İçeriğe atla

O yabancı adamın şeyhe ta'n vurması kıssasının bakıyyesi

50. bölüm / 61 · 1609 kelime · ~9 dk okuma

3390. O habîs, şeyhten dolayı beyhûde çene çaldı Şaşının aklı daimâ eğri bakıcı olur!

"Lâîden" çene çalmak ma'nâsınadır; "jâj" herze ve beyhûde demektir. “Kâj" şaşı ma'nâsınadır. Ya'ni, "O yabancı adam şeyh-i kâmil hakkında boş sözler ile çene çaldı. Zîrâ kalb gözü şaşı idi. Ve şaşının aklı eğri bakıcı olur." Ba'zi nüshada لائید ژاژ yerine خایید ژاژ vaki'dir. Ve "jâj" tohumsuz bir nebât ma'nâsına da gelir ki, o nebat lezzetsizdir ve deve onu ne kadar çiğnese yumuşamaz. Boş sözler hakkında bundan kinâye olarak “jâj hâîden" ya'ni "jaj çiğnemek" derler.

3391. Ki, "Ben onu bir meclis ortasında gördüm. O takvadan ârîdir ve bir müflistir."

O yabancı adam dedi ki: "Ben o şeyhi bir mecliste gördüm. Onda takvâdan hiçbir şey yoktur ve a'mâl-i sâlihadan müflistir."

3392. "Ve eğer ki bana i'timâdın yok ise bu gece kalk, tâ ki şeyhinin fıskını âşikâr olarak göresin."

3393. Gece onu bir pencere tarafına götürdü, dedi: "Fisk ve işret etmesine bak!"

O münkir adam şeyhin müridini bir pencere tarafına götürüp, gizlice şey- hin hâlini gösterdi ve dedi ki: "İşte şeyhinin fisk ve fesâdına ve işret etmesi- ne ve şarap içmesine bak!"

3394. "Bak o gündüzün riyasına ve gece fıska! Gündüz Mustafa, gece Ebû Leheb gibi!"

"Bak şeyhinin gündüzdeki riyâkârlığına ve gecedeki fıskına! O gündüz Mustafa (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) revişinde görünür ve gece olunca Ebû Leheb tavrını takınır!"

3395. "Ona gündüz Abdullah ad olmuş; gece neûzü billâh elinde kadeh!"

"Gündüz Allah'ın kulu olup, efâlini şer'a muvâfık gösterir; gece ise neûzü billâh nefsinin kulu olup, elinde şarap kadehi tutar!"

3396. O pîrin elinde şişeyi dolu gördü, dedi: "Ey şeyh, senin için de aldanma vardır!"

"Gurr" aldanmak ve gaflet ma'nâsınadır. Ya'ni, "Mürîd şeyhinin elinde dolu şişeyi gördü ve dedi ki: 'Ey şeyh, senin de hazz-ı nefsine aldanman var- dır!"' Ankaravî nüshasında beytin kâfiyeleri "pür" ve "gurr" dur. Hind nüs- halarının ba'zılarında "berr" ve ""ar" sûretindedir. "Berr" iyi amelli; ve "ar" günahla âlûde olmak ve gamgîn olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Gündüz iyi amelli olan şeyhin elinde dolu şişeyi gördü de, dedi ki: 'Ey şeyh, senin de gü- nahla âlûde olman vardır!'"

3397. "Sen demez mi idin ki, 'Şarap kadehine acele şeytan işer!'"

3398. Dedi: "Benim kadehimi öyle doldurmuşlardır ki ona bir üzerlik dânesi sığmaz!"

Şeyh mürîde cevâben dedi: "Benim vücûdumun kadehini aşk-ı Hak şarâbından öyle doldurmuşlardır ki, şeytanın sidiği mesâbesinde olan vesveseler değil, küçücük bir üzerlik tohumu dânesi bile sığmaz!"

3399. "Bak burada hiçbir zerre sığar mı?! Bu sözü eğri işitip aldanmışsın!"

