İçeriğe atla

A'râbînin kıssası ve kumu çuvala koyması ve o feylesofun onu melâmet etmesi

44. bölüm / 61 · 1501 kelime · ~8 dk okuma

3164. Bir A'râbî, dâneden dolu iki büyük çuvalı bir deveye yükletmiş idi.

3165. O her iki çuvalın başı üstüne oturmuş idi; bir lâf atıcı ona suâl etti.

3166. Vatanından sordu ve onu söze getirdi; ve o suâl içinde çok inciler deldi.

Feylesof Arab'a oturduğu şehri sordu ve onu söyletti; ve sorduğu suâller arasında ilim ve ma'rifet incileri deldi.

3167. Ondan sonra ona dedi ki: "Bu her iki dolmuş çuval nedir, hâlin doğrusunu söyle!"

3168. (Arab) dedi: "Bir çuvalımda buğday vardır; diğerinde bir kum. Adamın gıdâsı değildir."

3169. Dedi: "Sen niçin bu kumları yükletdin?" Dedi "Bu çuval yalnız kalmamak için."

Feylesof A'râbî'ye dedi: “Mâdemki kum halkın gıdâsı değildir, o halde bu kumları deveye niçin yüklettin?" A'râbî de cevap verdi ki: "Eğer yalnız buğday çuvalını yükletsem, devenin yükünde muvâzene hâsıl olmaz. Buğday çuvalıyla muvâzene husûlü maksadıyla bir çuvala da kum doldurup deveye yüklettim."

3170. Dedi ki: "O çuvalın buğdayının yarısını ferhengten dolayı ötekine dök!" [3182]

"Teng", zarf ve çuval ma'nâsınadır. "Ferheng"in muhtelif ma'nâları vardır. Burada "mahâret" ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni, "Feylesof A'râbî'ye dedi ki: 'O çuvalın içindeki kumu boşalt diğer çuvaldaki buğdayın yarısını bu çuvala mahâretle ve muvâzene hâsıl olacak vech ile dök!'."

3171. "Tâ ki çuval ve hem deve hafif olsun!" Dedi: "Aferin ey ehil ve hür olan hakîm!"

"Hem çuval yükte ve hem de deve seyrinde hafif olmak için dediğim gibi yap." A'râbî bunu işitince feylesofa dedi: "Aferin ey tertib-i umûra ehil ve kayd-ı cehilden hür olan hakîm!"

3172. "Böyle ince fikir ve güzel re'y ile sen böyle çıplak ve yaya, yorgunluk içindesin!"

"Sen böyle ince fikir ve güzel re'y sâhibi bir âkıl olasın da, böyle yalın ayak ve yaya olarak yürüyesin ve altında bir binek hayvanın olmayıp, yorgunluk içinde kalasın! Acib şey!"

3173. Hakîme onun merhameti geldi; o iyi adam azmetti ki, onu deve üstüne bindire.

A'râbî feylesofun bu hâline acıdı ve onu yol zahmetinden kurtarmak için deve üstüne bindirmeğe niyet etti.

3174. Tekrar ona dedi ki: "Ey hoş sözlü hakîm, kendi halinden de bir şemme bahset!"

A'râbî feylesofu deveye bindirmeden evvel, onun ahvâlini anlamak için sordu da dedi ki:

3175. "Bu akıl ve kifâyet ki sana mahsûstur, doğru söyle sen vezîr misin, yahût padişah mısın?"

3176. (Feylesof) dedi: “Bu her ikisi değilim, ammedenim. Hâlime ve elbiseme bak!"

3177. (Arab) dedi: "Ne kadar deven, ne kadar öküzün var?" (Feylesof) dedi: "Ne bu ve ne o var, bizi tefahhus etme!"

“Me-kâv”, “kâvîden" masdarının nehy-i hâzırıdır. Kazmak ve tefahhus etmek ma'nâsınadır.

3178. (Arab) dedi: “Bâri dükkândaki eşyân nedir?" (Feylesof) dedi: "Bizim için dükkân hani ve mekân hani?"

3179. Dedi: "Öyle ise nakidden sorayım. Nakid ne kadardır? Zîrâ sen yalnız gidici ve mahbub nasihatlisin!"

Arab feylesofa dedi ki: "Öyle ise sen mestûrü'l-hâl bir adamsın; nakdin ile taayyüş ediyorsun ve hâlini kimseye bildirmeyip, dağdağasız bir hayat içindesin ve güzel nasihatli bir bir zâtsın!"

3180. "Âlem bakırının kimyası seninledir; akıl ve ilminin gevheri kat kattır!"

"Âlemde bakır gibi olan akılları altın gibi yapacak olan iksîr mesâbesinde-ki re'y seninle beraberdir. Senin aklının ve ilminin cevheri kat kattır!"

3181. Dedi: "Ey Arab'ın vechi, bütün mülkümde vallâhi akşam gıdasının vâsıtası yoktur!"

"Veche'l-Arab"daki "vech", şerâfetten kinâyedir. Ve ikinci mısra'daki "vücûh", "vech"in cem'i olup, vâsıtadan kinâyedir. Ya'ni, "Feylesof Arab'a dedi ki: "Ey Arab'ın seyyidi ve şerîfi, yemîn ederim ki, bütün taht-ı temellükümde, akşam yiyeceğim gıdânın vâsıtası olan param veyâ nafakam yoktur!"

