Havâss-i ârifin gayb görücü nûr ile münevver olmağa başlaması
46. bölüm / 61 · 5242 kelime · ~27 dk okuma
3229. Vaktaki bir his gidişte bağı çözdü, mütebâkî hisler hep mübeddel olur.
Bir kimse havâss-i zâhire ve bâtınesinin hükmü ve te'sîri altında olduğu halde bir insân-ı kâmilin terbiyesi altına girip, o kâmilin tertîbi dâiresinde riyâzât ve mücâhedât ile meşgül olduğu vakit, âlem-i gayba perde olan bu havâstan biri yırtılır ve o his âlem-i gaybın mükâşefesi zevkinde müstağrak olursa, diğer hisler dahi yırtılıp tebeddül eder ve âlem-i gayba müteveccih bulunur.
3230. Vaktaki bir his mahsûsâttan gayriyi gördü, gayba mensub olan şey bütün [3241] hisler üzerine zahir oldu.
Vaktāki ism-i Zâhir'in mazharı olan bir hissin perdesi yırtılıp ona bu mahsûs olan eşyâ-yı kesîfeden başka bir şey ve meselâ ism-i Bâtın'ın mezâhiri olan suver-i misâliyyeyi müşâhede etti, bu gayba ve bâtına mensûb olan şey bütün hislere de zâhir olur. Ya'ni sâlik âlem-i gayba bütün havassi ile dâhil olur, havâssinin bir kısmı içeride ve bir kısmı dışarıda olmaz.
3231. Vaktaki sürüden bir koyun ırmaktan sıçradı, binaenaleyh birbiri ardınca o taraftan hepsi sıçrarlar.
Havâssin bu hâli, bir koyunun sürüden ayrılıp ırmaktan atlayarak öteye geçmesine benzer ki, koyunun birisi atlayınca diğerleri de birer birer onun arkasından atlarlar.
3232. Havassinin koyunlarını sür; "ahrace'l-mer'a"dan olan otlakta otlat!
Bu beyt-i şerîfte سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (A'lâ, 87/1-4) ya'ni, "Cemî'-i merâtib-i mukayyedesinin fevkinde olan Rabb-i mutlakın zâtını, bu mukayyedâttan tenzih et! O öyle Rabb-i mutlaktır ki, eşyâyı halkedip, kemâl-i intizâm ile tesviye etti ve hepsinin isti'dâdına muvâfık ihtiyâcâtını takdir edip, kendi sırât-ı müstakîmlerine hidâyet etti; ecsâmın tagaddîlerine lâzım olan zâhirî mer'âları ve ervâhın tagaddîlerine muktezî olan gaybî mer'âları zâtından çıkardı!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu âyet-i kerîmenin nüzülünden sonra Resûl-i zîşân Efendimiz bu tesbih hakkında اجْعَلُوهَا فِي سُجُودِكُمْ ya'ni, "Bu 'sübhâne Rabbiye'l-A'lâ' tesbihini secdelerinizde yapınız!" buyurdular. Cenâb-ı Pîr efendimiz "mer'â"yı, mer'â-yı gaybî ma'nâsına almışlardır. Zîrâ âlem-i gaybden olan "âlem-i misâl-i mutlak" berzahtır. Havâs koyunları âlem-i kevn ırmağından âlem-i misâl mer'âsına atlarlar; ondan sonra Hakk'ın keşfi kadar, hakāyık-ı eşya, ya'ni a'yân-ı sâbite gülzârına girerler.
3233. Tâ ki orada sünbül ve reyhân otlasınlar; ta ki hakāyık gülzarına yol götürsünler!
Tâ ki o havâssinin koyunları o âlem-i misâl-i mutlakta, rûhânî olan sünbül ve reyhânı otlasınlar ve oradan Hakk'ın inâyeti ve ihsânı kadar, hakāyık gülzârı olan ilm-i ilâhî gülzârına yol bulsunlar!
3234. Her hissin, hislere peygamber olsun; bütün hisleri cennete çeksin!
Bu beyt-i şerîf iki vecih ile îzah olunabilir. Birinci vecih: "Kendisine âlem-i gayb münkeşif olan herhangi bir hissin, senin diğer hislerine de o âlemden haber verici olsun ve onları sıfât ve zât cennetine çeksin." Zîrâ bir his bir şeyin müşâhedesinde müstağrak olursa, diğer hisler de ona tâbi' olur. Nitekim yukarılarda îzah olundu. İkinci vecih budur ki: "Alem-i gayb münkeşif olan senin her bir hissin, bu âlem-i kesîfte müstağrak olan kimselerin hislerine o âlem-i gaybden haber verici olsun ve onların bütün hislerini sıfât ve zât cennetine çeksin." Ma'lûm olsun ki, "cennet" ulemâ-i zâhir ıstılâhında, dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve makāmât-ı tayyibesidir. Ve bu makam, ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef'âl ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibâriyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara "cennât-ı sıfât" derler. Ve o cennet, abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir. Ve bunlardan başka da cennetler vardır ki, onlara “cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına, Rabbü'l-erbâb olan Allâh-ı Zülcelâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine aid olan rabbin tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir.
3235. Hisler senin hissine hakikatsiz ve dilsiz ve mecâzsız sır söylerler.
Yukarıda îzâh olunan vech-i evvele göre, senin âlem-i gayba dâhil olan hissin, senin diğer hislerine de hakîkat ve mecâz nisbetlerinden ârî lafızsız ve ibâresiz sır söylerler. Ya'ni o müşâhedenin zevkini, hissin diğer hislerine giydirmek sûretiyle söyler ki, buna "olmak" ve "bulmak" derler. İkinci veche göre, senin âlem-i gaybı müşâhede eden hissine, suver-i kesîfenin müşâhedesinde müstağrak olan başkalarının hisleri, hakikat ve mecaz i'tibârâtından ârî, bî-harf ve savt söylerler. Ya'ni, sen onların mezâhir-i ilâhiyyeden birer mazhar olduklarını ârif olursun ve onlardan esmâ ve sıfatıyla zâhir olan Hak, senin hissine onların hislerindeki esrâr zuhûrunu söyler.
