Yūnus (a.s.)ın balıktan kurtulmasının sebebi ve rûhun nefisten halâsı
42. bölüm / 61 · 1908 kelime · ~10 dk okuma
3123. Senin Yunus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına tesbihten gayri çare yoktur.
"Senin Yûnus (as.) gibi saf olan rûhun, balık mesâbesinde olan cism-i kesîfinin karnında beliyyât-ı cismâniyye ile yandı kavruldu. Onun kurtulması için tesbîhten başka çâre yoktur. Nitekim Yûnus (a.s) balık karnında tesbih etmek sebebiyle kurtuldu." "Büd" çâre ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte rûh-i insanî, peygamberlerden Yûnus (a.s.)a; ve cesed-i insânî dahi Yûnus (a.s.)ı yutan balığa teşbih buyurulmuştur.
Ma'lumdur ki, Yûnus (as.) Musul civarında kâin ve elyevm harâbeleri mevcûd olan Ninova şehrine meb'ûs olmuş idi. Kavmi kendisini tekzîb ettiğinden öfkelendi ve vahy-i ilâhîye intizar etmeksizin aralarından kaçtı. Allahu a'lem Basra körfezinde dolmuş bir yelken gemisine bindi. Gemi bir akıntıya tutuldu ve fenâ bir vaz'iyyete düştü. Gemi halkı, "İçimizde efendisinden kaçan bir köle vardır" deyip, kur'a çektiler. Kur'a Yûnus (as.)a isabet etti onu denize attılar. Derhâl balina balığı gibi bir büyük balık onu yuttu ve Cenâb-ı Hak onu karanlık olan o balığın karnında zahmet içinde yaşattı. Nitekim sû- re-i Sâffât'ta şöyle hikâye buyurulur : وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ إِذْ أَبَقَ الْفُلْكَ الْمَشْحُونَ فَسَاهَمَ فكان مِنَ الْمُدْحَضِينَ فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ فَلَوْ لَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (Saffât 37/139-144). Ya'ni, "Muhakkak Yûnus dahi mürsellerdendir. Vaktâki dolmuş bir gemi tarafına kaçtı, kur'a çektiler, mağlûblardan oldu. İmdi o melâmet ettiği halde onu balık yuttu. Eğer müsebbihlerden olmasa idi kıyâmete kadar onun karnında kalır idi." Ve diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak onun tesbihinden haber verip buyurdu ki; فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ (Enbiyâ, 21/87). Ya'ni, "Zulümât içinde, 'İlâhî, Sen'den başka ilâh yoktur. Ben Sen'i cemî-i nakâisten tenzîh ve takdîs ederim. Muhakkak ben zâlimlerden oldum!' diye nidâ etti."
3124. Eğer o tesbih edici olmasaydı balığın karnı kıyâmete kadar ona hapis ve zindan olurdu.
3125. O tesbih ile balığın cisminden sıçradı. Tesbih nedir? Rûz-i elest âyetidir.
HZ. Yûnus balık karnından tesbih ederek kurtuldu. Ve tesbîhinde dedi ki: "İlâhî, Sen'den başka mutasarrıf-ı hakîkî olan bir ilâh yoktur. Rubûbiyyet-i mutlaka ancak sana mahsûstur. Ben senin emrine muntazır olmayıp kaçmakla hod-be-hod tasarrufa kıyâm ettiğim için ters bir iş yaptım ve zâlimlerden oldum!" İmdi bu ma'nâ i'tibâriyle, bu âlem-i keserâtta tesbih nedir? Ervâha, ألست بربكم (A'râf, 7/172) ya'ni "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olduğu ânın ve zamânın âyeti ve nişanıdır. Zîrâ o günde Cenâb-ı Hak rubûbiyyetin kime âid olduğunu ervâha sordu. Onlar da, "Evet, rubûbiyyet-i mutlaka senindir. Bu husûsta kimsenin iştiraki yoktur" dediler ve Hakk'ı şerîkten tenzîh ettiler. Hal böyle iken, o ervâh âlem-i cismâniyyete gelip, bu rubûbiyyet-i mutlakanın Hakk'a âidiyyetini unuttular da, güneş ve toprak ve su gibi Hakk'ın vesâit-i terbiyesine isnâd ettiler ve şerîk ittihâz ettiler.
3126. Eğer canın tesbihi ferâmûşun oldu ise, balıkların bu tesbihlerini dinle!
Ey cismâniyyette müstağrak olan kimse, eğer canın bu âlem-i keserâtta rûz-i elestteki tesbihi unuttu ise, bâri deryâ-yı vahdetin balıkları mesâbesinde olan ehlullâhın tesbihlerini dinle de, o unuttuğun tesbîhi hâtırına getir!
