Bir yabancının şeyhe ta'n etmesi ve şeyhin mürîdinin ona cevap vermesi
47. bölüm / 61 · 3621 kelime · ~19 dk okuma
3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "Ὃ kötüdür ve doğru yolda değildir."
Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: "O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şerîat dairesinde değildir."
3293. "Şarap içicidir ve mürâî ve habîstir; müridlere nerede yardımcı olur!"
3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"
"Hıred", hâ'nın kesri ve râ'nın fethiyle, akıl ma'nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ'nın sükûnuyladır. Hind nüshalarında "hıred" yerine "hord" (خورد) vâkidir, "Lâyık" ma'nâsınadır. Bu sûrette ma'nâ, "Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!" demek olur. Ya'ni, "O şeyhe i'tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin mürîdi dedi ki: 'Ma'nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû'-i zan lâyık olmaz ve kâr-ı akıl değildir.'"
3295. "Ondan uzak ve onun evsafından uzaktır ki, onun safı bir selden bulanık olsun!"
"Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemî-lesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma'siyet se-li bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!"
3296. "Ehl-i Hak üzerine böyle bühtân koyma. Zîrâ bu senin hayalindir, yap-rağı çevir!"
"Ehl-i Hakk'ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söy-lediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle muhalif-i Şer' görünen bir hâl sudûrunu görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâb-ı vü-cûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!" Nite(kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer'i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.
3297. "Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne mur-darlıktan ne korku vardır!"
"Kulzüm", deniz ma'nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer'e de Bahr-i Kulzüm der-ler. Ya'ni, "Şeyhin şarap içmesi vâki' olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki' olur-sa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer'in içine biraz şarap dökülse veya başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?"
Ma'lûm olsun ki, mü'minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir: Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle "kable'l-cem' fark" derler. Bu tâife, şürb-i hamr ve sâire gibi ma'siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların envâ'ı vardır ki, kimi bu ma'siyette musırr olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zu-hûr-ı ma'siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sabit kalamaz, tekrar o ma'siyeti irtikâb eder. Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sabit kalır. Bu sı-nıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.
İkincisi, "farktan sonra cem" hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü'l-akldırlar. Bunların bir kısmını Hak Teâlâ ah-kâm-ı şerîata muhalefetten mahfûz tutar ba'zılarını da tutmaz, binâenaleyh bunların arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden mest olanlar bulunur. Bun-lar bu hallerinde ma'zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da iktidâya yaramaz. Üçüncüsü, "cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makām-ı irşâdda ve halkın muktedâ-bihi olduklarından, Hak onları ma'siyet-ten mahfuz tutar. Ancak, ahyânen muhtelif esbâb ve hikmete mebnî zâhir-i şer'a muhâlif efâl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Ted-bîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki eser-i âlîlerinin do-kuzuncu bâbında "kâtib" bahsinde şöyle buyururlar: ثم يأخذ في عدل الإمام و أوصافه الحسنة الشريفة و مقامه المنيف و يرغب فيه ثم يذكر بعد ذلك ما أمر به فإن كان خير فهو المرغوب و إن كان غير ذلك فقد قيل لأبى يزيد أيعص العارف قال و كان أمر الله قدرا مقدورا "Badehû kâtib imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makām-ı münîfine şürü' eyler ve ona terğîb eder. Ba'dehû gerek mergûb olan haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd'e, 'Arif isyân eder mi?' denildi: وَكَانَ أمر الله قَدْرًا مقدوراً (Ahzâb. 33/38) buyurdu."
Şerh: "Ba'dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makāmı olan "illiyyîn"i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzıra ve bâdiyesini ya'ni kalbini ve a'zâsını imâm cânibi-ne teveccühe ve makāmı olan "âlem-i illiyyîn"e tergîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakîkati iktizâsı üzere, mergûb olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, 'Arif isyan eder mi?' diye sordular وَكَانَ أَمْرُ اللَّهُ قَدْرًا مَقْدِوراً (Ahzab, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi."