"Bak, vücûd-ı Hakkānîye mübeddel olan bu vücûd-ı mecâzîme mâsivâl-lahtan hiçbir zerre sığar mı? Bu şarab içtiğim hakkındaki sözü münkirden eğri işitip aldanmışsın!"

3400. "Bu kadeh zahir ve şarab zahir değildir. Gayb görücü olan şeyhten bunu uzak tut!"

"Bu gördüğün ehl-i fıskın kullandığı zâhirî kadeh ve zâhirî şarab değildir. Esrâr-ı gaybiyyeyi müşâhede eden şeyhinden ehl-i fiskın amellerini uzak tut!"

Ma'lum olsun ki, sıfât-ı beşeriyyeden her birînin âlem-i gaybda birer misâlleri vardır. Sıfât-ı hamîdenin misâlleri hûriler ve gılmânlar ve nefis şarablar ve bağ ve bostan ve emsâli şeylerdir. Ve sıfât-ı zemîmenin misâlleri de, hayvânât-ı vahşiyye ve dikenlikler ve ateşlerdir. Evliyâullâh âlem-i gaybda gördükleri bu misâlleri âlem-i hisse çıkarıp, istedikleri kimselere de gösterirler. Hz. Şeyh'in kadeh ve şarab göstermesi dahi bu kabildendir. Nitekim buyururlar:

3401. "Ey ahmak, mey kadehi şeyhin vücududur ki, ona şeytanın sidiği sığmaz!"

"Felîv" ahmak, beyhûde ve dîvâne ma'nâsınadır. "Ey ahmak, o gördüğün şarab kadehi şeyhin vücûd-ı mecâzîsidir ki ona şeytanın sidiği mesâbesindeki vesveseleri sığmaz!"

3402. "Nûr-i Hak'tan dolu ve mâlâmâldir. Ten kadehi kırılmıştır ve nûr-i mutlaktır!"

"O vücûd-ı mecazî Hakk'ın nûruyla dolmuş ve zulmet-i nefsâniyyesi mahvolmuştur. Ve onun vücûd-ı izâfi kadehi kırılmış ve ancak ona dolmuş olan vücûd-ı mutlakın nûru kalmıştır!"

3403. Güneşin nûru eğer pislik üzerine düşerse, o yine nûrdur, habes kabûl etmez.

"Bu hâle gelmiş olan veliyy-i kâmil güneş gibidir. Güneşin nûru eğer bir pislik üzerine düşerse, onun nûrluğu zâil olmaz, yine ayn-ı nûrdur; kirlenmez ve o nûra necâset bulaşmaz. Belki necâset üzerinde yeşillikler çıkarır ve istihâlesine sebeb olup, ayniyyetini tebdil ederek necâsetlik mertebesinden topraklık mertebesine getirir. Bunun gibi, vücûd-ı mutlakın nûru olan kâmiller dahi ayniyyeti fenâ gösterilen eşyayı taklîb ederler. "Taklîb-i a'yân" hakkındaki menâkıb-ı evliyâ çoktur. Ezcümle, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu vak'a nakledilmiştir: "Cenâb-ı Mevlânâ, ashâbdan Celaleddîn Ferîdûn'un bağına gitmişler ve orada cem'iyyet vâki' olmakla çok semâ' buyurmuşlar idi. Semâ'dan sonra mürîdânın her biri bir ağaç altında istirahat ettiler. Hz. Pîr dahi ashâbın istirahatları için bir müddet murâkıb oturdular. Mürîdânın cümlesi uykuya vardıkda, kendileri hâl-i istiğrâk içinde bağda dolaşırlar idi. Mürîdlerden kimyâ ve simyâ ilmine vâkıf olan Bedreddîn-i Tebrîzi o sırada uyanık olup, kendi kendine, 'Mûsâ (a.s.) ve Ca'fer-i Sâdık hazretleri ve onların emsâli enbiyâ ve evliyâ ilm-i kimyâya vakıf idiler. Acabâ Hz. Pîr'in de vukūfu var mıdır, yok mudur?' diye tefekkür ederdi. O esnâda Hz. Pîr onun baş ucuna gelip, 'Bedreddîn ne iştesin ve ne düşünüyorsun?' buyurdu. Mûmâileyh ise yerinden fırlayıp kalktı. Hz. Mevlânâ, 'Şu tuğla parçasını bana ver!' buyurdular. O da alıp mübarek ellerine verdi. Onun elinden alıp cübbelerinin içine çektiler ve diğer ellerinden dışarıya çıkarıp, 'Bedreddîn al!' deyip verdiler. Ay aydınlığında bakıra memsûh ve şeffaf bir la'l gördü ki, rengi ve şuâ'ı göz kamaştırır idi. Bundan sonra buyurdular ki: 'Merdân taşı la'l ve gevher yapabilirler; fakat onların bundan daha azîm bir meşgüliyetleri vardır!'."

