Deniz kenarında İbrâhim Edhem kıssasının bakıyyesi
48. bölüm / 61 · 1553 kelime · ~8 dk okuma
3328. Vaktaki o bey Şeyh' in emrinin nefâzını gördü, balığın gelmesinden ona bir vecd zahir oldu.
Deniz kenarında İbrâhim Edhem hazretlerini eski püskü libâslar içinde elbisesini yamar bir halde gören bey, denizden balıkların iğne getirdiklerini görünce, ona bir vecd ve cezbe hâli geldi.
3329. Dedi: "O balık pîrlerden âgâhtır. Tüh o kimseye ki, dergahın mel'ûnudur!"
O bey dedi ki: "O iğne getiren balıklar insân-ı kâmillerin mertebesine vâkıf oldukları halde, onların dergâhından matrûd ve baîd olan kimselere yazıklar olsun!"
3330. "Balıklar Pîr'den âgâh, biz uzak! Biz bu devletten şakîyiz ve onlar [3338] saîddir!"
Balıklar insân-ı kâmilin ma'nevî mertebesinin yüksekliğine vakıf biz ise onların sûret-i zâhirelerine bakıp, ma'nâlarından uzak kalmışız! Biz onların devlet-i bâtınelerine karşı şakî; ve balıklar ise onların bu devletleri önünde saîddir!
3331. Secde etti ve giryân ve harab olarak gitti; feth-i babın aşkından dîvâne oldu!
Emîr, İbrahim Edhem hazretlerine ta'zîmen secde etti ve ağlayarak ve kendinden geçerek gitti ve cenâb-ı İbrâhîm'e bâb-ı ma'nevînin açılması aşkından deli gibi bir hâle geldi.
3332. İmdi, sen ey yüzü yıkanmamış nedesin? Niza' içinde ve hased içinde kiminlesin?
Şeyhin mürîdi, şeyhine ta'n eden o yabancı kimseye hitâben dedi ki: "İnsân-ı kâmilin hâli bu îzâh olunan mertebede iken, ey kalbinin yüzü sıfât-ı nefsâniyye ile kirlenmiş olup, rûhâniyyet suyu ile yıkanmamış olan kimse, sen ne haldesin? Sıfât-ı nefsâniyyeden olan nizâ' ve hased içinde kiminle berâbersin? Ya'ni İblis ile berabersin."
3333. Sen bir arslan kuyruğu ile oyun yapıyorsun; melâike üzerine hamlekârlık ediyorsun!
"Arslan"dan murâd, veliyy-i kâmil; "kuyruk"tan murâd, veliyy-i kâmilin ef'âl-i zâhiresi; "melâike"den murâd onun bâtını ve rûhâniyyetidir. "Sen bir veliyy-i kâmilin ef'âl-i zâhiresiyle oynar ve tenkîd edersin ve bu hareketin ile onun rûhâniyyetine ve bâtınına hücûm edersin!"
3334. Sen hayr-ı mahza ne kötü diyorsun? Agah ol, o alçalmayı yükselme az say!
Vücûdu sâfî ve hâlis hayırdan ibaret olan veliyy-i kâmile sen neden kötü diyorsun? Kendine gel, bu yaptığın iş alçaklıktır! Bu alçalmayı sakın yükselme sayma!
3335. Kötü ne olur? Büyüklere muhtaç bakır. Şeyh kim olur? Nihayetsiz kimya.
"Mihân” büyük ma'nâsına olan "mih"in cem'idir. "Mis" bakır demektir. Murâd, sıfât-ı nefsâniyyesiyle insanlığı hayvâniyyete mübeddel olan kimselerdir. "Büyükler"den murâd, insân-ı kâmillerdir. Ya'ni, "Hakikatta kötü olan kimdir bilir misin? İnsân-ı kâmillerin terbiyesine muhtâç olan sıfât-ı nefsâniyye ashâbıdır. Ve şeyh kimdir bilir misin? Bu bakırları altına tahvíl eden ve te'sîri bitmek tükenmek bilmeyen bir iksîr-i kimyâdır!" Şurrâh-ı kirâm “Mi- hân" kelimesini mîm'in zammı ile ["mühân"] hakîr ve hor ma'nâsına almışlardır. Bu sûrette ma'nâ, "Kötü ne olur? Muhtâc-ı hakir bakır olan kimsedir." demek olur. Bu da bir vecihtir.