3127. Her kim Allah'ı gördü ise, Allâhîdir; her kim denizi gördü ise, o balıktır.
Her kim bu âlem-i keserâtta Hakk'ın sıfat perdelerine bürünmüş olan Zât'ını gördü ise, o kimse Allâhîdir ve Allâh'a mensuptur. Ve her kim o deryâ-yı hakikat olan vücûdu gördü ise, cismi ile o deryânın balığıdır. Ve ehlullâh ile evliyâ hakkındaki îzâhât, yukarıda 3100 numaralı beyitte geçti.
3128. Bu cihân deryadır ve cisim balıktır; ve rûh, nûr-ı subûhtan mahcûb olan Yûnus' tur.
"Subûh", vakt-i subh ma'nâsınadır. Bu cihân, vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsıdır; ve cisimler, o vücûd-ı hakîkî deryâsında yüzen balıklardır; ve rûhlar dahi, o vücûd-ı hakîkî sabâhının nûrundan, bu cisimlerin kesâfeti sebebiyle mahcûb olan birer Yûnus'tur.
3129. Eğer müsebbih olursa balıktan kurtuldu; ve yoksa onda hazm ve na-bedîd oldu!
Eğer rubûbiyyet-i mutlakayı sahib-i aslîsi olan Hakk'a izâfe etmek sûretiy-le Hakk'ı şerîkten tenzih ve tesbih edici olursa, balıklar gibi olan cisimlerin hicâbından kurtuldu; ve aksi halde o cismâniyyet içinde eriyip, gāib oldu gitti!
3130. Can balıkları bu deryâda doludur. Sen görmüyorsun, senin etrafında uçuyorlar! [3142]
Can balıkları olan ehlullâh bu deryâ-yı vahdette doludur. Senin etrafında ve gözünün önünde uçup dolaştıkları halde, sen basar-ı basîretin kapalı olduğu için onları göremiyorsun.
3131. O balıklar kendilerini sana çarparlar. Onları âşikâre görmek için gözünü aç!
O vahdet deryasının balıkları olan ehlullâh sana çarparlar ve kendilerinin hallerini rumûzât ile sana bildirirler. Onları apaçık görmek için, basar-ı basîretini ve idrâkini aç!
3132. Eğer balıkları aşikâre göremiyorsan, nihayet kulağın onların tesbihlerini işitti.
Eğer o ehlullâhı açık bir sûrette basar-ı basîretin ile göremiyorsan, bâri kulağın ile onların ayn-ı tesbih ve tenzih olan maârif ve hakāyıkını dinle ki onlar senin gözünü Hak tarafına açmağa çalışıyorlar ve nefsinin tasarruflarının şeâmetinden bahsediyorlar!
3133. Sabretmek senin tesbihlerinin canıdır. Sabret ki, doğru tesbih odur!
Nefsinin tasarrufâtına karşı sabretmek ve onun arzûlarına muhalefet edip, Hakk'ın emrine münkād olmak senin tesbihlerinin canıdır. Zîrâ senin nefsin tasarrufâta kıyâm ile ulûhiyyet da'vâsında bulunmuş olur. Binâenaleyh onun tasarrufâtına karşı sabret ki, onun da'vâ-yı ulûhiyyetini reddedip, Hakk'ın tasarrufâtını ve ulûhiyyetini kabûl etmiş olasın! Beyit:
Tercüme ve Îzâh: "Hak'tan matrûd ve baîd olan nefis Fir'avn'dan daha aşağı değildir. Fakat Fir'avn'ın a'vânı ve ensârı vardır, bu nefsin ise a'vânı ve ensârı olmadığı halde kuru kuruya ulûhiyyet da'vâsında bulunur."
3134. Hiçbir tesbih o dereceleri tutmaz. Sabret, zîrâ sabır sürûrun anahtarıdır!
Lisânen ve kalben ve fikren Hakk'ı tenzih ve tesbih etmek, nefsin tasarrufâtına karşı sabretmek sûretiyle vâki' olan tesbih ve tenzîh derecesinde değildir. Zîrâ evvelki tesbih ve tenzîh kolay; ve sabır sûretiyle olan tesbih ise tesbih-i fiilî olup, gâyet güçtür. Binâenaleyh sabret ve tesbih-i fiilî ile Hakk'ı tesbih ve tenzih et. Zîrâ bu sûretle olan sabır, sürûr-ı rûhânînin anahtarıdır.!
3135. Sabır Sırat Köprüsü, o taraf cennet gibidir. Her güzel ile bir çirkin lala vardır.
Tesbih-i fiilî olan sabır, kıldan ince ve kılıçtan keskin olan gâyet korkunç ve çirkin Sırât Köprüsü gibidir. Ve köprünün öte tarafı ise gâyet güzel ve latîf olan cennet gibidir. Nitekim her güzel ve cemâl sahibi olan çocuk ile beraber bir çirkin lala vardır.