Ubeydullah Ahrâr hazretleri Risale-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar "Şeyh-i Ekber ba'zı musannafâtında yazmışlardır ki, erbâb-ı keşfin ba'zılarına mâ-fi'l-isti'dâd münkeşif olup, kendi isti'dâdlarında ma'siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre "ismet" şart olmayıp, hükm-i لاراد لما قضيت ["Kaza ve takdîr olunan geri çevrilemez"] vâki' olacağından, zulmet-i isyânın şühûdun-dan ve onun hicabından meşgûl olurlar. Tövbe ve istiğfârın o zulmetin mâhî-si olduğunu yakînen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vukūunu arzû ederler ve o ma'siyeti mürtekib olurlar."
Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri "Bu söz insanı cür'etkâr kılar. Ahvâli-ni hifzeden ve kendilerini teşvîşten sıyânet eden kimselere bu sırrı izhâr etmek câiz değildir" diye i'tiraz etmiştir. Bu ma'nâ hakkındaki beyânât, I. cildin 1631 numaralı beytine müsadif olan صاحب دلرا ندارد این زبان گر خورد او زهر قاتل را عیان beytinde geçti.
İmdi bu îzâhâta nazaran, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında fark-ı azîm vardır. Arifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya'ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yükselmesine sebep olur. Avâmın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.
3298. İki kulleden ve küçük havuzdan aşağı değildir ki katre onu yoldan götürebilsin!
İmâm-ı A'zam ile İmâm-ı Şâfiî arasında, içine pislik düşmekle kirlenecek olan suyun mikdârı hakkında ihtilaf vardır. İmâm-ı A'zam buyurur ki: "Eğer suyun bir tarafı hareket etmekle mukābil tarafı da harekete gelirse, içine necâset düşmekle murdar olur." Ve İmâm-ı Şâfiî buyurur ki: "Suyun mikdârı ikiyüz elli şer'î batman olarak iki büyük kulle, ya'ni testi ve küp gibi kap içinde bulunur, veyâ bu mikdarda küçük bir havuz hâlinde olursa, içine necâset düşmekle murdâr olmaz." Cenâb-ı Pîr efendimiz kavl-i Şâfiî'ye işâreten buyururlar ki: "İnsân-ı kâmil iki kulle veyâ küçük havuz mikdârı sudan aşağı değildir ki onun vücûduna bir katre ma'siyet necâseti bulaşmakla irfân ve kemâl tarîkından geri kalsın!"
3299. Ateş İbrahim'e ziyan olmaz. Her kim bir Nemrûd'dur, "Ondan kork!" de!
Nemrûd kendi mertebe-i cismâniyyetine bakıp, mertebe-i rûhâniyye sâhibi bulunan İbrahim (a.s.)ı da ateş yakacağını zannetti ve o Hazret'i ateşe attı. Fakat ateş onun rûhanî olan vücûd-ı şerîfini yakmadı. İmâl her kim cismâniyyet içinde bir Nemrûd meşrebinde ise, sen ona de ki: "Ma'siyet ateşinden kork. Zîrâ sen henüz nefsâniyyet ve cismâniyyet ahkâmı içindesin. Mertebe-i rûhâniyyete vâsıl olamadın. Sana o ma'siyet ateşinden zarar vardır!"
3300. Nefis Nemrûd'dur ve akıl ve can Halil'dir; rûh ayndadır ve nefis de- [3311] lildedir.
Nefis Nemrûd meşrebindedir ve ulûhiyyet da'vâsındadır. Ve rûh kendisinin sıfatı olan akıl ile beraber İbrâhîm Halilullâh meşrebinde olup, nasıl ki İbrahim (a.s.) ufûl edenleri sevmeyip, Rabbü'l-erbâba müteveccih olarak إِنِّى وَجَهَتُ وَجهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ (En'âm, 6/79) demiş ve keserât-ı âlem içinde Rabb-i hakîkîyi müşâhede etmiş ise, akıl ve rûh dahi öylece hakikati müşâhede ve muayene içindedir. Ve nefis delildedir ve muayene ve müşâhede sahibi olan bir delile muhtaçtır.
