Günah sebebiyle, "Huda beni muâhaze etmiyor!" diye o şahsın da'vâ etmesi ve Şuayb (a.s.)ın ona cevap söylemesi
49. bölüm / 61 · 1929 kelime · ~10 dk okuma
3356. O biri Şuayb ahdinde der idi ki: "Huda benden çok ayıp görmüştür."
3357. "Benden ne kadar günahlar ve cürümler gördü; ve Yezdan beni kerem-den dolayı muâhaze etmez!"
Bir kimse Şuayb (a.s.)ın zamân-ı nübüvvetinde, "Hak Teâlâ benim birçok günahlarımı ve kabâhatlarımı gördüğü halde, mahzâ kemâl-i kereminden as-lâ beni muâheze buyurmadı" deyip dururdu.
3358. Hak Teâlâ gayb yolundan fasîh olarak, onun cevabı hakkında Şuayb'ın kulağına dedi:
Cenâb-ı Hak vahiy tarîkiyla o aldanmış olan kimsenin da'vâsına cevâben apaçık, Şuayb (a.s.)ın bâtın kulağına şöyle dedi:
3359. Ki, "Ben ne kadar günah yaptım; ve ilâh kereminden beni cürmümde muahaze etmedi!' dedin."
3360. "Ey sefîh, aks ve ters söylüyorsun, ey yolu terk edip sahrayı tutmuş!"
3361. "Seni ne kadar muahaze ederim ve sen bî-habersin ve ayaktan başa ka-dar zencîrler içindesin!"
Ey sersem, ben seni yaptığın günâhlardan dolayı dâimâ muâhaze ediyorum ve senin bu muâhazeden haberin yoktur! Sıfât-ı nefsâniyye ve kuyûd-ı cismâniyye içinde tepeden tırnağa kadar bağlı bir haldesin! Bu muâhaze değil midir?
3362. Ey kara tencere, senin kat kat kurumun, senin batınının sîmâsını harab etti!
3363. Senin kalbinin üzerinde paslar üzerine paslar toplandı; nihayet esrardan kör oldun!
3364. Eğer o duman bir yeni tencere üzerine vursa, eğer bir arpa bile olsa o eser, görünür!
Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin on yedinci bâbında buyururlar ki: "Vücûd-ı insanîde, biri nûr-i hayât, diğeri nûr-i akıl ve biri nûr-i yakîn olmak üzere üç nûr vardır. "Nûr-i hayât", nefs-i hayvaniyye şuâ'ının cemî-i zerrât-ı vücûda ve dimâğa ve ondan akla in'ikâsıdır. Onun illetleri ve mâniaları üçtür. Birisi "rân", diğeri "hicâb" ve üçüncüsü "akıl"dır. “Rân", irtikâb-ı maâsîden nâşî kalbde hâsıl olan perdedir. Ve "hicâb", mir'ât-ı kalbe suver-i ekvânın intibâıdır ki matlûbun rü'yetine mâni' olur. Ve "aklın mâni' olması", nûr-i ilimden bir şey iktisab etmeyip, kendi tahmînâtına tabi' olmasından nâşîdir.
"Nûr-i akıl", cevher-i akıldan nefs-i hayvâniyye şuâının in'ikâsıyla kalbe hâsıl olan nûrdur. Bunun illeti ve marazı "nefs-i gazabiyye"dir ki bu nefsin şânı, teâlî ve tekebbür ve ucübdür. Bu nefsin bir ateşi vardır ki kalbi yakar ve ondan kalb üzerinde bir duman çıkar, akıl ile kalb arasına hâil olur; ve binnetîce nefs-i hayvâniyyeden akıla ve akıldan kalbe vârid olan madde-i nûr munkatı' olur. Binâenaleyh kalbi zulmet kaplar. Ve bu dumana "gıtâ"" ve "künn" ve "gışâve" ta'bîr olunur.
"Nûr-i yakîn": Bu nûr, insan için son emeldir. Ve o emelin fevkinde insan için başka bir emel yoktur. Bu nûrun illeti ve marazı, kalbde adem-i ihlâstır. Ya'ni kalbin tamâmiyle Hak ve hakîkata teveccüh edememesidir." Bu bahsin tafsili fakir tarafından bu kitaba yazılmış olan şerhte mündericdir.
3365. Zîra ki her bir şey zıddı ile zahir olur; o kara, bir beyaz üzerinde rüsvây olur.
3366. Vaktâkî tencere kara oldu, imdi ondan sonra dumanın te'sîrini onun üzerinde çarçabuk kim görür?
Tencere bir kere kurum bağladıktan sonra, artık dumanın tencere üzerindeki te'sîri vehleten görünmez bir hâle gelir.