3136. Laladan kaçtıkça sana vuslat yoktur. Zîrâ ki lalaya mahbubdan ayrılık yoktur.
Eğer sen çirkin bir şahıstır diye güzel çocuğun lalasından kaçarsan, onun himâyesi altında bulunan cemâl sahibi çocuğu temâşâ edemezsin. Zîrâ bu çirkin hizmetçi o sâhib-i cemâl olan çocuktan bir an ayrılmaz. Binâenaleyh, çirkin olan sabır, güzel olan selâmet-i rûha muttasıldır, aslâ ondan ayrılmaz.
3137. Ey sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin?! Hususiyle sabır o Çigil nakşı için olursa!
"Ey sırça gibi nâzik gönüllü, sen huzûz-ı nefsânîye karşı sabrın zevkini ne bilirsin! Husûsiyle o sabır, sonunda Çigil şehri güzeline nâil olmak için olursa, ne kadar zevkli bir şeydir!" "Çigil," Türkistan şehirlerinden birinin adıdır. Ahâlîsi gâyet sâhib-i cemâl olmakla ma'rûftur. Nefsin ahkâmı muattal olduğu vakit, rûhun latîf olan vechi zâhir olacağına göre, "Çigil şehrinin nakşı"ndan murâd, rûh olmak; ve "Çigil şehri"nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî olmak münasib görünür.
3138. Erkeğin zevki gazâdan ve kerr ü ferdendir; muhannesin zevki dahi zekerden olur.
"Muhannes", kadın tabîatlı ve hazz-ı nefsânîlerine mağlûb korkak kimselere denildiği gibi, kendisine fiil-i şenî ettiren mef'ûl ma'nâsına da gelir. Cenâb-ı Pîr efendimiz; huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb ve Hak'tan gāfil olan ehl-i dünyâya, nefis ve şeytanın mef'ûlleri oldukları için, “muhannes" ta'bîr buyururlar. "Kerr ü fer", harpte düşmana karşı ileri ve geri hareketler göstere-rek hücûm etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, "Erkek olan kimsenin zevki, düşmana karşı harpten ve hücûmdandır; muhannesin zevki ise uzv-ı süflîsinden olur."
3139. Onun dîni ve zikri zekerden başkası değildir. Onun fikri, onu esfel tarafına götürdü!
O muhannesin dîni ve zikri ve fikri, âlet-i tenâsülden başkası değildir. Onun alçak olan fikri, kendisini esfel tarafına götürdü.
3140. Eğer feleğe kadar çıksa ondan korkma. Zîrâ süfl aşkı ile ders öğrendi! [3152]
Böyle bir muhannes, ulûm-ı zâhiriyyede ve zekâ-yı sûrîde yüksek bir mertebeye kadar çıksa bile, ey nefsiyle mücâhede eden kimse, ondan korkma! Zîrâ o her ne öğrendi ise, kısm-ı süflîsinin aşkı ile öğrendi ve okuduğu dersleri, nefisinin huzûzâtını elde etmek için okudu.
3141. O her ne kadar çıngırağı yüksek tarafa tahrik ederse de, süfl tarafına at sürer!
O muhannes her ne kadar ilm-i zâhirîsi ile ve zekâ-yı sûrîsi ile kendi muhîtine sıyt ve şöhret salar ve yüksekliğini i'lân ederse de, dâimâ himmetinin atını aşağıya sürer!
3142. Dilencilerin bayraklarından korku nedir? O bayraklar ekmek lokması için bir yoldur.
"Dilencilerin, ya'ni dünyâ tâliblerinin çektikleri şöhret bayraklarından korkulur mu? O yüksek gösterilen ilim ve zekâ bayrakları, ekmek lokması, ya'ni ezvâk-ı cismâniyye ve huzûzât-ı nefsâniyyenin istîfâsına âlet olan mâl-i dünyânın cem'ine götüren bir yoldur." "Rehîdeki (ی) kelimenin aslından olursa, bende ve köle ve hâdim demektir. Bu sûrette ma'nâ, "O bayraklar, ekmek lokmasının bendesi ve hâdimidir" demek olur. Ve "Reh" yol ma'nâsına olduğuna göre, âhirindeki (ی) yâ-yı vahdet olursa, "bir yol" demek olur. Şârihle- rin çoğu yalnız bu ma'nâyı almışlar; ve Ankaravî hazretleri her iki vechi de göstermişlerdir. Fakîr ikinci veche göre tercüme ettim.