3404. Şeyh dedi: "Bu ne kadehtir ve ne de meydir. Agah ol ey münkir, aşağıya gel ona bak!"

Şeyh, mürîdini iğfâl eden münkire hitâben dedi ki: ""Ey münkir, bu elimde zâhiren gördüğün şey ne şarab kadehidir ve ne de şarabdır! Âgâh ol, aşağıya ya'ni bulunduğum mahalle gel de ona dikkatle bak!""

3405. Geldi ve gördü; has bal idi. O kör ve kebûd olan düşman kör oldu!

Münkir şeyhin yanına geldi ve bardağın içindeki maddenin hâlis bal olduğunu gördü. O müstekreh olan düşman kör oldu, ya'ni da'vâsında rüsvây ve kepâze oldu.

3406. Pîr o demde kendi mürîdine dedi: "Ey pâkîze, git benim için mey ara!"

Münkirin kepâze olmasını müteakib şeyh kendi mürîdine dedi ki: "Ey Pâkîze mürīdim, git benim için şarab ara, bul getir!"

3407. "Zîra benim rencim vardır, muztar olmuşum. Ben rencden, açlığın şiddetinden geçmişim!"

"Şarab getir; zîrâ benim zahmetim vardır. Açlıktan muztar bir halde kaldım. Zahmet ve açlık şiddetinin bir haddi vardır. Ben o hadden dahi ileriye geçtim. Bendeki ıztırâr ve açlık son dereceden ileriye geçmiştir!"

3408. "Zarûrette her murdar temiz olur. Münkirin başı üzerine la'netten toprak olsun!"

"Hâl-i zarûret bu dereceye gelince her murdar olan şey temiz ve her haram olan şey mübâh olur. Ben bu hâl-i ıztırâr içinde hakikaten şarab içsem bile şer'an câiz olur. Binâenaleyh benim ahvâl-i husûsiyyemi bilmeksizin inkâr eden kimsenin başına la'net cinsinden toprak saçılsın!"

Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilden şer'e muhâlif efâlin zuhûru, atîdeki esâsâta müstenid bulunur: 1. Yukarıda 3297 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere, sırr-ı kader icabı olur. 2. Gāfillerin îkāzı maksadıyla taklîb-i a'yân sûretiyle olur ki, bu hâl kerâmet nev'indendir. 3. Ruhsat-ı şer'iyye üzerine vâki' olur. Şiddet-i cû' ve ataş vaktinde domuz eti yemek ve şarab içmek gibi. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de وَقَدْ فَصَلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ (En'âm. 6/119) ya'ni, “Allâh Teâlâ haram ettiği şeyi tafsil etti; muztar olduğunuz şey müstesnâdır" buyurdu. 4. Emir ve ilhâm ile vâki' olur. Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.)a gösterdiği efâl gibi 5. O nâmeşrû' görünen şey suver-i gaybiyyeden olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber'in Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde beyân buyurdukları Kazîbü'l-Bân-ı Mevsılî hazretlerinin kıssası bu kabîldendir. Kıssanın hülâsası şudur: Ka- zîbü'l-Bân hazretlerinin odasına bir güzel oğlan ile bir güzel kız girdiğini gören bir münkir, Hazret'in bir mürîdine karşı aleyhinde bulunur. Mürīdi o Hazret'in hücresine girer. Filhakîka güzel oğlanın sağında ve güzel kı- zın solunda oturduğunu ve Şeyh'in onlar ile şehvet-âmîz muamelede bu- lunduğunu görür. Hz. Şeyh, "Bu güzel oğlan benim aklımın; ve bu güzel kız dahi nefsimin sûretidir. Hak Teâlâ hazretleri evliyâsına "müşâhede" lezzeti hâsıl olmak için, bu suver-i gaybiyyeyi mütecessid olarak merte- be-i şehadete getirir. İkrâm buyurduğu velîsi isterse onların sûretleriyle mütelezziz olur; ve isterse o suver-i gaybiyyeyi yine mertebelerine gönde- rir" buyurup, oğlana sarılır; kendine çekince kaybolur. Ve kızı sadrına çe- kip kucaklayınca, o da kaybolur.