3236. Zîrâ bu hakikat te'vîlleri kabul edicidir; ve bu tevehhüm tahvîllerin mayasıdır.
Zîrâ lafız ve ibâre ile hakîkata dâir söylenmiş olan sözler, havâss-i zâhir ve bâtınelerinin te'sîri altında bulunan kimselerin te'villerini kabûl eder. Ve bu tevehhüm olunan te'vîller dahi tahvillerin ve temsillerin aslı ve mayasıdır. Meselâ ulemâ-i zâhire Hakk'ın eşyâda "ihâta-i zâtiyye”sini kabul edemeyip, "ihâta-i ilmiyyesi vardır" derler. Zîrâ eğer ihâta-i zâtiyyeye kāil olsalar, eşyâda habîs ve tayyib şeyler bulunduğundan, "Hakk'ın habîs eşyâda da sereyân-ı zâtiyyesi lâzım gelir; bu ise şenâattir" derler. Bu sebeble, إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet 41/54) ya'ni, “Allâh Teâlâ her şeyi kaplamıştır." âyet-i kerîmesini, “bi-ilmihî" ["ilmi ile"] ile te'vil edip, والله بكل شيء محيط بعلمه ya'ni, "Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile ihâta etmiştir" derler. Ve onların bu te'vîlleri kendi tevehhümleri olup, birtakım tahyîllerin aslı ve mayası olur. Ve te'vîlât ve tahyîlât maârif-i hakîkiyye yolunu bağlar. Ve onların bu te'vîlâtı havâss-ı zâhirelerinin hükmü altında zebûn olduklarından ileri gelir. Zîrâ hakîkat-ı vücûd eşyânın kayyûmudur. Ve iyi ve kötü ancak vücûdât-ı izâfiyyenin i'tibârâtındandır. Hakîkatta tıyb ve hubs yoktur.
3237. O hakîkat ki iyândan ola, araya hiçbir te'vîl sığmaz.
O hakikat ki, keşif ve müşâhede sûretiyle vâki' ola, araya bu gibi tevehhümât ve te'vîlât ve tahayyülât sığmaz. Ya'ni, sâlikin vücûdu eşyâdan bir şeydir. Vaktāki sâlik Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini keşfen kendi vücûdunda müşâhede eder, artık onun nazarında ulemânın te'víl ettikleri müteşâbihât-ı Kur'âniyyenin te'vîline mahal kalmaz. Zîrâ onun ilmi zevkî olur ve havâssinin verdiği ilimler bertaraf olur.
3238. Vaktaki her his senin hissinin bendesi oldu, muhakkak feleklere senden firâk olmaz.
"Büd" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada firâk ve ayrılık ma'nâsınadır. "Vaktāki senin hissin hakikat-ı vücûdda fânî ve müstağrak oldu, artık vücûdât-ı izâfiyye âlemindeki hislerin hepsi senin hissinin bendesi ve tâbi'i oldu. Zîrâ bu mertebede vahdet-i vücûd sırrı zâhir oldu ve senin kışr mesâbesindeki senliğin kalmadı ve senden zâhir olan iç mesâbesindeki ma'nâ Hak oldu. Binâenaleyh havâss-ı zâhireye nazaran senin vücudundan ayrı görünen feleklerin senden ayrılığı olmaz; senin vücûdunla onların vücûdu arasında vahdet hâsıl olur."
3239. Vaktaki kabuğun mülkiyyetinde bir da'vâ gitti, iç kimin olursa kabuk onundur.
Bu vücûd-ı izafi kabuk; ve vücûd-ı hakîkî iç mesâbesindedir. Kabuğun mülkiyyeti hakkında bir da'vâ vâki' olsa, iç kimin mülkü ise kabuğun dahi onun mülkü olduğuna hükmolunur. Mâdemki iç vücûd-ı hakîkîdir ve o da Hakk'ındır, şu halde senin vücûd-ı izâfînin senin mülkün olduğunu iddia ettiğin vakit, içe nazaran bu vücûd-ı izâfînin mülkiyyeti dahi Hakk'ın olduğuna hükmolunur.
3240. Saman çuvalında tenâzü' vâki' olduğu vakit, onun dânesi kimindir, ona nazar et!
Meselâ saman dolu olan çuvalın mülkiyyetinde iki kimse, "Senindir, benimdir!" diye nizâ' etseler; nazar olunur, onun dânesinin ve buğdayının mülkiyyeti kimin ise samanın dahi ona âidiyyetine hükmolunur.
3241. İmdi, felek kabuktur ve rûhun nûru içtir. Bu zahirdir, o hafî. Bundan kayma!
Feleğin bu sûret-i kesîfesi ism-i Zâhir'in mazharı olup, kabuk mezâbesindedir. Ruhun nûru ism-i Bâtın'ın mazharı olup, iç mesâbesindedir. Binâenaleyh bu feleğin sûreti havâss-i hamse-i zâhireye âşikârdır ve o rûhun nûru bu havâssa gizlidir, idrâkini bundan kaydırma!
3242. Cisim zahir, rûh mahfî gelmiştir, cisim yen gibi, cân el gibidir!
3243. Akıl dahi ruhtan daha mahfî olur. His rûh tarafına daha çabuk yol götürür.
Meselâ cism-i hayvânî hareket edince, his onun rûhu olduğunu idrâk eder. Fakat aklı var mıdır yok mudur, bunu o hareketten idrâk edemez. Zîrâ akıl rûhtan daha mahfî bir mertebededir. Nitekim buyururlar.
3244. Bir hareket görürsen, bilirsin ki diridir; bunu bilmezsin ki, akıldan dolu mudur?
3245. Tâ ki mevzûn hareketler zahir olur, bakır hareketi ilim ile altın yapar.
O cismin hareketi evzâ'-ı muhtelife-i mevzûnede ve nizâm dâiresinde olduğunu görürsen, onun bakır gibi kıymetsiz olan hareketini, o akıl ilim ile altın mesâbesinde kıymetli ve muntazam yapar. Zîrâ her hareket akl-ı zâtî eseri değildir. Nitekim makinelerin hareketi kendilerinin aklıyla değildir. Bi-nâenaleyh o hareketler makinelere nisbetle bakır gibi kıymetsizdir. Fakat insanın akıl dâiresindeki harekâtı ma'nâlı ve kıymetlidir ki, onun aklı ve il-mi ile olan hareketleri, bu makinelerin harekât-ı muntazamalarını vücûda getirmiştir.