3336. Eğer bakır kimyadan kābil olmadıysa, kimyâ bakırdan aslâ bakır olmadı!
Nâkıs olan insan eğer kâmil olan insandan kemâlât kabûl edemedi ise, insân-ı kâmil dahi o nâkıs olan insandan aslâ nâkıs olmaz. Zîrâ her iki tarafın dahi isti'dâdât-ı ezeliyye üzerinde aslâ te'sîri yoktur!
3337. Kötü ne olur? Ateş amelli bir serkeş! Şeyh kim olur? Deryâ-yı ezelin "ayn"ı!
Hadd-i zâtında kötü nedir? İrâde-i nefsâniyyesine tâbi' olup, irâde-i Hakk'a karşı ser-keş olan ve ef'âl-i nefsâniyyesi ateş tab'ında bulunan kimsedir. Şeyh kimdir? Ezel deryâsı olan vücûd-ı Hak'ta gark ve irâde-i nefsâniyyesi irâde-i Hak'ta fânî olan zâttır. Binâenaleyh bu insân-ı kâmilin faâliyyet-i nefsâniyyesi kalmadığından, ezel deryâsının "ayn"ı olur. Ve "ayn" çeşme ma'nâsına alındığı takdirde ma'nâ böyle olur: Insân-ı kâmil, vücûd-ı Hak'ta müstağrak olduğundan, onun sûret-i cismâniyyesi deryâ-yı ezelin çeşme-i füyûzâtıdır ve irâde-i Hakk'ın menba'ıdır. Hakk'ın emri ne ise, ondan sâdır olan da odur."
3338. Ateşi daimâ sudan korkuturlar. Su iltihabdan hiç ne vakit korkar?
Sıfât-ı nefsâniyye ateşe; ve füyûzât-ı rabbâniyye suya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, "Zâhirde ateşi su ile söndürdükleri gibi, bâtında da sıfât-ı nefsâniyye ateşini füyûzât-ı ilâhiyye suyu ile söndürürler. Ve füyûzât-ı ilâhiyye çeşmesi insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmilin füyûzâtı, nefsânî kimselerden zâhir olan birtakım sıfât-ı nefsâniyye ateşlerinden sönmez!"
3339. Ayın yüzünde ayıp görücülük ediyorsun; cennet içinde diken toplayıcılık ediyorsun!
İnsân-ı kâmilin ay gibi parlak olan kalbinin yüzünde, sıfât-ı nefsâniyye ayıplarını görüyorsun. Halbuki onun kalb-i şerîfi hakäyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri ve çiçekleriyle müzeyyen bir cennettir. Sen o cennet içinde diken gibi olan sıfât-ı nefsâniyye arıyorsun!
3340. Eğer sen diken arayıcı olarak cennete gidersen, orada hiç senin gayrin diken bulamazsın!
Eğer sen bir cennet olan insân-ı kâmilin kalbine sıfât-ı nefsâniyye dikenlerini arayıcı olarak girmek istersen, emîn ol ki, orada senin kendi sıfât-ı nefsâniyyenden başka hiçbir diken bulamazsın. Ancak diken olarak kendi sıfâtını görürsün. Zîrâ o kalb bir ayna gibidir. Sen onda kendi aksini görürsün! Nitekim Mısrî Niyâzî hazretleri buyurur: Halk içre bir âyîneyim, her kim bakar bir ân görür Her ne görür, kendi yüzün ger yahşı ger yaman görür!