3409. O mürîd meyhane tarafına geldi; şeyh için o her küpten şarab tattı.

3410. Bütün o meyhanelerde şarab görmedi. Şarab küpü baldan dolu olmuş idi!

[3418] "Nebîd" ve "nebîz" hurma şarabına derler. Burada mutlakan şarab ma'nâsınadır. Bu hâl, şeyhin taklîb-i a'yân sûretiyle vâki' olan kerâmeti idi.

3411. Dedi: "Ey rindler, ne haldir ve iştir? Hiçbir küpte şarab görmüyorum!"

"Ukār" şarab ma'nâsınadır, Ba'zı nüshalarda birinci mısra' گفت ای رندان چه حالت این چه کار ya'ni, "Ey rindler, ne haldir, bu ne iştir?" sûretindedir.

3412. Rindlerin hepsi gözleri ağlayıcı olarak şeyhin nezdine geldiler ve başlarına vurdular.

Meyhâne müdavimleri şarabların bala münkalib olduğunu görünce, mürî- din mâcerâyı hikâye etmesi üzerine şeyhin kemâlini anladılar ve ma'siyetle- rine tövbe edip, gözleri ağlayıcı olduğu halde şeyhin huzûruna geldiler ve ne- dâmetten elleriyle başlarına vurdular da dediler ki:

3413. "Ey şeyh-i ecell, meyhaneye geldin; bütün şarablar senin kudumundan bal oldu!"

"Ey mertebesi büyük olan şeyh, sen himmetin ile meyhaneye geldin; bütün şarablar senin ma'nevî kudûmundan ve tasarrufundan bal oldu!"

3414. "Sen şarabı pislikten mübeddel etmişsin, bizim canımızı da murdarlıktan tebdîl et!"

3415. Eğer âlem kandan mâlâmâl dolu olsa, bende-i Huda helâlden gayrisini ne vakit yer!

Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyurulur; لو كانت الدنيا دما عبيطا لا يكون قوت المؤمن إلا حلالا Ya'ni, "Eğer dünyâ taze kan olsa, mü'minin gıdâsı helâlin gayrisi olmaz." "Bende-i Hudâ" buyurulması, “bende-i hevâ"dan ihtiraz içindir. Ya'ni, "Hak Teâlâ evliyâsının rızkını haramdan hifzeder ve ona ancak helâl olanı ihsân eder" demektir. Yoksa, haramı helâl eder ma'nâsına değildir.

Evliyâ taklîb-i a'yânı ancak ehl-i gafleti îkāz için yaparlar. Yoksa kendi nefislerinin hazzı için değildir. Ve âlem tâze kan olsa, bende-i Hudâ bir an Hak'tan gāfil olmadığı için, ruhsat-ı şer'iyye üzerine amel edip, helâl yer. Ve "bende-i hevâ", bil'akis âlem baştan aşağıya gıdâ-yı helâlden ibaret olsa, Hak'tan gāfil olduğu için, helâli kendi nefsine harâm yapar!