3246. Elin ef'âli münâsib gelmekten dolayı, sana muhakkak anlayış gelir ki, akıl vardır.
O zî-rûh olan kimsenin elinden sâdır olan ef'âlin âlem-i zâhirin işlerine münâsib gelmesi sebebiyle, sende o zî-rûh olan kimsede akıl bulunduğuna bir anlayış gelir.
3247. Vahyin rûhu akıldan daha gizli olur. Zîrâ ki o gaybdır, o baştandır.
“Vahyin rûhu”ndan murâd, hakâyık-ı eşyâ olan a'yân-ı sâbitedir. Zîrâ vü-cûd-ı hakîkînin tenezzülâtı merâtib üzerinedir. Hak Teâlâ ilm-i ilâhîsinin sûret-leri olan bu a'yân-ı sâbite ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile bu-şâhede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyyet li-bâsıyla mertebe-i ervâha tenezzül edip, bu ervahta ne melek ve ne de beşer muttali' olmayacak sûrette örtünmüştür. Ve ondan sonra da âlem-i mükevve-nât perdeleri arkasında, ağyardan hiçbir kimsenin vâkıf olamayacağı vecih ile istîtâr etmiştir. Bunların hepsi, `وَادْخُلِي جَنَّتِي` (Fecr, 89/30) ya'ni, “Benim cenne-time gir!” âyet-i kerîmesinden müstefâd olan ma'nâya göre Cenâb-ı izzetin kendi zâtına izâfe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr ma'nâsına gelen “cenn” lafzından müştak olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir. Böyle olunca, zât-ı Hak a'yân-ı sâbiteden; ve a'yân-ı sâbite ervâhtan; ve er-vah ecsâmdan haff olmuş olur. O a'yân-ı sâbiteye rûh-ı vahy buyurulması bundan dolayıdır ki; her bir mazhara vâkı' olan tecelliyât-ı Hak kendi ayn-ı sâ-bitesinden vâkı' olur. Bu tecelliyât ilm-i ilâhîye müstenid olduğundan, vahiy-dir. Bu i'tibâr ile, ma'nâ-yı vahiy umûmîdir. Enbiyâya vâkı' olan vahyin deli-li `فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى` ve `وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى` (Necm, 53/3-4) ve li (Necm, 53/10) ve emsali âyât-ı Kur'âniyyedir. Ve eşkıyâya olan vahyin delîli, وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيَوْحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) ya'ni, "Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahyederler."; ve hayvânâta olan vahyin delili وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ (Nahl 16/68) ya'ni, "Rabbin bal arısına vahyetti." âyet-i kerîmeleridir. Ve a'yân-ı sâbite arasında, tefâzul-i esmâ hasebiyle tefâzul ve temâyüz olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan "rûh-ı vahy", enbiya (aleyhimü's-selâm)a kendi hakikatlarından vâki' olan vahiydir. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerîfin hülâsa-i ma'nâsı böyle olur "Rûh cisimden gizli; ve akıl rûhtan gizli ve "rûh-ı vahy" olan a'yân-ı sâbite-i enbiya dahi akıldan gizlidir. Zîrâ ervâh-ı vahy olan a'yân-ı sâbite mefâtihul-gaybdır. Ve bu mefâtihu'l-gayb dahi suver-i ilm-i ilâhî olup, hakikatü'l-hakāyık olan Zât-ı Ulûhiyyet cânibindendir ki, akıldan ahfâ olduğu için onu akıl idrâk edemez.
3248. Akl-ı Ahmed bir kimseden gizli olmadı; O'nun vahyinin ruhu her cânın müdreki olmadı.
Hâtem-i Enbiyâ Ahmed (aleyhis-salâtü ve's-selâm) Efendimizin akl-ı âlîsi, bu âlem-i sûrette muvâfik ve muhâlif olan kimselerden gizli olmadı ve herkes onun aklının kemâlini tasdîk etti. Fakat onun vahyinin ruhu olan ilm-i ilâhî her cân tarafından idrâk olunamadığından, birtakım kimseler kendi akl-ı nâkıslarıyla i'tirâzâta ve tenkîdâta kıyâm ettiler.
3249. Vahye mensub olan ruhun dahi münasibleri vardır; akıl anlayamaz zîrâ o azîz geldi!
Vahye mensûb olan rûh ki, ilm-i ilâhîdir, bu âlem-i sûrette o ilmin taalluk ettiği münasib ef'âl ve ahkâm vardır. Akıl bu ef'âl ve ahkâmın sırrını anlayamaz, ters görür. Zîrâ o ilm-i ilâhînin mertebesi yüksektir ve azîzdir.
3250. Gah delilik görür, gâh hayran olur. Zîrâ ki, nihayet o, o olmağa mevkūftur! [3261]
Akıl o ef'âl ve ahkâmı gâh delilik görür ve gâh netâyic-i musîbesini görmekle hayrette kalır. Zîrâ ki o rûh-ı vahye ıttıla' zevke mevküftur. O akıl, o rûh-ı vahyde müstağrak ve fânî oluncaya kadar tevakkuf eder ve hayrette kalır.
3251. Hızır'ın fiillerinin münasibi gibi ki, Mûsa'nın aklı onun görüşünde bulundu.
Nitekim Hızır'ın, rûh-ı vahye mensûb olan fiillerinin vech-i münasiblerini idrâk hususunda kemâl sahibi olan Mûsâ (a.s.)ın aklı, o efâli gördüğü vakit bulundu.