O cüsse sâhibi şahıstan çocuğun korkması ve o şahsın "Ey çocuk korkma, zîrâ ben nâmerdim!" demesi
3143. İri bir hayasız, bir çocuğu yalnız buldu; çocuk adamın kasdı korkusundan sarardı.
"Kink" hayâsız demektir. Ya'ni, "İri cüsseli hayâsız bir adam bir çocuğu bir yerde yalnızca buldu; çocuk bu adamın kendisine fiil-i şenî' icrâ edeceğinden korktu ve benzi sarardı."
3144. Dedi: "Ey benim yakışıklım, müsterîh ol ki, sen benim üzerimde olacaksın!"
O cüsseli hayâsız adam çocuğa dedi: "Ey benim yakışıklı çocuğum, korkma ve müsterîh ol! Ben sana değil, sen bana fiil-i şenî' icrâ edeceksin!"
3145. "Ben her ne kadar korkunç isem de, beni muhannes bil. Deve gibi benim üzerime bin, beni sür!"
"Hevl", korkutmak ve korku ve korkunç ma'nâsınadır. Ve Fârisî'de hâ'nın zammı ile "huvl", doğru ve sahîh ve yüksek ve yukarı ma'nâlarınadır. Burada "korkunç" ma'nâsı münasibdir. Ba'zı nüshalarda, kuvvet ve tüvânâlık ma'nâsına "havl" (حول) sûretinde vâki'dir. Bu nüshalara göre, “kavî ve tüvânâ" ma'nâsı verilmek muvâfik olur. Beytin ma'nâsı zâhirdir.
3146. Adamların sûret ve ma'nâsı böyledir. Hariçten adam, içi şeytân-ı laîn!
Nefislerinin tasarrufu altında bulunan adamların sûretleriyle ma'nâları, bu zikrettiğimiz muhannesin hâline benzer. Zâhirine bakılınca uslu akıllı ve heybetli bir adam görünür; fakat ma'nâsı ve iç yüzü, akvāli ve efâli vâsıtasıyla zahir olduğu vakit, huzûr-ı Hak'tan koğulmuş bir şeytan olduğu anlaşılır!
3147. Ey Ad gibi iri, o davula benzersin ki, onun üzerine rüzgâr değneği vurur!
Ad kavmi, iri cüsseli adamlar idi. Hak Teâlâ onları şedîd fırtına ile yerlere çarparak helâk etti. Cenâb-ı Pîr, bu gibi sıyt ve şöhret sahibi olan muhannesleri Ad kavmine teşbîh buyururlar. Ya'ni, "Ey Ad kavmi gibi iri ve müşekkel kimse, sen bostanlarda ve bağlarda tilkilere ve sair hayvanlara karşı korkuluk olmak üzere vaz' edilen, şişirilmiş bir tulumdan yapılmış davula benzersin ki, o davulun tokmağı, yapılan tertib dâiresinde, rüzgâr estikçe pat pat davula çarpıp ses çıkarır ve tilkiler ve sair hayvanlar işitince, insan var zannıyla kaçarlar!" Cenâb-ı Pîr, ehl-i nefis olan ve tumturaklı elfâz ile birtakım meclislerde kendilerini satan ulemâ-i zâhireyi ve müteşeyyihleri, bu hava ile şişirilmiş davula ve bunlarda bir şey olduğunu zanneden ehl-i dünyâ cühelâsını da tilkilere teşbîh buyururlar.
3148. Rüzgârdan dolu bir tulum gibi bir davul için, bir tilki kendi avını yele verdi.
Bir tilki, içi havadan dolmuş bir tulum gibi olan bir davuldan korkup kaçtı ve bağ ve bostan içindeki avını yele verdi ve fedâ etti.
3149. Vaktaki o davulda semizlik görmedi, bu boş tulumdan bir domuz iyidir dedi.
O tilki vaktâki o hava ile şişirilmiş olan tulumda semizlik, ya'ni intifa' edilecek hiçbir şey görmedi; "Bu boş tulumdan bir domuz iyidir" dedi, tulumu terketti. "Domuz"dan murâd, kābil-i intifa' olan en süflî bir şeydir.
3150. Tilkiler davulun sesinden korkarlar. Akıl ona o kadar vurur ki deme gitsin!
Davul gibi içi boş olan ulemâ-i zâhirin ve müddeîlerin kuru lâflarından ehl-i dünyâ cühelâsı korkarlar. Âkıl-ı hakîkî olan ehlullâh, açık burhanlarıyla onların boş sözlerine o kadar ta'n-ı i'tirâz vururlar ki, deme gitsin! "Lâ-tekul", mübâlağadan kinâye olarak, Türkçe "Deme gitsin!" ta'bîrinin mukābilidir.