâh Teâlâ hazretleri kurtarır. Nitekim sûre-i Rah- يا معشر الجن والإنس إن استطعتم أن تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالأَرْض : man da buyurulur فَأَنْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانِ (Rahman, 55/33) Ya'ni, “Ey cin ve insan tâifesi, göklerin ve arzın aktarından nüfüz etmeğe kudretiniz varsa nüfüz edin! Hayır geçemezsiniz, ancak kuvvet-i ilâhiyye ile geçebilirsiniz!"
2643. Gerek küfür ve gerek îmân, o Hazret'in el örgüsüdür ve onun şânıdır.
Ya'ni, küfür ism-i Mudill'in; ve îmân ism-i Hâdî'nin muktezâsıdır. Ve mertebe-i ef'âl olan dünyâ onun vücûdunun merâtibinden bir mertebedir ve esmâ-i muhtelifenin mezâhirini câmi'dir. Binâenaleyh Zât-ı ahadiyyenin kudret elinin örgüsüdür. Ve كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأن (Rahmân, 55/29) ya'ni, “Her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, bu küfür ve îmân onun şuûnâtından birer şe'ndir.