3301. Yolun bu delili yolcu için olur. Zîrâ o her dem beyâbânda gaib olur.
Hak yolunda müşâhede sâhibi olan bu delîl, o yolun yolcusu ve sâliki için lâzım olur. Zîrâ o yolcu bu âlem-i keserât sahrâsında Hak ve bâtıl şeklinde zâhir olan birtakım tecelliyât arasında gāib olur ve medlûl olan Ka'be-i hakîkata vâsıl olamaz. Binâenaleyh medlûle vusûldan mukaddem delîli terketmek fenâ ve zararlı bir şey olur. Ancak medlûle vusûlden sonra delîl talebine hâcet kalmaz.
3302. Vâsıllar için çeşm u çerağın gayri yoktur, ve delîlden ve yoldan onlara ferağ olur.
Hakikata vâsıl olan kâmiller için, ancak kalb gözü ve nûr-i yakîn vardır. Zîrâ onlar müşâhede ashâbıdır. Ve görülen bir şey için delîle hâcet olmadığından, onlar isbât-i hakîkat husûsunda delîlden fâriğ bir haldedirler.
3303. O visal adamı eğer bir delîl söyledi ise, ashâb-ı cidâlin fehmi için söyledi.
O vâsıl-ı hakikat olan insân-ı kâmil eğer bir bahiste delîl îrâd ederse, ilm-i taklîdî tahsili ile meşgül olan ashâb-ı cidâl ve münâzaranın fühûmunu tenvîr ve bu delîl ile onlara hakîkati anlatmak için îrâd eder.
3304. Yeni çocuk için baba "tî tí" yapar her ne kadar onun aklı dünyayı ölçer ise de.
Aklıyla ve ilmiyle dünyayı ölçen bir baba, yeni dile gelen bir çocuğu için, çocuk diliyle ona “tî tî” yapar. “Tî tî”, çocuk dilince konuşmak ma'nâsınadır. Meselâ çocuklara anlatmak için, suya "buva" ve ateşe "cis" ve gıdâya "mama" ve iyiye "cici", fenâya "kaka" ta'bîrleri kullanılır.
3305. Eğer "Elifte bir şey yoktur" derse, ulüvvden o üstâdın fazlı eksik olmaz.
"Elifte bir şey yoktur" ta'bîri, bundan otuz-kırk sene mukaddem mahalle mekteplerinde çocuklara okutulan Elifba usûlüdür. Ya'ni, "Eğer bir İbtidâî mektebi hocası, "Elifte yok, "b" altında bir nokta" tarzında çocuğu okutmağa başlarsa, o hocanın ilimdeki yüksek mertebesinden fazlına nakîsa gelmez."
3306. Ağzı bağlı olan çocuğun ta'lîmi için, kendi dilinden dışarıya çıkmak lâzımdır.
Ağzı bağlı ya'ni henüz dile gelmemiş olan bir çocuğa dil ta'lîmi için, büyüklerin; ve yeni okumağa başlamış olan bir çocuğa da hurûf ve kelimâtın ta'lîmi için üstâdların, kendi dillerinden ve ta'bîrlerinden dışarıya çıkmaları lâzımdır. Zîrâ hadis-i şerifte كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم ya'ni, "Nâsa kendi akıllarınızın mikdârı üzerine değil, onların akılları mikdârı üzerine söyleyin!" buyurulur.
3307. O senden ilim ve fen öğrenmek için onun diline gelmen lâzımdır.
Nitekim bir hadîs-i şerifte dahi نحن معاشر الأنبياء أمرنا أن ننزل الناس منازلهم و نكلم الناس على قدر عقولهم ya'ni, "Biz enbiyâ zümresi, nâsın menzillerine tenezzül etmekle ve nâsa akılları mikdârı üzere söylemekle emrolunduk" buyurulur. Ve âyet-i kerîmede dahi وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلسَانِ قَوْمِهِ (İbrahim, 14/4) ya'ni, “Biz peygamberlerden her bir peygamberi kendi kavminin lisânıyla gönderdik" buyurulmuştur.
3308. İmdi, bütün halaik onun çocukları gibidir; nasihat vaktinde pîre bu lâzımdır.
