كرامات إبراهيم بن أدهم بر لب دريا Deniz kenarında İbrâhîm b. Edhem'in kerâmetleri
45. bölüm / 61 · 1847 kelime · ~10 dk okuma
3198. İbrâhîm Edhem'den dahi gelmiştir ki bir yoldan bir deniz kenarında oturdu.
Ya'ni, İbrâhîm b. Edhem hazretlerinden bir rivâyet gelmiştir ki, o Hazret bir yoldan gelip deniz kenarında oturdu.
3199. O canın sultanı eski libasını dikiyordu; oraya ansızın bir bey geldi.
3200. O bey şeyhin bendelerinden idi. Şeyhi tanıdı, hemen secde etti.
[3212] O bey İbrâhîm b. Edhem hazretlerinin zamân-ı saltanatında emrine tâbi' kimselerden idi. O hazreti o eski püskü libâs içinde tanıdı ve arz ve ihtirâm için huzûrunda eğildi.
3201. Şeyhe ve onun eski libâsına şaştı; hulku ve halkı başka türlü oldu.
Ya'ni huyu ve nefsi değişti ve ahlâkında kökleşmiş olan azamet gitti ve sûret-i zâhiresinde meskenete meyil âsârı peyda oldu ve kendi kendine dedi:
3202. Ki; "O öyle büyük mülkü bıraktı; bu fakrı ihtiyar etti! Çok ince ma'na ve taraftır!"
3203. "Yedi iklîm mülkünü zâyi' eder; dilenci gibi eski libâsa iğne urur!"
"Bu ne acîb bir ma'nâdır ki, bu zât koskoca bir saltanatı terk etsin de, bir dilenci gibi eski püskü libâslarını dikmekle meşgül olsun!"
3204. Şeyh onun düşüncesinden vakıf oldu. Şeyh arslan; ve gönüller onun ormanı gibidir.
3205. "Reca" ve "havf" gibi gönüllerde gidicidir; ona cihanın sırları gizli değildir.
3206. Ey bî-hâsıllar, sâhib-diller hazarâtının huzurunda kalbi muhafaza ediniz!
"Sahib-diller"den murâd, havâtıra ve ahvâl-i kalbiyyeye vakıf olan evliyâullâh hazarâtıdır. "Bî-hâsıllar"dan murâd, ahkâm-ı cismiyyede müstağrak olan kimselerdir.
3207. Ehl-i ten indinde edeb zahir üzerinedir. Zîrâ Huda onlardan gizliyi örtücüdür.
Cism-i kesifin ahkâmında müstağrak olan zenginlerin ve yüksek makam sâhiplerinin önlerinde eğilmek ve el bağlamak ve düşünerek az söz söylemek gibi zâhirî edebler lâzımdır. Bir kimse bunların huzûrunda bu zâhirî edebleri îfâ edip, içinden istediği kadar i'tirâz etse ve onların aleyhinde bulunsa, onlar bunun farkına varmazlar. Zîrâ Hak Teâlâ bu ehl-i tenden, gizli olan ahvâl-i kalbiyyeyi örtmüştür.
3208. Ehl-i dil indinde edeb batın üzerinedir. Zîrâ ki onların kalbleri sırlar üzerine fâtındır.
Fakat ehl-i dil olan evliyâ-yı Hak huzûrunda bu edeb-i zâhir kâfi değildir. Onlara karşı kalbin dahi edeb üzerine bulunması lâzımdır. Çünkü onlar kalblerdeki gizli şeyleri de müdrikdirler.
3209. Sen aks ilesin; körlerin önüne mansıb için huzûr ile gelirsin, pabuçlukta oturursun!
Halbuki senin hareketin aksinedir. Bâtın gözleri kör olan kimselerin önüne, dünyâ mansıbına nail olmak için huzûr-ı kalb ile gelir ve pabuç çıkardıkları en aşağı bir yerde oturursun!
3210. Görücülerin önünde edebi terkedersin. O sebebden şehvet ateşine odun oldun! [3222]
Ahvâl-i kalbi görücü olan evliyâullâhın huzûrunda edebi terkedip, lâubâliyâne hareket edersin. Çünkü onlardan huzûzât-ı nefsâniyyene âid bir menfaat elde etmek ümîdini besleyemezsin. Bu sebebden dolayı nefsinin ateş mesâbesinde olan şehvetlerine ve arzûlarına odun oldun!