3367. Demirci adam ki, zenci ola, dumanın onun yüzü ile hem-renkliği olur.
Demirci olan zencinin yüzü kara, dumanın isi de kara olduğundan, ikisinin renginde ittihâd vardır. Binâenaleyh demircinin yüzünün isten müteessir olup olmadığı belli olmaz.
3368. Rûmî adam ki demircilik ede, duman getiricilikten onun yüzü alaca olur.
"Merd-i Rûmî"den murâd, beyaz renkli adamdır. Ya'ni, "Beyaz renkli adam demircilik ederse, dumanın isleri onun yüzüne bulaşarak siyah renkler peydâ olur."
3369. İmdi, günahın te'sîrini çabuk bilir. Binâenaleyh ağlar, hemen "Ey İlâh!" der.
İmdi, yukarıda 3364 numaralı beytin îzâhında beyân olunan nûr sâhipleri, her bir nûra karşı hâsıl olan mâniayı kendinde hissedince, derhal bunun te'sîr-i günâhtan olduğunu bilip, hemen dergâh-ı ilâhîye teveccüh eder ve "Aman yâ Rab, ben yine yolumu şaşırdım! Tövbe ettim, bir daha yapmam!" diyerek ağlar ve mağfiret taleb eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'in 27nci faslında buyururlar ki "Dervîşe ihtirâz lâzımdır ve herkesin lokmasını yememelidir. Zîrâ dervîş latîftir. Ona çabuk te'sîr edip bir şeyler zâhir olur. Nitekim bir beyaz libâs-ı tâhire siyahlık bulaşırsa, zâhir olur. Fakat siyah bir libâs üzerine kir ve kara te'sîr etmez; ne kendisine ve ne de halka zâhir olur. İmdi, mâdemki böyledir, dervîşin zâlimlerin ve harâm yiyenlerin ve cismânîlerin lokmasını yememesi lâzımdır. Zîrâ o lokma çabuk te'sîr eder; yabancı lokmanın te'sîrinden efkâr-ı fâside zâhir olur."
3370. Vaktaki ısrar eder ve fenâlığı san'at yapar, fikrinin gözüne toprak saçar!
Vaktâki icrâ-yı ma'siyet husûsunda musır olur ve kötü ef'âli kendisine meleke ve san'at yapar, artık fenâlıktan rücû' düşüncesinin gözüne toprak doldurmuş ve o gözü kör etmiş bulunur.
3371. Artık tövbeyi düşünemez, o günah onun kalbine tatlı olur; nihayet dinsiz olur!
İcrâ-yı ma'siyette musır olan kimse, artık tövbeyi düşünemez bir hâle gelir. O yaptığı günahlar onun kalbinin ve aklının gözünde tatlı ve lezzetli görünür; birini icrâ ederken diğerine niyet eder. Meselâ şarap içer; "Adam sende, bu şaraptan ne fenâlık olur! Vücûda kuvvet ve dimâğa neş'e verir bir şeydir. Şerîatta bunun men'i, kendi hissiyâtını idâreden âciz bulunan bedevilere karşı vaz' edilmiş olan bir hükümdür!" der. Ve kezâ zinâ eder ve bu fiil-i menhûsuna hak vermek için, “Bu zinânın memnûiyyeti, cem'iyyet-i beşeriyyenin nesilde ve mîrâsta intizâmını muhafaza içindir. Ben çocuk olmamak üzere zinâ edersem, bu mahzûrlar vâki' olmaz; keyifli ve tatlı bir hayat geçiririm!" der ve gitgide şer'in ahkâmını birtakım böyle vâhî fikirler ile te'vîl eder ve nihayet dinsiz olur.
3372. O pişmanlık ve "Ya Rab!" ondan gitti; onun aynası üzerine pas beş kat oturdu!
Bir kimse bu hâle gelince, artık onda icrâ ettiği günâhlar için nedâmet hâsıl olmaz ve "Aman yâ Rab, günâh yaptım, affet!" demek aklına bile gelmez Ve onun kalbinin aynası üzerine kat kat ma'siyetin pasları ve zulmetleri çöker!
3373. Onun demirini pasların yemesi tuttu; onun gevherini pasın noksan etme-
Günahta musır olan kimsenin demir gibi katı olan kalbini ma'siyet pas-ları büsbütün yemeğe ve çürütmeğe başladı ve onun cevher-i îmânını bu paslar günden güne za'fa düşürüp eksiltmeğe başladı Nitekim hadîs-i şerîf-te, إن القلوب تصدأ كما يصدأ الحديد قالوا وما جلاؤها يا رسول الله قال ذكر الله ya'ni, “Muhakkak kalbler demirin paslanması gibi paslanır. Dediler ki: 'Yâ Resûlallâh onun cilâsı nedir?' Buyurdular ki: 'Allah'ın zikridir!" buyurulmuştur.