Bütün halk-ı âlem insân-ı kâmilin çocukları mesâbesindedir. Onlara nasîhat ettiği vakit yukarıda îzâh olunan tarz ve usûle riâyet etmek lazımdır ki, onların istifadeleri husûle gelebilsin.
3309. Dedi: "Git kendini keskin kılıca vurma. Sakın padişahla ve sultan ile inâd etme!
Şeyhin müridi, şeyhe i'tirâz eden yabancı kimseye hitâben dedi: "Git bu ta'n ve i'tirâzın ile kendini bir keskin kılıç mesâbesinde olan şeyhe çarpma ve ma'nâ âleminin pâdişâhı ve sultânı olan şeyhe karşı i'tirâzında inâd ve ısrâr etme!" Reşehâtü Ayni'l-Hayât nâmındaki kitapta mezkûrdur ki: Hâce Alâeddîn hazretleri Hicâz'da Abdülkerîm-i Yemenî hazretlerinin huzûrunda bulunduğu sırada, bir şahıs Hz. Abdülkerîm'e i'tirâzen münâzaraya başlar. Abdülkerim hazretleri Alâeddîn hazretlerine dönüp, یا عجم خلصنی منه ya'ni, "Ey Arab'ın gayri olan zât, bundan beni kurtar!" der. O muannid munâzır, Hazrete karşı, "Ben sana zulüm mü ediyorum ki, 'Beni kurtar!' diyorsun? Sorduğum şeyin cevabını isterim!" diye bî-edebâne inâd edince, Abdülkerîm hazretleri celâl ile merkūma teveccüh edip, "Soracağın ne ise sor!" buyururlar. Merküm derhal yüzüstü baygın bir halde düşer ve Abdülkerîm hazretleri de meclisi terkedip çıkar. Bir müddet sonra merkūmu ölmüş bir halde bulurlar. Alâeddîn hazretleri buyururlar ki, "Bu vak'a üzerine kendi kendime dedim ki: 'Evliyâullâh şefkat ve merhamet sahibi oldukları halde, bu adam hakkında Hazret'in bu muamelesi ne idi?' Bu hâtıra üzerine Abdülkerîm-i Yemenî hazretleri buyurdular ki: 'Meşâyih, kınından çıkarılmış üryan bir kılıç gibidir. Bu halk gelip kendilerini o kılıca çarparlar. O kılıcın kesmemesi mümkin olur mu? Yoksa meşâyih lütuf ve kerem sâhibidirler. Onların bu hallerine karşı ne yapsınlar!"
3310. Havuz eğer denize yan vurursa, kendisinin varlığını kökünden koparır.
Nâkıs insan havuza; ve kâmil insan dahi denize teşbîh buyurulmuştur.
3311. Bir deniz değildir ki o kenar tuta ki, ta o sizin murdarınızdan bulanık olsun.
O insân-ı kâmilin kalbi kenarı olan bir deniz değildir ki, sizin gibi nâkısların ta'n ve zemminden bulansın ve kederlensin!
3312. Küfrün haddi ve ölçüsü vardır; şeyhin ve şeyhin nûrunun kenarı yoktur!
Küfrün haddi ve ölçüsü olmanın ma'nâsı budur ki, küfrün haddi îmân haddine kadardır. Zîrâ "îmân" denilen ma'nâ hâsıl olunca, küfrün ma'nâsı zâil olur. Ve îmân hâsıl olduğu vakit hadd-i küfür nihâyet bulur. Ve kezâ onun aksi olan îmânın haddi dahi böyledir. Ma'nâ-yı küfür hâsıl olunca îmânın haddi biter. Binâenaleyh küfür ve îmân mahdûddur. Fakat bu mahdûdiyyet-i küfür ve îmân, ilm-i taklîdî içinde "ayn"dan mahcûb olanlara göredir. Vaktâkî hakîkat-i vücûd inkişaf eder ve kalb gözünde müşâhede hâsıl olur, artık küfür ve îmânın ma'nâları kalmaz ki, hadleri mevzû'-i bahs olabilsin! Nitekim bu ma'nâyı cenâb-ı Pîr I. cildde 1292 numaralı beyitte, ya'ni, "Her kimin namazının mihrabı "ayn” oldu ise, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil!" beyt-i şerîflerinde beyân buyurmuşlar idi. İmdi insân-ı kâmilin hakîkati Hak; ve nûr-i yakîni dahi nûr-i vücûd-i mutlak olunca, onda hudûd ve kenar aramak abes olur.