3211. Mâdemki fıtnat ve nûr-ı Huda tutmazsın, körler için yüze cila vur!
Mâdemki sende gözlüler ile körleri farkedebilecek fetânet ve hidâyet nûru yoktur; artık körler mesâbesinde olan nefsânî kimselere karşı âdâb-ı zâhiriyye ile kendine çeki düzen ver ve kendini beğendirmek için zâhirini parlak göstermeğe çalış!
3212. Görücülerin önünde yüzüne pislik sür; böyle kokmuş hal ile nâz et!
Bu beyitler, 3209 numaralı beyitteki aksine hareketin îzâhıdır. Ya'ni, "Körler önünde yüzüne cila verdiğin gibi, görücü olan evliyâullâh önünde de kalbinin yüzüne pislik mesâbesinde olan fâsid fikirleri ve fenâ hâtıraları bulaştır, sonra böyle kokmuş bir hâl içinde, insanlık taslayarak nazlan dur!"
3213. Şeyh iğneyi hemen denize attı; yüksek ses ile iğneyi istedi.
İbrâhîm b. Edhem (k.s.) hazretleri emîrin havâtırına muttali' olunca, hemen elindeki iğneyi denize attı ve yüksek ses ile denizden iğnesini istedi.
3214. Yüz binlerce Allah'a mensub balık, her bir balığın ağzında altın iğne!
3215. "Ey Şeyh, Hakk'ın iğnelerini al!" diye, Hakk'ın denizinden baş çıkardılar.
3216. Yüzünü ona çevirdi ve ona dedi ki: "Ey emîr, gönül mülkü mü, yahud böyle hakîr mülk mü iyi?"
Cenâb-ı İbrâhim yüzünü emîre çevirip dedi ki: "Ey emîr, geniş ve bâkî olan gönül mülkünün saltanatı mı iyi, yoksa fânî ve dar ve hakîr olan bu âlem-i sûret saltanatı mı iyi?"
3217. Bu nişân-ı zâhirdir, bu hiçbir şey değildir. Sen bâtına gittikçe yirmi görürsün!
Bu balıkların altın iğne getirmeleri kalb âlemi saltanatının bu âlem-i zâhire çıkan bir nişânıdır. Bu nişân o saltanatın azametine nisbeten hiçbir şey değildir. Sen bâtına daldıkça, bu gördüğün hayret-efzâ hâlin yirmi mislini görürsün!
3218. Bağdan şehir tarafına bir dal getirirler; bağı ve bostanı oraya nerede gösterirler?
Kalb âlemi saltanatının ahvâlini tamâmiyle bu âlem-i zâhire çıkarıp göstermek kâbil değildir. Nitekim bir bağdan şehir tarafına bir çiçek veya meyve dalını koparıp getirirler. Bağın ve bostanın hepsini şehre getirmek mümkün olur mu? Binâenaleyh bu gördüğün nişân, bağdan bir dal gibidir.
3219. Husûsiyle bir bağ ki, felek onun bir yaprağıdır! Belki o içtir ve bu âlem kabuk gibidir!
Husûsiyle o bağ öyle bir ma'nâ bağıdır ki, bu zâhirî felek o bağın bir yaprağından ibârettir! Belki o ma'nâ bağı iç ve bu âlem-i sûret onun kabuğu gibidir!
3220. O bağ tarafına adımın yoktur; kokuyu ziyâde iste ve nezleyi def' et! [3232]
O bâğ-ı ma'nâ tarafına sen adım atamadın; bâri o bağın kokusunu ya'ni aşkını ziyâde iste; bu âlem-i kesâfetin ağır kokuları olan alâklardan meşâmm-ı cânına ârız olan nezleyi, o bağın kokusu olan aşk ile def' et!
3221. Tâ ki o koku seni bostân tarafına çeksin; tâ ki sana doğru yola göstersin!
Tâ ki o koku ve aşk seni hakîkat bostânı tarafına çeksin; ve tâ ki sana âlem-i kesâfetin çıkmaz sokakları olan alâkât-ı muhtelife içinde doğru yolu göstersin!
3222. Senin kör olan gözünü görücü etsin; senin sîneni Sîna'nın sînesi etsin! O aşk senin kör olan kalbinin gözünü idrāk ile açsın ve senin kalbini tecelliyât-ı ilâhiyye mahalli olan Tûr-i Sînâ'nın sînesine ve ve sahnesine çevirsin!