Ma'lûmdur ki, sûre-i Kehf'te kıssası beyân buyurulduğu üzere, Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile Hızır'a mülâkî oldu. Ve Hızır (a.s.) bir çocuğu öldürdü ve mâil-i inhidam olan bir duvarı ıslâh etti ve bir gemiyi deldi. Mûsâ (a.s.), zâhir-i şerîata nazaran, bir günâhı olmayan çocuğun öldürülmesine ve bilâ-sebeb-i zâhirî geminin delinmesine i'tirâz etti; ve ihtiyaçları olduğu halde duvarın bilâ-ücret ıslahını tenkîd buyurdu. Ve Hızır (a.s.) onun her bir i'tirâzına karşı أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لن تستطيع معى صبراً (Kehf, 18/75) ya'ni, "Ben sana demedim mi ki benim ile beraber olmağa sabredemezsin?!" dedi Ve مَا فَعَلْتَهُ عَنْ أَمْرِى (Kehf 18/82) ya'ni, "Ben bunları kendi emrimden yapmadım!" diyerek, her bir fiilin sebebini ve sırrını ona îzâh etti ve ondan sonra da ayrıldı. Kıssanın tafsîlâtı tefsîr kitaplarında olduğu gibi, bu husûstaki esrar ve hakāyık dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Musevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri tarafından beyân buyurulmuştur. Ve cenâb-ı Şeyh buyurur ki: "Hz. Mûsâ ile cenâb-ı Hızır'ın ilimdeki kemâllerine ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmelerine bak. İlimdeki kemâlleri, yekdiğerinin ilm-i zevkîsine müdâhele etmemeleri ve edeb-i ilâhîyi hakkıyla îfâ etmeleri dahi, merâtib-i vücûdun ahkâmına riâyet etmeleridir. Ve Hz. Mûsâ'ya i'tirâf eylediği hakikat hususunda insâfına nazar et ki أنا على علم علمنيه الله لا تعلمه أنت وأنت على علم علمكه الله لا أعلم أنا ya'ni, "Allah Teâlâ bana senin bilmediğin bir ilmi ta'lîm etti ve sana da benim bilmediğim bir ilmi ta'lîm etti" dedi."
3252. Onun efâli münasebetsiz göründü. Çünkü Mûsa'nın indinde onun hali olmadı.
3253. Mâdemki Mûsa'nın aklı gaybda bend ola, ey azîz muhakkak bir sıçanın aklı kimdir?
Ulü'l-azm bir peygamber olan Mûsâ (a.s.)ın aklının gaybda bağlanmasının hikmeti budur ki; enbiyâ (aleyhimü's-selâm) hîn-i da'vette "sırr-ı kader- den mahcûblardır ve a'yân-ı sâbite âlemi onlardan örtülmüştür. Zîrâ bu âlem kendilerine mekşûf olsa, da'vette kendilerine fütûr vâki' olur. Çünkü olan olmuş ve biten bitmiştir. Halbuki ind-i ilâhîde hüccet-i bâliğa sâbit olmak için bu âlem-i efâlde da'vet-i enbiyâ lâzımdır. Binâenaleyh nübüvvet halka ve velâyet Hakk'a taalluk ettiği için, Hz. Hızır'ın zevkinde ilm-i velâyet; ve Hz. Mûsâ'nın zevkinde de ilm-i nübüvvet gâlib idi. İmdi, Hz. Mûsâ gibi bir nebiyy-i zîşânın aklı, gaybde, ya'ni sırr-ı kadere taalluk eden ilimde bağlanıp kalırsa, artık bir sıçan mesâbesinde olan cismânîlerin aklını tasavvur et!
3254. İlm-i taklîdî satmak içindir; bir müşteri bulduğu vakit hoş sattı.
Cismânîlerin kalbleri sıfât-ı nefsâniyye ve ahkâm-ı cismâniyye perdeleriyle kapanmış olduğundan, onlara kendi hakikatlarına aid olan ulûm-i zevkiyye meçhûl kalmıştır. Binâenaleyh onların ilimleri "ilm-i zevkî" değil, "ilm-i taklîdî'dir. Ve onlar bu ilm-i taklîdîyi bostan dellâlları gibi satmak için tahsil ederler ve onları dinleyecek bir müşteri buldukları vakit, süslü elfâz ile latîf sûrette o müşteriye satarlar.
3255. İlm-i tahkîkînin müşterisi Hak'tır; onun pazarı daimâ revnaklıdır.
İlm-i tahkîkî ve zevkînin müşterisi Hak'tır. Onun alım ve satım pazarı olan kalb dâimâ nûr-i Hak'la revnaklı ve parlaktır. Çünkü onu satanlar, rızâ-yı Hak için halka bu kalb pazarında satarlar; ve alanlar da aşk-ı Hak ile yine kalb pazarında alırlar. Bu alım ve satımda nefsin dahli yokur.
3256. Dudağı kapanmış iken alış veriş içindedir. Müşteri hadsizdir, zîra Allah iştirâ etti.
Dudakları kapalı olup, zâhir söz söylemediği halde kalb pazarında alışveriş içindedirler. Onun müşterisine nihâyet yoktur. Zîrâ o ilm-i zevkîye müşteri olanların müşterisi Allâh Teâlâ hazretleridir. Nitekim âyet-i kerimede, إِنَّ الله اشترى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni, “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde iştirâ eyledi" buyurulur. Zîrâ ilm-i zevkî tevhîd-i hakîkîyi intâc eder. Ve tevhîd-i ha- kîkî dahi Hak'ta istiğrâkı îcâb eder. Ve Hak'ta istiğrak dahi, emr-i ilâhîye ittibâ'-ı kâmili ve nehy-i ilâhîden tamâmen içtinâbı iktizâ eder.
3257. Ademin dersine melek müşteridir, onun dersinin mahremi şeytan ve perî değildir.
"Adem"den murâd, mutlak Adem (a.s.) değildir. Her “insân-ı kâmil" bir âdemdir. Nitekim Hz. Pîr bir beyitlerinde همچو آدم هر ولی نور خداست ya'ni, "Her velî Adem gibi nûr-i Hûda'dır." buyururlar. Ve "melek"ten murâd dahi ervahtır. Ve "şeytan ve perî"den murâd, nefsânî ve mekkâr olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, insân-ı kâmilin hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedeki dersine melek cinsinden olan ervâh müşteridir; şeytan ve perî meşrebinde olan cismânî ve nefsânî kimseler değildir. Zîrâ onlar bu maârifin ehli değildirler. Nitekim Resûl-i zîşan Efendimiz buyururlar طلب العلم فريضة على كل مسلم ومسلمة و واضع العلم عند غير أهله كمقلد الخنازير الذهب و اللؤلؤ و الجواهر Ya'ni, "İlim taleb etmek her bir müslim erkek ve kadına farzdır. Ve ilmi ehlinin gayrine vaz' eden, domuzlara altın ve inci ve cevâhir takan gibidir." Ve yine buyururlar: لا تضع الدر في أفواه الكلاب Ya'ni, "Köpeklerin ağzına inci koymayın!" Ve yine buyururlar: لا تعلقوا الجواهر في أعناق الخنازير فإن الحكمة خير من الجواهر و من كرهها شر من الخنازير Ya'ni, “Domuzların boyunlarına cevâhir takmayın. Zîrâ hikmet cevâhirden hayırlıdır. Ve o hikmetten ikrâh eden kimse domuzlardan şerlidir!"