3313. Hadsizin önünde her ne şey ki mahduddur, la'dır. Allah'ın vechinin gayri her bir şey fenâdır.
Hadsiz olan ve mertebe-i müşâhedede bulunan insân-ı kâmilin önünde, had sâhibi olan suver-i eşyâ ve ilim netîcesi olan küfür ve îmân lâ'dır, ya'ni yoktur. Onun önünde Allâh Teâlâ hazretlerinin vechinin ve zâtının gayri olan her bir şey hâl-i fenâ içindedir. Nitekim âyet-i kermede كل من عليها فان ويبقى وجه ربك (Rahmân, 55/26) ya'ni, “Bu vücûd-ı mecâzî ve izâfide bulunan her bir şey fânîdir; ancak Rabb-i mutlakının vechi ve zâtı bâkîdir" buyurulur.
3314. Küfür ve îmân yoktur, o yerde ki o vardır, zîrâ ki o içtir ve bu iki, renk ve kabuktur!
Hakikat-ı Vücûd-ı Vâcib'in, nûr-i yakînî ile müşâhede olunduğu mahalde ve mertebede ne küfür ve ne de îmân nisbetleri kalmaz, Zîrâ îmân, muhbir-i sâdıkın haber verdiği Vücûd-ı Vâcib'in vahdâniyyetini bilâ-müşâhede tasdîkten ibarettir. Ve buna "îmân-ı gaybî" derler. Ve küfür, o haberin inkârından ibârettir. Hiç şübhe yoktur ki, muhbir-i sâdıkın tasdîki bila-müşâhede olsa daki bu îmân-ı gaybî sebeb-i necâttır. Zîrâ görene tâbi' olmaktır. Ve onun inkârı sebeb-i helâktir. Zîrâ görenin haber verdiği hakikati setrdir. Fakat ehl-i hakîkatın "tecellî-i zatí" ta'bîr buyurdukları tecellînin vukūunda nûr-i yakînî ile müşâhede ve muayene hâsıl olacağından, artık tasdîk ve îmân ve küfür ve inkâr nisbetleri kalmaz. Zîrâ görünen şey tasdîk ile sâbit ve inkâr ile menfî olur bir şey değildir. Ve o görünen şey içtir; ve âlem-i hicâba âid olan küfür ve îmân, o içi örten iki renk ve iki kabuk mesâbesindedir. Meselâ yeşil kabuk- lu bir cevizin içi vardır veyâ yoktur diye bir ihtilâf hâsıl olur. Ceviz kırılıp, içi- ne hicâb olan kabukları açıldığı ve iç meydana çıktığı vakit, artık bu ihtilâfa mahal kalmaz. Zîrâ inkâr ile iç zâil olmaz ve ikrâr dahi içi sâbit kılmaz. İmdi bu müşâhede, hadd-i zâtında makbûl olan îmân-ı gaybînin fevkinde olur.
3315. Bu fenalar o Vech'in perdesi oldu; leğen altında gizli çerâğ gibi
Bu fânî olan sûretler ve nisbetler, o Vech'in ve Zât'ın perdesi ve hicabıdır. Bu hâl, leğen altında gizlice yanmakta olan bir lambaya benzer.
3316. İmdi bu ten başı o sırrın hicabıdır; o sırrın önünde bu ten başı kâfirdir!
Böyle olunca, insân-ı kâmilin bu cisminin başı ve sûret-i beşeriyyesi, onun sırrının hicabıdır. O sırrın önünde bu cisim başı ve sûreti sâtirdir.