3223. Ya'kūb nebînin oğlu Yūsuf koku için "Elkü alâ vechi ebi" dedi!
Bu beyt-i şerifte, sûre-i Yûsufta olan şu âyet-i şerîfeye işaret buyurulur: اذهبوا بقميصي هذا فالقوه على وجه أبي يأت بصيراً وأتوني بأهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ ولَمَّا فَصَلَتِ العيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لأجد ريح يوسفَ لَوْلا أَنْ تُفَنِّدونَ قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ القَدِيمِ فَلَمَّا أَنْ جَاءَ الْبَشِيرُ الْقَيْهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (Yusuf, 12/93-96) Ya'ni, "Yusuf (a.s.) birâderlerine dedi ki; 'Benim bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne ilkā edin; görücü olarak bana gelsin ve âilenizin hepsini bana getirin!' Vaktâki kervan Mısır'dan ayrıldı, babaları onlara dedi ki: 'Eğer bana bunamış demezseniz, ben Yûsufun kokusunu buluyorum!' Dediler ki: 'Allâh hakkı için sen muhakkak eski hayretinin içindesin!' Vaktâki müjdeci geldi, o gömleği onun yüzüne ilkā etti, görücü olarak Yûsuf tarafına rücû' etti de dedi ki: 'Ben size demedim mi ki, muhakkak ben sizin bilmediğiniz şeyi Allâh tarafından bilirim!"
Ma'lûm olsun ki, her bir ferdin âlem-i cismâniyyette kendisine mahsûs bir kokusu olduğu gibi, âlem-i rûhâniyyette dahi kezâlik kendisine mahsûs bir kokusu vardır. ليميز الله الخبيث من الطيب (Enfal, 8/37) ya'ni, “Allâh Teâlâ iyiyi ve kötüyü ayırır" âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, vücûdda tayyib ve habîs vardır. Binâenaleyh bu efrâda mahsûs olan zâhirî ve bâtınî kokular dahi iyi ve kötü olarak ayrılır. Zâhirde her ferdin kendisine mahsûs bir kokusu olduğunun en vâzıh alâmeti, hayvanların hisleriyle tezahür eder. Meselâ bir köpek, sâhibini koklayarak, sâirlerinden tefrîk eder ve âile efrâdını bu zâhirî kokularından tanır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu insanlardan ziyâde hayvanlara ihsân etmiştir. Bâtın kokusuna gelince, bunu ancak meşâmm-ı cânı açık olan enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hisseder. Bu kokuların ihtilafındaki sebeb budur ki: Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez. Zîrâ tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Ve her mazhardan bir tecelli-i hâs ile zâhir olan ancak Hak'tır. Binâenaleyh Ya'kūb (a.s.) Yûsuf (a.s.) da gördüğü tecelliyi diğerlerinde görmediği ve Hakk'ı o mazharda kemâliyle müşâhede eylediği için, Yûsuf'a ve onun kokusuna meftûn olmuş idi. Ve nihâyet o koku, Ya'küb (a.s.)ın muattal olan kuvve-i bâsırasına hayât-bahş oldu. Böyle olunca, Hz. Ya'kūb'un aşkı Yûsuf'a değil, hakikatta Hakk'a idi. Zâhir-bîn olanlar Yûsuf'a zannettiler. Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr efendimiz Arabî gazellerinin birindeki bir beytinde şöyle ifâde buyururlar Beyit: "Nâs indinde benim âşık olduğum sabit oldu. Şu kadar ki, aşkımın kime olduğunu ârif olamadılar!"
3224. Bu koku için Ahmed va'zlarda buyurdu ki: "Dâima benim gözümün aydın olması namazdadır."
Bu bâğ-ı hakikat kokusu için, hâtem-i enbiyâ Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz ashâb-ı kirâma olan va'z u nasîhatları esnasında, "Benim gözümün nûru dâimâ namazda parlar" buyurdu. Bu beyt-i şerîfte حبب الى من دنياكم ثلاث النساء وطيب الرائحة و قرة عيني في الصلاة -ya'ni, “Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün namazda aydın olması" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedi'de bu hadis-i şerîfin hakāyık ve dakāyikını beyân buyurmuş ve fakir tarafından yazılan şerhde de mümkin olduğu kadar açık ibâreler ile îzâhât i'tâ olunmuştur. Burada tafsili uzun olur. Resûl-i Zîşân Efendimiz ef'âl-i dünyeviyyeden olan namazda bulduğu tecelliyât-ı hâssa-i Hakk'ı hiçbir ef'âlde bulamadıklarına işâret buyururlar. Ve ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın kokusu ancak namazda kâmil olduğuna işareten الصلاة معراج المؤمن “Namaz mü'minin mi'râcıdır” buyurmuşlardır.