3341. Bir güneşi bir çamurda örtersin; bir bedr-i kâmilden yarık ararsın!
İnsan-ı kâmilin bâtını bir güneş gibidir. Sen o güneşi, li-hikmetin ondan sâdır olan bir zelle çamuruyla örtersin! Ayın on dördü gibi parlak olan bir kâmilin kalbinde, sıfât-ı nefsâniyye rahne ve yarıklarını ararsın!
3342. Bir güneş ki cihanda parlar, bir yarasa kuşu için nerede gizli olur?
Halbuki ahvâl-i bâtınesi ve efâl-i zâhiresi ile cihanda parlak bir güneş olan insân-ı kâmil, nûr-i kemâlâttan yarasa kuşu gibi gözleri kamaşan bir nefsânî yüzünden ve o nefsânînin ta'n ve i'tirâzâtı te'sîrâtından hiç gizli kalır mı? Nûra takat getiren gözler elbette onu görürler!
3343. Ayıplar pîrlerin reddinden ayıp oldu; gayblar onların reşkinden gayb oldu.
Hadd-i zâtında ayıplar, ya'ni ahvâl-i mezmûme ve efâl-i kabîha, insân-ı kâmillerin indinde merdûd şeylerden oldukları için, inde'l-ukalâ ayıp sayıldı. O kâmiller esrâr-ı gaybiyyenin halk nazarında inkişafını kıskandıkları için mertebe-i gaybda gizli kaldı.
3344. Hizmetten uzaksın, bâri yâr ol! Nedâmette serî ve iş üzerine ol!
Ey gāfil, sen kâmillerin huzûrundan uzaksın; bâri onlara gāibâne yâr ol ve muhabbet besle ve şimdiye kadar onlara yaptığın ta'n ve i'tirâzlara karşı çabuk nedâmet izhâr et ve bu sûretle bâtınında fâideli bir iş ile meşgül ol!
3345. Nihayet o yoldan sana bir nesîm erişsin. Hasedden dolayı rahmet suyunu ne bağlarsın?
Nihâyet bu muhabbet-i gāibâne ve nedâmet-i hâlisâne yüzünden, sana Hakk'ın bir nesîm-i inâyeti erişsin. Kâmil'in âlî mertebesine karşı, sıfât-ı nefsâniyyenden birisi olan hased duygusunun kabarmasından dolayı niçin rahmet-i ilâhiyye suyunun cereyânına mâni' olursun?
3346. Gerçi uzağın uzağısın, sen kuyruk salla! "Nerede olursanız, yüzünüzü döndürün!"
Gerçi nefsânî duygularından dolayı o kâmilin huzûrundan uzağın uzağısın. Fakat hiç olmazsa uzaktan kuyruk salla. Ya'ni ta'n ve i'tirâzdan vazgeçip temelluk ve tabasbus et! Zîrâ kâmilin kalb-i şerîfi mazhar-ı ism-i Zât olan bir Ka'be-i ma'nevîdir. Hadîs-i kudsîsinde Hak Teâlâ لا يسعنى أرضى و لا سمائى و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni, "Ben yerime ve göğüme sığmadım; nakî ve takî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîfleri hakkında Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyitte şu ma'nâya işâret buyururlar:
"Âşıkların kıblesi benim, bî-dillerin Kâ'besi benim; kalk gel ve benim âsitânımın kapısına baş koy!"
Görmez misin, Hak Teâlâ hazretleri mazhar-ı ism-i Zât olan Kâ'be-i sûrî hakkında Kur'ân-ı Kerim' de حَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ (Bakara, 2/144,150) ya'ni, "Her nerede olursanız yüzünüzü Kâ'be cânibine döndürü- rûn!” buyurur. Bu emrin Kâ'be-i ma'nevî olan kalb-i kâmil hakkında da şâyân-ı infâz olduğuna şüphe var mı?
3347. Hızlı adımdan dolayı bir eşek çamura düştüğü vakit, kalkmak azmi için dembedem çabalar.
Bu beyt-i şerîf cismânîlerin hallerine bir misâldir. Ya'nî, “Ey cismânî, sen de çamur mesâbesinde olan bu cismâniyyetin ahkâmı içine düştün! Eşek çamurdan kurtulmak için çabalandığı halde, sende hiç ıztırâb eseri yoktur. Bil'akis bu hâl içinde yerleşmeğe çabalarsın!”