Ankaravî hazretleri bu beytin şerhinde buyurur ki: "Bu cismin başı, o hakî- kat sırrının hicâbıdır ve o hakikat sırrının önünde bu tenin sırrı sâtirdir. Kâfir, sâtire derler." Hind şârihlerinden Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh hazretleri buyu- rurlar ki: "O sırdan murâd, rûhtur. Zîrâ rûhun ednâs-ı cisim içine dalmış bulun- ması, onun esrâr-ı gaybiyyeyi idrâk etmesine mâni'dir." Birinci mısrâ'ın so- nundaki "sır" (سر) kelimesi sînin kesriyle okunursa, ikinci mısrâ'ın nihâyetin- deki "kâfir" (کافر) kelimesinin fâsı dahi kāfiyenin tevâfuku için kesr ile okun- mak îcâb eder. Ve kâfir, sâtir ma'nâsına ism-i fâil olur. Fakat ehl-i Fürs, "kâfer" (کافر) kelimesinin fâsını meftûh olarak telaffuz ettikleri için, eğer ikinci mısrâ'daki کافر in fâsı meftûh ise, birinci mısrâ'daki سر dahi "baş" ma'nâsına olarak sînin fethi ile okunmak îcâb eder. Şurrâh-ı kirâm bu ciheti îzâh buyur- mamışlardır. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'daki سر i tercüme ederken, Türk- çe "baş” dediği halde, ikinci سر i aynen almış ve bu nükte meşkûk kalmıştır.
Binâenaleyh, fakîr tercümede "sır" ma'nâsına aldım. Ve baş ma'nâsına olan "ser" una göre, "Bu cismin başı ve sûreti, rûhun başının hicabıdır ve o rûhun başının önünde bu cismin başı sâtirdir" demek olur. Ve "ser" meyil ve heves ma'nâsına alındığına göre, "Bu cismin meyil ve hevesi, rûhun meyil ve hevesinin hicabıdır. Rûhun meyil ve hevesinin önünde cismin meyil ve heve- si sâtirdir" demek olur. Fakat bahis insan-ı kâmile âid olduğuna nazaran, tercümede beyân olunan sûret daha zevk-âverdir. Ve bu beyit, cenâb-ı Pîr'in "Bu heykel-i cismânî-i âdem bir sütre ve nikabdır. Yoksa bizim sırrımız bütün secdelerin kıblesidir!" beyt-i şerîfinin nazîridir. Ve âtîdeki beyit dahi bu tercümeyi te'yîd eder.
3317. Kâfir kimdir? Şeyhin îmânından gafil olan. Ölü kimdir? Şeyhin canından bî-haber olan!
Yukarıda 3314 numaralı beyitte, "Şeyhin bulunduğu mertebede küfür ve îmân yoktur” buyurulmuş olduğu halde, burada şeyh için isbât buyurulduğuna nazaran tenâkuz vâki' olmuş gibi görünür ise de, tenâkuz yoktur. Zîrâ burada "îmân"dan murâd "tasdîk-i iyânî"dir ve müşâhedeye mübtenî olan ilm-i yakînîdir. Ve yukarıdaki îmân ise îmân-ı taklîdînin nefyi idi. Ya'ni "Kâfir insân-ı kâmilin tasdîk-i iyânîsinden ve ilm-i yakînîsinden gafil olan kimsedir. Bu gāfil her ne kadar tevhîd-i vücûbîsi ile şer'an mü'min ise de, eşyayı ve insân-ı kâmili ayrı ve Hakk'ı onların hâricinde gördüğü için, tevhîd-i vücûdîye nazaran kâfirdir. Ve ölü, şeyhin canına ve sırrına vakıf olmayan kimsedir. Zîrâ kâmilin canı ve sırrı müşâhede içindedir. Gafil ise, onun sûret-i cismâniyyesine bakıp, onun canının ve sırrının bu hâlinden ilimsizdir. Ve ilim dirinin şânıdır, ölünün şanı değildir.
3318. Can tecrübede haberin gayri değildir. Her kimin haberi ziyade ise onun canı ziyadedir.
Can, iyiyi ve kötüyü ve yükseği ve alçağı tecrübe emrindeki ilimden ve temyizden başka bir şey değildir. Ya'ni can demek, ilim ve temyîz demektir. Binâenaleyh her kimin ilmi ve temyîzi ziyâde ise, onun canı da kuvvette ve te'sîrde ziyâde olur. Erbâb-ı hakîkat indinde ilimsiz ve temyîzsiz kimse ölüdür. Şu halde canın kuvveti irfan iledir, kuvvet-i ebdân ile değildir.