3258. Ey âdem, "Enbi'hüm bi-esmaihim" dersini söyle; esrar-ı Hakk'ı mû-be-mû şerh ver!
Ey insan-ı kamil يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ (Bakara, 2/33) ya'ni, “Yâ Adem, onlara kendi isimlerini haber ver!" emrine imtisâlen, tâlib-i Hak olan canlara mazhar oldukları isimlerden haber ver ve esrâr-ı ilâhiyyeyi inceden inceye şerh et! Cenâb-ı Pîr'in bu hitâbı, nefs-i nefislerine icrâ buyurdukları mahsûstür.
3259. Öyle kimse ki, kısa görücü olur, televvüne gark ve temkînsiz olur!
O kimse ki, topraktan mahlûk olan dimâğın idrâki ile tahsil ettiği ilm-i taklîdî dâiresinde kısa görücü olur, televvüne gark olur ve renkten renge girer; gâh îmân ve gâh şübhe içinde kalır ve ilminde ve i'tikādında aslâ temkîn olmaz!
3260. Sıçan dedim; zîrâ ki onun yeri topraktadır. Sıçana maaş yeri toprak olur!
Böyle kimselere "sıçan" dedim. Zîrâ ki, onun yeri bu cism-i hâkî içindedir ve hâkî olan cismâniyyet âlemidir. Onda rûhâniyyet zevki yoktur. Ve sıçanın eşinip yaşadığı yer topraktır.
3261. Yollar bilir, fakat toprak altında. O her tarafta toprağı çak etmiştir.
Bu sıçan meşrebinde olan kimse, vâkıâ birtakım yollar bilir. Fakat onun bildiği yollar bu cismâniyyet dairesi içindedir, onun hâricine çıkamaz. O her tarafta cismâniyyet âlemini delik deşik etmiş ve ulûm-ı tabîiyyeyi inceden inceye araştırmıştır!
3262. Sıçana mensub olan nefis ancak lokma rendeleyicidir. Sıçana hâcet kadar bir akıl verirler!
Sıçan meşrebinde olan nefs-i insânî, ancak hayât-ı dünyeviyyesinin bakāsına hâdim olan lokmayı didikleyicidir. Eğer ilim veyâ san'at tahsîline sa'y ederse, halk arasında kazanacağı şöhretten maddî istifadeler te'mîn ederek müreffehen yaşamak içindir. Ve böyle kimseye Hak Teâlâ hazretleri hâceti ve gāye-i emeli kadar bir akıl verir.
3263. Zîra ki Hudavend-i azîz, hâcetsiz hiçbir kimseye hiçbir şey bağışlamaz!
Zîrâ ki sahib-i mülk olan Allâh Azîmüşşân hazretleri, muhtaç olmadığı halde hiçbir kimseye hiçbir şey ihsan etmez Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fih'te bu hâle bir misâl getirip buyururlar ki: "Eğer bir terziye dülgerin âleti verilmiş olsa, ona beyhûde bir yük olur. Çünkü terzinin matlûbu ve ihtiyacı olan âlet değildir."
3264. Eğer âlemin zemîne hâceti olmasa idi Rabbü'l-Alemîn hiç yaratmaz idi.
Eğer küre-i arzın üzerinde zuhûru mukadder olan mahlûkātın, o arz üzerinde yaşamak için isti'dâd-ı ezelíleri Hâlik'larına arz-ı ihtiyaç etmemiş olsa idi fezâda avâlim-i şehâdiyye-i bî-nihâyenin Rabb'i olan Hâlık Teâlâ hazret- leri bu küre-i arzı yaratmaz idi.
3265. Ve bu hareket edici zemîn dağa muhtaç olmasa idi heybetli olarak yaratmazdı.
Bu hareket edici olan küre-i arzın sathında dağların vücûduna ihtiyaç ol- masa idi Hak Teâlâ hazretleri o heybetli dağları yaratmaz idi.
Ma'lumdur ki; sath-ı arzdaki dağların vezâifi coğrafya-yı tabîîde keşf olu- nabildiği kadar gösterilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا (Nebe', 78/7); ya'ni, "Dağları vetedler ve kazıklar olarak yapmadık mı?" buyurulur. Arzın ne nevî harekâtında ne gibi bir lüzûm üzerine dağların halk buyurulduğu, zannederim ki ehl-i fen tarafından tamâmiyle keşfolunamamıştır. Cenâb-ı Pîr bu beyt-i şerîfte, arzın harekât-ı muhtelifesine işaret buyururlar. Şimdiye ka- dar arzın keşfolunan harekâtı dört nevî'dir. 1. Cevher-i arzın ihtizâzât-ı elas- tikiyyesidir. 2. Kendi mihveri etrafında devren hareketidir. 3. Mahrekinde ve güneş etrafinda devren hareketidir. 4. Hamâilî hareketidir ki bu hareket netî- cesinde şemsin ziyâsı ve harâreti ba'zı mahallere mâilen veyâ amûden gelir. Tafsîlâtı ilm-i hey'et kitaplarındandır.
3266. Ve eğer eflâke hâcet olmasa idi, yedi feleği ademden yaratmaz idi.
Ve eğer kenz-i mahfi olan vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta sâbit olan hakikatları- nın vücûd-ı aynîden zuhûra ihtiyaçları olmasa idi Hak Teâlâ yedi feleği vü- cûd-1 ilmîden vücûd-ı aynîye çıkarır mı idi?