3374. Beyaz kâğıt üzerine yazdığın vakit, o yazılmış nazara okunmuş gelir.
Bir beyaz kâğıt üzerine yazı yazıldığı vakit, o yazı nazara okunaklı bir sû-rette çarpar.
3375. Yazıyı yazılmışın başı üzerine yazdığın vakit, fehim gelmez, onun okun-ması galat olur.
Fakat zâten üzerine yazı yazılmış olan bir kâğıda yazı yazarsan, karma-karışık olup okunamaz. Güçlükle okunsa bile, yanlış okunur.
3376. Zîrâ bir kara bir kara üzerine düştü; her iki yazı kör oldu ve bir ma'nâ vermedi.
Bir kara yazı bir kara yazı üzerine düşmek sebebiyle, iki yazı da körleşir ve bir ma'nâ çıkarılamaz.
3377. Onun başı üzerine üçüncü def'a da yazarsan, onu kâfirin canı gibi çok kara yaptı.
Eğer o ikinci yazı üzerine üçüncü def'a da yazarsan, o üçüncü yazıyı kâ-firin zulmânî olan rûhu gibi kapkara bir hâle getirir ve artık okunmaktan büs-bütün müberrâ olur. Bu beyitler şu hadis-i şerîfin tefsîridir: إن العبد كلما أذنب ذنبا حصلت في قلبه نقطة سوداء إن إستغفر صقلت وإن عاد زادت حتى يسود قلبه و هو الران الذي قال الله تعالى في كتابه كلاً بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ya'ni, “Muhakkak abd her ne vakit bir günah işlerse, onun kalbinde kara bir nokta hâsıl olur. Eğer istiğfâr ederse, açılır. Ve eğer yine günâha avdet ederse, kalbini büsbütün karartıncaya ka- dar o nokta ziyâdeleşir. Ve o "rân"dır ki, Allâh Teâlâ Kitâb'ında, 'Hayır, münkirlerin dedikleri gibi değildir; belki onların kesbettikleri günâh kalbleri üzerine perde olmuştur.' (Mutaffifin, 83/14) buyurdu."
3378. İmdi, çârecinin penâhından başka ne çâre vardır? Ümitsizlik bakır ve onun iksîri nazardır.
Bu kalbin kararmasından kurtulmanın çâresi, ancak çâreleri halk eden Hak Teâlâ'ya sığınıp niyâz etmektir. Nefsin salâhından ümîdi kesip izhar-ı acz etmek bakır; ve o ümitsizlik bakırını altın yapacak olan iksîr de Hakk'ın rahmetle nazarıdır.
3379. Ümitsizlikleri O'nun önüne koyunuz; nihayet devâsız dertten dışarıya sıçrayınız!
Ümitsizliğinizi ve aczinizi Hakk'ın huzûruna arz ediniz ki, kendinizin devâsını ve çâresini bulamadığınız bu nefsâniyyet ve cismâniyyet derdinden ve illetinden, rahmet-i ilâhiyye imdadınıza yetişmek sûretiyle kurtulasınız. Zîrâ Hak Teala hazretleri, قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَة الله إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذنوب جميعا إنه هو الغفور الرحيم (Zümer, 39/53) ya'ni, "Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Muhakkak Allâh Teâlâ günahların hepsini mağfiret eder. Zîrâ O gafûr ve rahîmdir!" buyurur. Ve en büyük günâh, insanın kendi enâniyyetini ve varlığını görüp, cemî'-i umûrunda ona istinad etmesidir. Nitekim, وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'ni, "Senin vücûdun, diğer günahlara kıyâs olunamayan bir günahtır!" buyurulmuştur.
3380. Vaktaki Şuayb bu nükteleri ona söyledi, o can deminden onun kalbinde [3388] gül açıldı.
"Can"dan murâd, Rûhu'l-Emîn denilen Hz. Cibril'dir. "Dem"den murâd, nefestir. Ya'ni, Cibril'in bir sûrete mütemessil olmaksızın vahy-i ilâhînin ma'nâsını kalb-i şerîf-i nebevîye ilkā etmesidir. Binâenaleyh "can demi"nden murâd, kelâm-ı vahiy olur. Ya'ni, "Şuayb (a.s.) o günahkâr kimseye bu nükteleri söyledi Zîrâ Hz. Şuayb'in kalb-i şerîfinde hakāyık ve maârif-i ilâhiyye gülleri açıldı" İkinci mısra' Şuayb (a.s.)a râci' olursa ma'nâ böyle olur. Gü- nahkâra râci' olursa, "Kelâm-ı vahiyden günahkârın kalbinde îmân gülü açıldı" demek olur.