3319. Bizim canımız hayvan canından ziyâdedir. Neden? O yüzden ki, haberi ziyade tutar.
Biz insanların canı hayvanların canından daha müessir ve kuvvetlidir. Neden? Çünkü ilmi ve temyîzi daha ziyâdedir.
3320. İmdi, meleğin canı bizim canımızdan ziyâdedir. Zîrâ o müşterek histen [3328] münezzehtir.
"Hiss-i müşterek"ten murâd, havâss-i bâtınenin birincisi olan hiss-i müşterek değildir. Hayvan ile insan arasında müşterek olan hiss-i zâhirin mecmû'u demektir. Zîrâ havâss-i hamse insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da vardır. Halbuki melâike cismânî olmadıklarından, bu müşterek olan hislerden münezzehtir. Ya'ni, "Meleklerin canı bizim canımızdan ziyâde kuvvetlidir. Çünkü cismâniyette müstağrak olan insanların ma'lûmâtı rûhlarına havâss-i zâhire-i cismâniyyelerinden vârid olur. Ve insanlar bu husûsta hayvanlar ile müşterektirler. Melâike ise cismânî olmadıklarından bu müşterek havastan münezzehtirler. Onların ma'lûmâtı bilâ-vâsıta-i havâs cânib-i Hak'tan gelir. Bu cihetle onların canı, cismâniyette müstağrak olanların canından daha ziyâde ve kuvvetlidir.
3321. Ve gönül sahiplerinin canı melekten ziyade olur. Sen tahayyürü bırak!
"Gönül sahipleri"nden murâd, insân-ı kâmillerdir. Yukarıda îzâh olunduğu üzere, mâdemki temyîz ve irfânı ziyâde olanın canı, temyîz ve irfânı noksan olanın canından daha ziyâde ve kuvvetli oluyor; şu halde temyîz ve irfânı melâikenin temyîz ve irfanından ziyâde olan insân-ı kâmilin canı, melâikenin canından ziyâde olur. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk'ı tenzîh ve teşbîh ile âriftir. Rûhâniyyeti ile tenzîh, cismâniyyeti ile teşbîh içindedir. Melâike ise yalnız rûhâniyette ve yalnız tenzîh içindedirler. Afüv ve Gaffâr ve Tevvâb gibi cismâniyet ahvâline taalluk eden esmâ ahkâmının zevkinden bî-haberdirler. Ve tenzîh-i sırf yarım ma'rifettir. Binâenaleyh cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti i'tibariyle insân-ı kâmilin ma'rifeti, melâikenin ma'rifetinden efdal olur. Beyit: "Ey Sâib, insân-ı kâmilin mertebesini melâikeden isteme. Sırsız bir ayna ne sûret gösterebilir!"
3322. O sebebden Adem onların mescûdu oldu. Onun canı, onların oluşundan daha ziyadedir.
İnsân-ı kâmil melâikeden efdal olduğu için, o melâike Âdem'in hizmetine baş eğdiler. Zîrâ insân-ı kâmilin ma'rifet-i Hak'taki mertebesi ve binâenaleyh canı, onların canlarının oluşundan ve zuhûrundan daha ziyâdedir.
Ma'lumdur ki, melâike iki nevi'dir: Birisi "melâike-i müheyyemiyye"dir ki, onların âlem-i kesâfetle münasebetleri olmadığından, Adem'in hizmetine baş eğmekle mükellef olmadılar. Bunlara "melâike-i âlîn" dahi derler. Zîrâ bu melâike şühûd-ı Hak'ta hâim ve müstağraktırlar. Ve onların ne kendilerinden ve ne de mâsivâ-yı Hak'tan haberleri ve şuûrları yoktur. Ve teklîf-i ilâhî ise şuûr üzerine vâki' olur. Ve melâikenin diğer sınıfı ise bunların mâdûnunda olup, kendilerinden ve mâsivâ-yı Hak'tan haberdardırlar ve şuûrları vardır. Ve âlem-i kesâfette esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûruna hâdimdirler. Bu i'tibâr ile, insân-ı kâmilin hizmetine baş eğmişlerdir. Bunlara "melâike-i unsuriyyûn" derler. Ve Şeyh-i Ekber hazretleri bu husûsta Fass-ı Âdemî'de ve Fass-ı Îsevî'de îzâhât vermişlerdir.