3182. "Yalın ayak, teni çıplak koşuyorum; her kim bir ekmek verirse oraya giderim!"

3183. "Muhakkak bana bu hikmetten, hayal ve baş ağrısından gayri fazl ve hüner hasıl değildir!"

3184. Böyle olunca, Arab ona dedi ki: "Benim nezdimden uzak git, tâ ki senin uğursuzluğun başım üzerine yağmasın!"

3185. "O uğursuz olan hikmetini benden uzak götür! Senin nutkun ehl-i zaman üzerine uğursuzdur!"

3186. "Ya sen o tarafa git, ben bu tarafa koşayım; eğer senin yolun ileri ise ben geriye gideyim!"

3187. "Birisi buğday ve diğeri kumdan olan çuvalım, bu baştan arta kalacak hîlelerden iyidir!"

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalmış kıymetsiz eşyâya derler.

3188. Benim ahmaklığım çok mübarek ahmaklıktır. Zîrâ gönlüm azık iledir ve canım müttakîdir!

Bu beyt-i şerifte, أكثر أهل الجنة بله ya'ni, "Ehl-i cennetin çoğu sâde-dil kimselerdir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. "Berg", azık ve zâd ve zahîre ma'nâsınadır. Burada kanâat murâd olunur. "Takvâ", emr-i ilâhîye ittibâ' ve nehy-i ilâhîden ictinâb etmektir. Ya'ni, "Benim gönlüm kanâat iledir ve rûhum emr-i ilâhîye tâbi' ve nehy-i ilâhîden müctenibdir!"

3189. Eğer istersen ki şekāvet mahv ola, cehd et, tâ ki senden hikmet zâil olsun!

"Eğer bâtınındaki şekāvetin zâil olmasını istersen, aklının feylesofluğunu mahvetmeğe çalış; emir ve nehy-i ilâhîdeki esbâb-ı mûcibeyi araştırma ve binnetîce aklının ermediği husûsâtta onların tenkîdine kıyâm etme. Zîrâ Cenâb-ı Peygamber بعثت معلما ya'ni, "Ben muallim olarak Hak cânibinden gönderildim" buyurur. Ve Hak Teâlâ kullarının hayât-ı dünyeviyyedeki ferdî ve içtimaî fâidelerini ve hayât-ı uhreviyyedeki esbâb-ı istirahatlarını onların kendilerinden daha iyi bilir. Nitekim Cenâb-ı Pîr bu Mesnevî-i Şerîflerindeki bir beyitte şöyle buyururlar: عقل قربان کن به پیش مصطفی حسبی الله گو که اللهم کفی "Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in huzûr-ı saâdetlerinde aklı kurbân et; 'Hasbiyallah' ya'ni 'Allâh'ım kâfidir" de!"

3190. Bir hikmet ki, tabîattan ve hayalden doğar, Zü'l-Celal'in nûrunun feyzi olmayan bir hikmettir! [3202]

Hind nüshalarında وز خیال yerine در خیال vâkidir. Ma'nâsı "Bir hikmet ki, hayâlde tabîattan doğar" demektir. Ma'nâca ikisinin arasında bir fark yoktur. Ya'ni, "Havâssın vâsıtasıyla hayâlinde hâsıl olan bilgiler, bu âlem-i tabîatta gördüğün hâdisâtın intibââtıdır Halbuki âlem-i tabiatın bâtını ve iç yüzü vardır. Senin havâssın oraya nüfüz edemez. Meselâ his gözün ancak bu âlemdeki sûretleri görebilir; âlem-i ervâhı ve ehlini müşâhede edemez. Ve kezâ kulağın bu âlem-i zâhirdeki sesleri işitir, âlem-i ervâhın ve ehlinin ses- lerini duymaktan âcizdir, işte, aklının idrâk edebileceği hikemiyyât ve felsefe, sana bu sâhadan gelir. Bu sâha ise gâyet dardır ve mâfevkinin hicabıdır. Binâenaleyh bu sâhadan gelen hikemiyyât, Zü'l-Celâl'in nûru olan rûhun feyzinden ârîdir ve harf-i nefsânîdir." Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri buyururlar: "Yunânîlerin hikmeti nefis ve hevâ haberidir ve ilkāâtıdır; îmânı olan ehlullâhın hikmetleri ise Peygamber'in ihbârât-ı aliyyesidir."

3191. “Dünyanın hikmeti sana zan ve şek artırır; dînî olan hikmet feleğin üstüne götürür."

Havâss-i hamsen vâsıtasıyla bu suver-i dünyeviyyeden hayâlinde hâsıl olan hikmet seni zanna ve şekke düşürür. Zîrâ feylesofların her biri diğerinin hayâlini red ve cerh için deliller ikāme edip, yekdigerini mesleklerinde zanna ve şekke düşürürler. Hayyâm bunların hâlini şu rubâîsinde şöyle tasvir eder Rubâî: "O kimseler ki, türlü sözler söylediler; bu bî-haberler ilim gevherini deldiler. Vaktâki esrâr-ı feleğe vakıf olamadılar, evvelâ çene çaldılar ve sonra uykuya yattılar."