Bu beyt-i şerifte, أَلَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتِ طِبَاقًا (Mülk, 67/3) ya'ni, “O Allah Te- âlâ ki yedi göğü tabaka tabaka yarattı" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu yedi tabaka hakkında muhtelif mütâlaalar beyân olunmuştur. Birisi eski Bat- lamyus i'tikādıdır ki, semâvât kubbe gibi birbirinin üstünde tabaka tabaka yaratılmıştır. Hey'et-i cedîde bu fikri iptal etmiştir. Hey'et-i cedîdeye göre, Arz'dan başka Güneş'in etrafinda tabaka tabaka olan kendi mahrekleri etrâ- fında dönen yedi mühim seyyâre vardır. Bunlardan başka bir de Habib Efen- di nâmında bir zâtın beyân ettiği hey'et-i keşfiyye vardır ki bu hey'et mer- hûm Şevkî Paşa tarafından litoğrafya usûlüyle tab' edilmiştir. Bu hey'et-i keşfiyyeye göre, fezâda bizim âlemimizin tâbi' olduğu yedi Güneş'ten mürek- keb bir manzûme vardır. Ve her Güneş'e, Cenûbî, Vasatî, Şimâlî, Garbî, Şarkî ve Arşî gibi isimler verilmiş; ve her birinin etrafında bizim Güneş'imizin etrâfındaki seyyârât gibi birtakım seyyârât olduğu; ve her birinin muntazaman fezâda yekdiğerine ve hey'et-i mecmuasının da Şems-i Arşî'ye takarruben hareket ettikleri; ve cümlesinin Şems-i Arşî'ye vusûlunda, bu yedi kat semâvâtın kıyâmeti kopmuş olacağı, tafsilât-ı sâiresiyle beraber beyân olunmuş; ve Güneş'imizin Şems-i Arşî'ye doğru hareketine, وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا (Yâsîn, 36/38) "Ve Güneş kendi müstakarrına doğru cereyan eder" âyet-i kerîmesi delîl olarak gösterilmiştir. Arz'ın fevkinde "yedi tarîk" olduğu, Kur'ân-ı Kerim'deki وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ (Mü'minûn, 23/17) ya'ni, "Biz sizin fevkinizde yedi tarîk yarattık" âyet-i kerîmesiyle sâbit ise de, bu yedi tarîkin zikrettiğimiz mütâlaalardan hangisine râci' olduğunu Allâh Teâlâ bilir.
3267. Güneş ve Ay ve bu yıldızlar, hâcetin gayri ne vakit zahir olurdu?
Eğer zuhûrlarına hâcet olmasa idi Güneş ve Ay ve bu yıldızlar vücûd-ı aynîde ve izâfîde zâhir olurlar mı idi?
3268. İmdi, varlıkların kemendi hâcet olur; kişiye hâcet mikdârı âlet verir.
Ya'ni, atâ-yı ilâhî ihtiyâç dâiresinde nâzil olur. Binâenaleyh bu vücûd-ı aynîde zâhir ve mevcûd olan şeylerin kemendi ihtiyaçtır. Hak Teâlâ her kişiye ihtiyacı nisbetinde zâhirî ve bâtınî âletler verir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) ya'ni, “Bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur; ve biz o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm üzere indiririz" buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'te şöyle buyururlar: "Ma'lûm olsun ki, her bir kimse her nerede bulunursa bulunsun, kendi hâcetinin yanındadır, hiç ondan ayrılmaz. Her bir hayvan kendi hâcetinin yanında bulunur. Şöyle ki; hâceti ona babasından ve anasından daha yakındır ve ona mültasıktır. Ve onun hâceti bir yular gibi kendisini o tarafa bu tarafa çeken bir bağdır. Halbuki bir kimsenin kendisini bağlaması muhâldir. Şu halde bizzarûre, onu başka birisi bağlamış olur. Meselâ sıhhati isteyen bir kimse kendisini marîz etmemiş olur. Zîrâ o kimsenin hem marazı ve hem de sıhhati istemesi muhâldir. Ve kendi hâcetinin yanında bulunması, hâcetini kazâ eden kimsenin yanında bulunmasını îcâb eder. Ve mâdemki kendi yu- ları ile beraberdir, o halde bu yuları çeken kimse ile de beraber olur. Ancak onun nazarı kendi yularınadır. Onun için kadr ü izzeti olmaz. Eğer nazarı yuları çekene olsa idi, bu yulardan kurtulur idi. Ve onun yuları, bu yuları çeken bulunur idi. Ona yuları yularsız olarak, yuları çekene gitmediği ve yulara nazar ettiği için takmışlardır. Lâ-cerem سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (Kalem, 68/16) ya'ni, “O bizim arkamızdan yularsız gelmediği cihetle, isteği olmaksızın onun burnuna halkayı takıp çekeriz” buyurulur.
3269. Binâenaleyh ey muhtaç, çabuk hâcetini ziyade et, tâ ki cûd deryası keremde kaynasın!
Ey Hakk'ın niam-ı zâhire ve bâtınesine muhtâc olan sâlik, hemen ihtiyaçlarını çoğalt ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kerem deryâsı da cûd ve atâsını dalgalandırıp, cûş u hurûşa getirsin! Nitekim Türkçe'de "Allâh Teâlâ yağ mumu yakana yağ mumu ve bal mumu yakana da bal mumu verir" darb-ı meseli meşhûrdur.
3270. Yol üstünde bu dilenciler ve her mübtela, halka kendinin hâcetini gösterir. [3281]
Nitekim bu dilenciler ve bu dilencilerden her bir a'zâ noksanlığına mübtelâ olanların yollar üstünde oturmaları halka muâvenete muhtâç olduklarını göstermek içindir.
3271. Körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, bu hâcetten kişinin merhameti hareket etmek içindir.
O dilencilerde görülen körlük ve çolaklık ve hastalık ve dert, onların muâvenete ihtiyaçlarını i'lân eden birer haldir. Onların bu i'lân-ı hâlîleri gören adamların merhametlerini tahrik eder.