3323. Ve yoksa daha iyi için, daha aşağıya sücûd emretmek hiç lâyık olmazdı.
Eğer "melâike-i unsuriyyûn" insân-ı kâmilden daha iyi ve efdal olaydı, âlînin sâfile baş eğmesini emretmek aslâ lâyık ve münasib olmaz idi.
3324. Girdigar'ın adli ve lütfu ne vakit beğenir idi ki, bir gül bir dikenin önünde secde etsin?
Fail-i hakîkî olan Hakk'ın adli ve lütfu, bir gülün bir dikene ve bir âlînin bir sâfile baş eğmesini nasıl lâyık ve münasib görür?
3325. Vaktaki can ziyade oldu, intihâdan geçti; bütün eşyanın canı onun muti'i oldu.
"İntiha"dan murâd, "sidretü'l-müntehâ"dır. Ve sidretü'l-müntehâ, vücûd-ı mutlakın gayriyyet libâsıyla zâhir olduğu ilk mertebedir ki, esfel-i sâfilîn mertebesinden urûc i'tibariyle, âlem-i taayyünün intihâsıdır. Ya'ni, "Bir can ki, bütün canların canı olan Hak'ta fânî oldu ve vücûd-ı mutlakta kendisinin gayriyyet libâsından soyunup, bu gayriyyet âleminin nihâyeti olan mertebe-i ervâhtan ileriye geçti; artık bütün eşyânın gayriyyet libâsından ibâret olan canları, onun taht-ı ihâtasında kaldı ve onun mutî'i oldu." Nitekim Hz. Cibríl, zât-ı Risâletpenâhî'nin mi'râc-ı şerîfinde bir mertebeye kadar kendilerine refâkat etti ve o mertebeden ileriye geçemedi ve "Eğer ileriye bir adım atarsam baştan ayağa kadar yanarım. Ya'ni, bende gayriyyet libâsı olan Cebrâîllik ve Rûhu'l-Emîn'lik kalmaz" dedi. Nitekim Süleyman Efendi Mevlid-i Şerifinde bu mertebeye, Cibril'in durağıdır ol makām. Nüh felek tâ kim tutalıdan nizâm. beytinde işaret buyurulmuştur.
3326. Kuş ve balık ve peri ve âdemî; zîrâ ki o ziyâdedir ve onlar noksanlıktadır.
Bu beytin birinci mısrâ'ı evvelki beytin mâba'didir. Ya'ni, "Havada uçan kuşların ve denizde yüzen balıkların ve yeryüzünde gezen cin ve insin canları hep insân-ı kâmilin mutî'idir. Zîrâ ki o insân-ı kâmilin canı ma'rifet-i Hak hususunda ziyâdedir ve bütün eşyânın canı mertebe-i cehilde noksanlık içindedir.
3327. Balıklar onun eski libasının iğnecisi olurlar, iplikler iğnelere tabi' olurlar.
Balıklar, İbrâhim Edhem hazretleri gibi bir insân-ı kâmilin yamalı ve eski libâsını dikmek için iğne getirici olurlar. Zîrâ insân-ı kâmil, ravâbıt-ı eşyayı te'mîn hususunda iplik; ve sâir eşyâ ise iğne gibidir, iplikler nasıl iğnelere tâbi' ise, insân-ı kâmil dahi öylece eşyâya tâbi' olurlar. Ya'ni insân-ı kâmil emr-i tasarrufta eşyânın isti'dâdına tâbi' olur ve ravâbıt-ı eşyâda onların isti'dâdlarını gözetir. Bu bir vecihtir. Yahud insân-ı kâmil ber-akis olarak iğne; ve eşyâ iplik mesâbesindedir, iplikler nasıl ki iğnelere tâbi' ise, eşyâ da tasarrufta insân-ı kâmile tâbi' olurlar.