3225. Beş his birbirine muttasıldır. Zîra ki bu her beş bir asıldan bitmişlerdir.
Ma'lumdur ki, insanda beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on hâsse ve kuvvet vardır. Zâhirî kuvvetler, "sâmia" (işitmek) ve "bâsıra" (görmek) ve "şâmme" (koklamak) ve "zâika" (tatmak) ve "lâmise” (temâs etmek) dir. Havâss-i bâtıne dahi, "hiss-i müşterek", "hayal", "mutasarrıfa", "vâhime" ve "hâfıza"dır. Bu beş zâhirî havâss yekdiğeriyle "hiss-i müşterek"te birleşir. Zîrâ bu havâss-i zâhire ile hâriçten alınan mahsüsâtı bu "hiss-i müşterek" ahz ve idrâk edip, diğer havâss-i bâtınenin hepsine isti'dâdlarına göre tevzî eder. Binâenaleyh havâss-i zâhire "hiss-i müşterek"te birbirlerine muttasıl olduk-ları gibi, havâss-i bâtınenin cümlesi de bir asıldan neşv ü nemâ bulurlar. Bu beyt-i şerîfin yukarıki beyitlere rabtı budur ki: Koku kuvve-i şâmme vâsıta-sıyla alınır; ve görmek kuvve-i bâsıranın hâssasıdır. Vaktāki bir kuvvet bir şeyde müstağrak olursa, o istiğrâkın zevki, bu kuvvetlerin sâhibi olan vücû-dun hey'et-i mecmûasina sârî olur. Bu ma'nâ gâyet ince ve zevkîdir. Meselâ insan gözünü kapayıp, gâyet keskin gül kokusunu duysa, gülü görür ve gül şerbeti içer gibi bir halde bulunur. Binâenaleyh kuvve-i şâmmenin istiğrâkın-da kuvve-i bâsıranın rü'yeti ve kuvve-i zâikanın lezzeti birleşir. Bunun için Resûl-i Zîşân Efendimiz namazda âlem-i hakikatın ravâyih-i tayyibesini me-şâmm-1 cânı ile hissettikleri vakit, rûh-ı küllî-i âlîlerinin gözüne de ma'şûk-ı hakîkîyi müşâhede lezzeti hâsıl olur idi. Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: "Beş histen mu-râd, kalbe mensûb olan hislerdir. Ya'ni havâss-i bâtınedir. Ve bu hisler, kuv-ve-i ilmiyyeden neşv ü nemâ bulmuşlardır. Zîrâ mazhar-ı ism-i Alîm'dir. Bu da asl-ı âlîdir. Ve cenâb-ı Mevlânâ ebyât-ı âtiyede bu hisleri beyân buyururlar."
3226. Birinin kuvveti bâkînin kuvveti olur; bâkîsine her biri sâkî olur.
Bir hissin kuvveti gālib olursa, diğer bâkî olan hislerin de kuvveti olur ve mütebâkî kuvvetlerin her birisine sâkî olur. Ya'ni hayât suyunu saky eder. Nitekim yukarıki beyitte îzah olundu.
3227. Gözün görmesi aşkı ziyade eder; aşk gözde sıdkı artırır.
His gözünün görmesi aşkı ve muhabbeti ziyâde eder. Aşk kalb gözünde sıd-kı ve doğruluğu artırır. Meselâ enbiyânın mu'cizâtı ve evliyânın kerâmâtı his gözüyle görüldüğü vakit, o mu'cize ve kerâmet sâhibine bu havârıkı müşâhe-de edenlerin aşkları ve muhabbetleri ziyâde olur ve bu aşk onların kalblerinin gözünde ahvâl-i enbiyâ ve evliyânın sıdkı ve doğruluğu hakkındaki kanâatle-rini tezyîd eder. Nitekim emîr, İbrâhim b. Edhem hazretlerinin kerâmetini gör-düğü vakit ona aşkı ziyâdeleşti ve onun hâlinin sıdkı kalbinin gözünde yerleşti.
3228. Sıdk muhakkak hissin uyanıklığı olur. Hislere zevk mûnis olur.
Kalbde hâsıl olan sıdk dahi muhakkak her hissin uyanıklığını ve Hak'la kıyâmını bilmesini mûcib olur ve bu sûretle her hisse kendi menşe'i olan sıfât-ı Hakk'ı bilmek zevki mûnis olur.