Fakat ilm-i tecellî-i ilâhî olan hikemiyyât-ı dîniyye böyle değildir. O ilm-i tecellî nefsin ahkâmını körletir ve yırtar ve rûhu parlatır, onu bu felek-i tabîatın yukarısına götürür.

3192. Ahir zamanın zeyrek hîlekârları, kendilerini evvelkiler üzerine tafzil ettiler.

"Zûba" hílekâr ve şeytân demektir. Türkçe'de tahrif edip, "zobu" derler. Meselâ, "Zobu gibi karşıma çıktı" derler. Hind nüshalarında “zûba-ân” yerine “rûbeh-ân” vâki'dir. “Tilkiler” demek olur. Hilekârdan kinâyedir. Ya'ni, "Bu âhir zamanda gelmiş birtakım zekî ve zeyrek hílekârlar, hayâlî felsefeler îcâd edip halka kendilerini sattılar ve kendilerinden evvel yaşamış olan ulemâ-i hakîkiyyeyi beğenmediler de, kendilerini onlardan yüksek gördüler ve onların ilâhî olan ilimlerini birtakım delâil-i fâsideleriyle tenkîde kalktılar."

3193. Hile öğreniciler ciğerler yakmış, fiiller ve mekrler öğrenmişlerdir.

Nefsin hilelerinden ibaret olan bu felsefeyi öğrenenler, birtakım safsatalarıyla ehl-i îmânın akāidini ifsâd ettikleri için, ehl-i Hakk'ın ciğerlerini yakmışlardır ve birtakım fiiller ve mekrler öğrenip, halka kendilerini âkıl ve allâme göstermişlerdir.

3194. İksîr-i sûd olan sabrı ve îsârı ve sehâ-yı nefsi ve cûdu yele vermişlerdir.

"Sabır", nefsi hudûd-ı İlâhiyye dâiresinde hapsetmektir. “Îsâr”, malını Allâh yolunda sarfetmek; "sehâ-yı nefs", Hak yolunda nefsin hazzını ve râhatını fedâ etmektir. "Cûd" halkın talebi olmaksızın onlara karşı mâlen ve bedenen muhtaç oldukları hizmeti îfâ etmektir. Ya'ni, "Ahir zamânın zekî feylesoflarında bu zikrolunan sıfatlardan hiçbirisi yoktur. Halbuki bu sıfatlar nefis bakırını altın yapacak birer fâideli iksîrdir. Bil'akis o hílekârlar, hazz-ı nefislerinin hizmetkârıdırlar. Onlar fikren kendilerini yüksek gösterip, ulemâ-i hakikiyyeyi kendilerinden aşağı görürler."

3195. Fikir o olur ki, bir yol aça; yol o olur ki, bir şâh öne gele!

Fikir o feylesofların fikri değildir. Belki fikr-i sahih odur ki, doğru bir yol açar. Ve doğru bir yol odur ki, sen o yolda yürürken önüne saltanat-ı ma'neviyye sahibi bir insan-ı kâmil çıkar. Nitekim Sultân Alâeddîn-i Selçûkî ile cenâb-ı Pîr efendimizin peder-i âlîleri Sultânu'l-Ulemâ efendimiz taht üzerinde berâberce oturdukları esnâda, Sultânu'l-Ulemâ hazretleri Sultân'a hitâben, "Melik, sen pâdişahsın, ben de pâdişâhım. Benim saltanatım gözlerim kapandıktan sonra başlar; ve senin saltanatın gözlerin kapanıncaya kadardır!" buyurmuşlardır. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz dahi kendi saltanat-ı zâtiyye-i ma'neviyyelerini beyânen şöyle buyururlar Beyit:

3196. Şâh o olur ki, kendinden şâh ola; hazîneler ve ordular ile şâh olmaya!

Asıl şâh odur ki, ezelde ilm-i ilâhîde saltanat-ı ma'neviyye sahibi olarak ma'lûm-i ilâhî ola. Yoksa bu vücûd-ı izâfî âleminde hazînelere ve ordulara mâlik olan şâh-ı mecâzî olmaya!

3197. Tâ ki onun şahlığı, dîn-i Ahmedî mülkünün izzeti gibi ebedî kalsın!

Böyle bir zâtın hakîkî şâhlığı, Hâtem-i Enbiya'nın saltanat-ı dîniyyesinin izzeti gibi dünyada kıyâmete kadar ve âhirette dahi ebedî kala! Nitekim cenâb-ı Pîr ile muâsır olan ve ondan sonra gelen mecâzî şâhların nâm u nişânları unutulduğu halde, saltanat-ı ma'neviyye sahibi olan Hz. Mevlânâ efendimizin nâm-ı şerîfi ve izzeti şarkta ve garbda anılmakta ve bu Mesnevi-i Şerifi bilhassa İngiltere'de ve Almanya'da tercüme ve tab' edilip okunmaktadır.