3272. Hiç der mi ki: "Ey adamlar, benim malım vardır ve anbarım vardır ve ni'metim vardır, bana ekmek verin!"?
3273. Hak kör sıçana göz koymamıştır. Zîrâ ki, gıda için ona göze hâcet yoktur.
3274. Gözsüz ve basarsız yaşayabiliyor. O yaş toprak içinde gözden fâriğdir.
3275. O hırsızlıktan gayri topraktan dışarıya gelmez. Tâ ki Halık onu hırsızlıktan pâk etsin!
"Kör sıçan"dan murâd, ilm-i taklîdî ile iktifâ edip, cismâniyyetinin takviyesi için çalışan ve rûhâniyyetten bî-haber bulunan kimselerdir. Ve onun "hırsızlığı"ndan murâd da budur ki, Hakk'ın zâtına ve sıfatına hâlen ve fiilen iştirâk da'vâsında olur ve kendi varlığını müstakil ve sıfâtını kendisinin bilir. Halbuki suver-i âlem mevhûmdur ve onlarda zâhir olan sıfât, sıfât-ı Hakk'ın pertevi ve aksidir. Ve "Vücûd ve sıfât benimdir" demek hırsızlıktır. Böyle bir kimse, bu cismâniyyet âlemi içinde basar-ı basîreti kör olarak hakikati görmeksizin yaşar. Onlar hakikati rü'yetten mahrûmiyyete ve hayât-ı dünyeviyye ile mutmain olarak yaşamağa râzı olmuşlardır. Nitekim âyet-i kerîmede bu kimseler hakkında buyurulur: إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ (Yunus, 10/7). Ya'ni, "Şu kimseler ki, bizim likāmızı recâ etmezler ve hayât-ı dünyaya râzî olup, onunla mutmain oldular. Ve işte o kimseler bizim âyetlerimizden gäfildirler.!" Onların bu cismâniyyet içinden ma'nâ âlemine başlarını çıkarmaları ve tahsîl-i ilme teveccühleri, ancak ulûm-i ilâhiyye hazînesinden ulûm-i cüz'iyyeyi çalmak içindir. Eğer onların bu cismâniyyet âleminden ma'nâ âlemine teveccühleri idrâk-i hakāyık maksadıyla olmuş olsa idi. Hâlık Teâlâ hazretleri onları o hırsızlıktan tathîr eder ve ulûm-i zevkiyye ihsân ederdi.
3276. Ondan sonra kanat bulur ve bir kuş olur, melâike gibi felek tarafına giderdi!
Böyle bir kimse, bu ulûm-i zevkiyye ile cismâniyyet âleminden rûhâniyyet âlemine kanat bulur ve onun rûhu ilâhî bir kuş olup, melekler gibi felek-i ervâh tarafına uçardı!
3277. O her zaman Huda'nın şükür gülşeninde, bülbül gibi yüz nevâ getirirdi.
"O felek-i rûhâniyyete uçan kimse, her an, ya'ni Hudâ'nın lütfu ve kahrı ile tecellîsi zamanlarında, şükür gülşeni içinde bülbül gibi öter." Cenâb-ı Pîr “şükür" hakkında Fíhi Mâ F'îh'te şöyle buyururlar: “Şükür, ni'metleri avlayıp bağlamaktır. Sadâ-yı şükrü işittiğin vakit, tezyîd-i ihsâna âmâde olursun. Hak Teâlâ hazretleri bir kulunu sevdikte, ona belâ verir. Eğer sabrederse derecesini âlî eder ve eğer şükrederse onu ber-güzîde kılar. Ba'zıları Allah'ın lütfuna ve ba'zıları da Allah'ın kahrına şükrederler. Onların her birisi de hayırlıdır. Zîrâ şükür bir tiryaktır ki, kahrı lütfa tebdîl eder. Akıl ve kâmil, huzûr ve belâ içinde Huda'ya şükreden kimsedir. Eğer murâdı derk-i nâr bile olsa, bu kimse Hakk'ın ıstıfâ ettiği kimsedir. İmdi, şükür maksûda îsâli ta'cîl eder. Zîrâ şikâyet-i zâhire, şikâyet-i bâtıneyi tevlîd eder." İmdi, o felek-i rûhâniyyete uçan kimse, şükredip der:
3278. Ey beni çirkin vasıftan kurtarmış, ey cehennemliği sen cennetlik edicisin!
Bu tercüme, "dûzahîdeki (ی) yâ-yı nisbet olduğuna göredir. Eğer yâ-yı vahdet olursa, ikinci mısrâ'ın tercümesi, "Ey sen bir cehennemi cennet yapıcısın!" demek olur. Zîrâ nefsin çirkin sıfatları ateş gibi yakıcıdır. Ve bu evsâfi hâmil olan kimse, içi ateş dolu olan bir cehennemdir. Eğer bu kötü sıfatlar zâil olup, yerine sıfât-ı rûhâniyye gelirse, o kimse ayn-ı cennet olur. Zîrâ sıfât-ı rûhâniyyenin her biri bir ni'met-i latîf-i Hak'tır. Beyt-i şerîfte, `اولئك يبدل الله سيئاتهم حسنات` (Furkan, 25/70) ya'ni, "Onların seyyiâtını Allâh Teâlâ hasenâta tebdîl eder" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3279. Bir iç yağına mensub olana aydınlık korsun; ey Ganî, bir kemiğe işitme verirsin!
"İç yağına mensûb olan"dan murâd, gözdür. Ve "kemik"ten murâd, işitmek hâssasını hâiz olan kulağın içidir. Ya'ni, "Ey Ganî, senin fenâ şeyleri iyiye tebdîl etmenin nümûneleri zâhirdir! Nitekim, âdî bir iç yağına bir ihsân-ı latîf olan rü'yet hâssasını ve bir kemik parçasına da işitmek hâssasını koyarsın ve bu güzel ma'nâları bu kesîf şeylere bağlarsın."
3280. O ma'naların cisme ne taalluku vardır? Eşyayı anlamanın isme ne ta- [3291] alluku vardır?
O görme ve işitme ma'nâlarının, cisimden ibaret olan bir iç yağı parçasıyla bir kemik parçasına ne taalluku vardır? Bunların o ma'nâlara delâleti, ismin bir şeye delâletinin nazîridir. Nitekim ismi, "Bir şâhsa veya bir şeye delâlet eden kelimedir" diye ta'rîf ederiz. Binâenaleyh isim, o şeyin varlığını i'lân eden bir bayrak mesâbesinde olur. Ve bu bayrağın delâlet ettiği şeyin kendisi ve zâtı ile aslâ münasebeti yoktur. Şu halde isim ordusuz bir sancağa benzer. Ve ordunun zaferi bayraktan değil, ordunun kendisindendir. Bundan anlaşılır ki, eşyânın zâtını anlamanın asla isme taalluku yoktur.
3281. Lafız yuva, ve ma'na kuş gibidir. Cisim ırmak, ve rûh akan su gibidir.
Ma'nâlara delâlet eden elfâz, kuşların yuvaları gibidir. Kuşun kendisinin yuvası ile münasebeti ne ise, ma'nâların da lafızlar ile olan münasebetleri odur. Ve kezâ suyun mecrâsı olan ırmak ile olan münasebeti ne ise, rûhun dahi cisim ile münasebet ve taalluku odur.