3348. Karâr için yeri düzeltmez. O bilir ki, maâş yerinden değildir!
Eşekten ibret al ki, çamur içinde olmak ve karâr etmek için yeri düzlemeğe ve kendisine çamur içinde yer yapmağa çalışmaz. Zîrâ o bilir ki, bu çamurun içi kendisinin karârgâhı ve ahırı değildir!
3349. Senin hissin eşeğin hissinden daha az olmuştur. Zîrâ senin gönlün bu çamurlardan sıçramadı!
“Vahal” cıvık çamur demektir. “Sen insan olduğun halde karârgâhını idrâk edememe husûsunda eşeğin hissinden ve idrâkinden daha aşağıya kaldın. Zîrâ senin gönlün, bu fânî olan cismâniyyet çamuru içinden kurtulmak esbâbına tevessül etmedi ve çabalanmadı!”
3350. Çamur içinde te'vîl-i ruhsat ediyorsun. Niçin istemezsin ki, ondan gönlünü koparasın?
Bu cismâniyyet ve nefsâniyyet çamuru içinde yerleşmek için ruhsat-ı şer'iyyeyi te'vîl ediyorsun. Niçin bu fânî ve muvakkat olan cismâniyyet âlemine taalluktan kalbini koparmak ve kurtarmak istemezsin de, dersin:
3351. Ki, “Bana câiz olur, ben muztarırım. Hak kerem cihetinden bir âcizi muâhaze etmez!”
Riyâzet nefsine ağır gelir ve وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لاَ يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ (Enbiyâ, 21/8) ya'ni, "Biz onları taâm yemez bir ceset yapmadık" âyet-i kerîmesini, yemek ve içmek husûsunda nefsinin hazzına ruhsat-ı şer'î telakkî edersin ve "Ben muztarrım ve âcizim; ve Hak Teâlâ kemâl-i kereminden bir acizi muâheze etmez!" diyerek huzûzât-ı nefsâniyyeni icrâya dalarsın!
3352. Halbuki muahaze etmiştir; ve sen kör sırtlan gibi bu muahazeyi gururdan görmezsin!
"Keftâr", sırtlan dedikleri hayvandır. Arabîsi “hazacir" (حضاجير) dir.
3353. "Burada sırtlan yoktur; dışarıdan arayınız ki, mağara içinde değildir" derler.
3354. Bunu derler ve ona bağ koyarlar. O der ki: "Benden habersizdirler."
3355. "Eğer bu düşman benden âgâh olaydı, 'Bu sırtlan nerde!' diye ne vakit nida ederdi?"
Ey cismânî ve nefsânî olan kimse, sen "Hak Teâlâ beni tutmuyor ve muâhaze etmiyor' diye mağrûr olursun! Halbuki seni Hak Teâlâ kendi huzûrundan teb'îd ve seni cismâniyyete kayd ve bend etmekle muâhaze etmiştir. Bundan senin hiç haberin yoktur. Senin bu hâlin, sırtlan denilen hayvanın avlanmasına benzer. Bu hayvanı avlamak isteyenler, onun sakin bulunduğu mağaraya ve ine gelip, ürküp kaçmasına meydan bırakmamak için, “Yâhu burada sırtlan yoktur, onu dışarıda arayınız, mağarada değildir!" diye bağırırlar. Hayvan dahi kendi hissiyle, "Bunlar benim burada olduğumu anlayamadılar. Eğer vakıf olsa idiler, 'Sırtlan nerede?' diye bağırırlar mı idi?" der. Ve binnetîce avcılar bu hîle ile onu kaçırmaksızın tutup bağlarlar. İşte, sırtlan avcılar tarafından tutulduğunun farkında olmadığı gibi, sen de Hakk'ın muâhazesinden böylece bî-habersin!