3381. Onun canı göğün vahyini işitti dedi: "Eğer bizi muahaze etti ise nişanı hani?"
Günahkârın canı Hz. Şuayb lisânından vahy-i âsumânı ya'ni Hakk'ın vahyini dinledi de, dedi ki: "Eğer Hak Teâlâ günâhtan dolayı bizi muâhaze buyurdu ise, o muâhazenin alâmeti nerededir?"
3382. Dedi: "Yâ Rab, o beni def' ediyor ve o, o muâhazenin nişanını istiyor!"
Günahkârın bu suâli üzerine Hz. Şuayb dedi: “Yâ Rab, bu günahkâr adam benim nüktelerimi delilsiz kabul etmiyor; o muâhazenin delilini ve alâmetini istiyor!"
3383. Dedi: "Settârım, onun ibtilası için bir sırrın gayri olan onun sırlarını söylemem."
Hak Teâlâ tarîk-ı vahiy ile Şuayb (a.s.) a buyurdu ki: "Ben azimüşşan kullarımın kusurlarını ve ayıplarını çok örtücüyüm. Onu muahazem alâmeti olarak, içinde bulunduğu ibtılası hakkındaki sırlarının hepsini söylemem; ancak bir sırrı söylerim ve bir alâmeti gösteririm."
3384. “Bir nişan odur ki, onu muahaze ediyorum. O ki oruçtan ve duadan taat tutar."
3385. "Namazdan ve zekâttan ve onun gayrinden; fakat bir zerre zevk-i can tutmaz."
"O günahkârı muahazemin alâmetlerinden birisi budur ki, o kimse zahiren oruç tutar ve dua ve münacat eder ve namaz kılar ve zekât verir ve sair ibâdât ve taatı icra eder ve bunları yaparken kalbinde asla lezzet-i ma'neviy- ye duymaz ve bunları bir âdet tarzında yapar, bir feyz-i bâtınî ve incizâb-ı rûhânî hissetmez. Münâcât ederken gözünden bir damla bile yaş gelmez ve orucunda kalbinde bir teravvuh hâsıl olmaz; bil'akis açlık a'sâbına sû'-i te'sîr edip, nefsinde şuna buna gazab hisseder. Velhâsıl bu ibadetlerin hiçbirinde bir lezzet-i rûhanî bulamaz, işte bu hâl, ma'siyetlerinden dolayı onu muâteb tuttuğumun ve muâhaze ettiğimin alâmetleridir."
Bu kıssa şu haber üzerine beyân buyurulmuştur :
3386. Tâât ve ef'al-i seniyye yapar, fakat bir zerre çeşni tutmaz!
Ankaravî'nin Mısır tab'ı olan nüshasında bu beytin tercümesi sehven tab' edilmemiştir.
3387. "Onun taatı latîftir ve ma'nâsı latif değildir; cevizler çoktur ve onda iç yoktur!"
"Onun ibâdât ve tââtı zâhir-i şer'e tevâfuk ettiği için zâhiren latîftir. Fakat ezvâk-ı rûhâniyyeden hâli bulunduğu için bâtını ve ma'nâsı latîf değildir. Onların zâhirleri, içi olmayan ceviz yığınına benzer."
"Bu beyit Ankaravî'nin matbû' nüshasında sehven tab' edilmemiş ise de, tercümesi mündericdir. Ve tercümeye nazaran ibâre-i beyit Hind nüshalarının aynıdır."
3388. Taatlar meyve vermek için zevk lâzımdır. Dâne ağaç vermek için iç lâzımdır!
"Tâatlar ve ibâdetler bâtında semere ve meyve vermek için onlarda ezvâk-ı rûhâniyye ve lezzât-ı ma'neviyye duyulmak îcâb eder. Nitekim dâneden ve çekirdekten ağaç çıkmak için, o çekirdeğin içi olmak lazımdır."
3389. "İçsiz dâne ne vaki' fidan olur? Cansız sûret hayâlden gayri olmaz!"
"İçsiz çekirdekten hiç fıdan çıkar mı? Canı olmayan bir resim ve heykelde semere-i efâl ve ahvâl olmadığından, onun vücûdu bir hayâlden başka bir şey değildir, ibadetler dahi böyledir. Zevk-i bâtınîden hâlî olan ibâdât âlem-i sûrette kalır. Ve eğer onda ezvâk-ı rûhâniyye olursa, bu zevk bir sûret-i rûhâniyye iktisab edip, âlem-i illiyyîne urûc eder!"