3282. O gidicidir ve sen durucu dersin. O koşucudur ve sen akiftir dersin.
"Akif, nefsini hapsedip bir yerde mukîm olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Rûh, her an su gibi akıp gidicidir; sen ise onu sâbit zannedersin. O her ân-ı gayr-i münkasimde ihtizaz ve harekât içindedir; sen ise onu cisimde mahbûs ve mukîm zannedersin."
3283. Eğer yarıklardan suyun seyrini görmez isen, onun üzerinde yeni yeni çörçöpler nedir?
Hind nüshalarının bazılarında خاشاكها yerine خاكها (topraklar); ve ba'zılarında جابجا (yer yer) vâki'dir. Ma'nâ değişmez. Ya'ni, "Suyun topraklar üzerindeki oyuklardan akıp gittiğini göremiyor isen, peyderpey getirdiği yeni yeni çörçöplere nazar et!"
3284. Senin çörçöpün, fikrinin süretleridir; bikr olan şekiller yeni yeni erişir.
Senin hâkî cisminde cereyan eden rûhunun üzerindeki çörçöpler, fikrinin sûretleridir ki, onlar her gayr-i münkasimde bikr olarak, ya'ni emsâli evvelce, hiç vârid olmamış olan yeni yeni şekillerde kalbine vârid olur. Bunların menâbi'i dörttür. Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytanîdir. Bu efkâr ve havâtırın husûsunda aslâ senin tasarrufun yoktur. Onların hepsi, bir sahrâya esen rüzgâr gibi dört taraftan eser.
3285. Suyun yüzü ve fikir ırmağı gidişte, güzel ve çirkin, çörçöpsüz değildir.
Akan suyun yüzü, iyi ve kötü çörçöpten hâlî olmadığı gibi, fikir ırmağı dahi seyrinde güzel ve çirkin havâtırdan hâlî değildir. Rahmânî ve melekî olan havâtır makbûl ve hayır; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtır ve efkâr ise merdûd ve şerdir. "Vahş" yırtıcı hayvan ma'nâsınadır. Burada çirkin ma'nâsına kinâyedir.
3286. Bu akıcı suyun üzerindeki kışırlar, gayba mensub olan bağın yemişlerinden koşucu oldu.
"Kabuklar"dan murâd, kalbe vârid olan havâtır "âb-ı revân"dan murâd, rûh; ve “bâğ-ı gaybî"den murâd, vücûd-ı Hakk'ın mertebe-i vâhidiyyeti ve a'yân-ı sâbite âlemidir. "Yemişler"den murâd, bu vâhidiyyet bağında sâbit olan hakāyıktır. Zîrâ rahmânî ve melekî olan havâtırın menba'ı ism-i Hâdî; ve nefsânî ve şeytânî olan havâtırın menba'ı ism-i Mudill'dir. Ve rahmâniyyet ve melekiyyet ve nefsâniyyet ve şeytâniyyet bu sıfatların suver-i ilmiyyeleri olup, her biri bu bâğ-ı vâhidiyyetin meyveleridir. Ve cism-i hâkî üzerinde akan su mesâbesindeki rûha vârid olan havâtır, bu meyvelerin kabukları gibidir.
3287. Kabukların içini su içinde ara. Zîrâ ki su ırmağa bağdan gelir!
Kabuk gibi olan havâtırın içini ve hakîkatlarını su mesâbesinde olan rûhunun içinde ara. Ve bak ki, bu kabuk gibi olan havâtırın, içi bulunan rahmâniyyet ve melekiyyet ve nefsâniyyet ve şeytâniyyetten hangisidir ve hangi ismin mazharıdır? Zîrâ ki bu akıcı su gibi olan rûh, bâğ-ı vâhidiyyetin sıfat-ı Hayat'ından ve Hayy isminden geliyor. Ve Hayy ismi, esmânın imamlarından olduğundan, senin vücuduna tevâbi'ini de beraber sürükleyip getiriyor.
3288. Eğer sen bu Hayat suyunun gitmesini görmezsen, ırmakta bu nebâtın seyrine bak!
Bu beyit, yukarıdaki 3282 numaralı beyitin te'kîdidir. "Eğer sen bu hâkî olan cisminde rûhunun mahbûs ve âkif olduğunu zannediyor ve onun cereyânını göremiyor isen, ruhunun her an içinde yeni yeni bâğ-ı vâhidiyyetten getirdiği nebât-ı efkârın seyrine bak!"
3289. Irmağın suyu geçişte çok bol gelirse, sûretlerin kabuğu ondan pek çabuk geçer.
Ya'ni "Bu cism-i hâkîde rûh-i izâfînin cereyânı kuvvetli olursa, onda kabuk mesâbesinde olan havâtır sûretleri kalbde takarrur etmez ve çabuk akıp gider." Ubeydullah Ahrâr hazretleri buyururlar ki: "Alâeddîn-i Gucdüvânî hazretlerinden, 'Sizin kalb-i şerîfinize Hak'tan gayri bir hâtıra hutûr etmez mi?' diye sordum; 'Hayır, ara sıra hutûr eder' cevabını verip, Mesnevî-i Şerîften bu beyiti okudular."
3290. Mâdemki bu ırmak gâyet hızlı gidici oldu, ariflerin zamîrinde gam sâbit olmaz.
Ariflerin cism-i hâkîsinde rûh-i izâfînin cereyânı mâdemki hızlı ve kuvvetlidir, onların kalblerinde gam denilen duygu sâbit bir halde kalmaz. Nitekim Hz. Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde bu hâl-i şerîflerine şu beyitte işâret buyururlar: غم را چه زهره باشد تا نام ما برد دستی بزن که از غم و غمخوار فارغیم "Gamın ne mecâli vardır ki, bizim adımızı ansın; el çırp ki, biz gamdan ve gamhârdan fâriğiz!"
3291. Vaktaki gâyetle dolu ve acûl oldu, binâenaleyh ona suyun gayri sığmaz.
Ya'ni, zâhirî ırmağın mecrâsında su gâyet bol olur ve sür'atle akarsa, üzerinde çörçöp kalmaz ve hepsi sür'atle gider; ancak mecrâda berr¹- ve bol su kalır. Bunun gibi, rûh-i izâfî ahkâmı ârifin vücûdunda şiddetle cârî olursa, aslâ kalbinde çörçöp mesâbesindeki havâtırı bırakmaz; ancak rûhun kendi kalır ve her an içinde bu sâfiyet dâiresinde cereyân eder.