İçeriğe atla

Bir ok atıcının kıssası ve onun ormana giden bir süvârîden korkması

43. bölüm / 61 · 631 kelime · ~4 dk okuma

3151. Silahlı ve çok heybetli bir süvârî, iyi cinsten bir at üzerinde ormana gitti.

3152. Onu bir ok atıcı hükm ile gördü; binâenaleyh korkudan o yayı çekti.

O ok atıcı, süvârî olan kimseyi de bir ok atıcı üstâd hükmüyle gördü; korkusundan o süvârîye karşı yayını çekti.

3153. Tâ ki bir ok vura. Süvârî ona bağırdı: "Her ne kadar cesedim iri ise de ben zaîfim!"

Ve yayını o süvârîye bir ok vurmak için çekti. Süvârî onun kendisine karşı böyle yay çektiğini görünce bağırıp dedi ki: "Yâhu, her ne kadar benim cismim iri ve heybetli ise de, içim zaîftir!"

3154. "Sakın, sakın sen benim iriliğime bakma! Zîrâ cenk vaktinde koca karıdan aşağıyım!"

3155. Dedi: "Git ki, iyi söyledin. Ve yoksa korkumdan oku sana atar idim!"

Ok atıcı kimse süvârîye dedi ki: "Haydi yoluna git, iyi ki hâlini söyledin. Yoksa seni bir merd adam zannedip, korkumdan az daha oku sana atacaktım!"

3156. Recûliyyetsiz yumruğunda böyle bir kılıç olan çok kimseleri cenk âleti öl-dürdü!

Recûliyyeti ve merdliği olmadığı halde, o süvârî gibi silâh taşıyan çok kimselerin, bu cenk âletleri ölümlerine sebep oldu! Zîrâ onu silahlar kullana-bilecek bir adam zannedip öldürdüler. "Silâhlar”dan murâd, ehlullâhın sırr-ı vahdete dâir olan maârif ve hakāyıkıdır. Ehl-i nefs olan kimseler, onların ma-ârif ve hakāyıkıyla müsellah olup, hîle-i nefsânî olarak da'vâ-yı irşâd ile meydana çıktılar; nihâyet bu silâhlar onların helâkine sebep oldu.

3157. Eğer sen Rüstem'lerin silahını taşısan, mâdemki onun adamı değilsin, canın gitti!

"Rüstem", Şehnâme'de ismi mezkûr olan bir kahramanın ismidir.

3158. Ey oğul, kılıcı bırak, canı siper et! Her kim başsız oldu, bu şâhtan baş götürdü!

Ey sâlik, Hak yolunda kıyl ü kāli bırak; riyâzet ve mücâhede ile canı siper et, ya'ni can fedâsını göze al! Bu yolda her kim cisminin başını fedâya niyet etti ise, şâh-ı hakîkî olan Hak'tan ma'nâsının ve ruhunun başını kurtardı ve hayât-ı ebedî buldu.

3159. O senin silahın, senin hîle ve mekrindir. Hem senden doğdu ve hem se-nin canını hasta etti!

O senin takındığın silâh, senin nefsinin hîlesi ve mekridir. Zîrâ nefsin halk nazarında mergūb ve makbûl olmak istediği için, hâlin ve zevkin olmayan, ehlullâhın maârif ve hakāyıkını çaldırır ve seni mertebe-i irşâda sevkeder. Ve halk dahi sende bir hâl-i ma'nevî vardır zannederek sana hürmet ederler ve nefsin de bundan haz duyup kabarır. Bu hîle hem senin nefsinden doğar ve hem de senin ruhunu hasta eder.

3160. Mâdemki bu hîlelerden hiçbir fâide etmedin, hîleyi terket ki önüne devletler gelsin!

Mâdemki şimdiye kadar nefsinin bu hîlelerinden kuru bir enâniyyet zevkinden başka rûhânî bir fâide hâsıl etmedin, artık Hak yolunda bu hîleyi bırak ve nefsinin hiçliği ve yokluğu fikriyle mücâhedeyi ihtiyâr et ki, önüne ma'nevî ve rûhânî devletler gelsin!

3161. Mâdemki fenden bir lahza meyve yemedin, fen terkini söyle, Rabbü'l-mîneni iste!

Mâdemki bu hîle fenninden bir lahzacık olsun meyve yemedin ve fâideli bir netîce elde etmedin, artık hîlede mütefennin olan nefsinin mekrlerini ve hîlelerini terket ve ihsanların sâhibi olan Hakk'a vusûlü iste! Beyit: Bir aceb sevdâya düştü, tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan!

3162. Mâdemki bu ulûm sana mübârek değildir, kendini ahmak yap ve uğursuzluktan geç!

Mâdemki nefsinin sermâye-i gurûru olan bu ilimler senin için mübârek değildir, kendini halk nazarında ahmak ve deli göster ve gurûr ve enâniyyetin şeâmetinden ve uğursuzluğundan geç ve kurtul! Beyit: “İçeriden âşinâ ve dışarıdan yabancı gibi ol! Cihanda böyle zîbâ reviş az vâki' olur!”

Beyit: Derûndan âşinâ ol, taşradan bîgâne sansınlar Bu bir zîbâ reviştir, âkıl ol, dîvâne sansınlar!

3163. Melaike gibi, "Yâ ilâhî, senin bize bildirdiğin şeyden başka bizim için ilim yoktur!" de!

Saf olan melâike gibi سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا (Bakara, 2/32) ya'ni, “İlâhî, seni tesbih ve tenzih ederiz Bizim için senin bize bildirdiğin şeyden gayri bilgi yoktur!" de. Nitekim sûre-i Bakara'da olan bu âyet-i kerîmenin beyânı ve melâikenin ahvâli yukarılarda geçti.