Cûhî'nin ve babasının cenazesi önünde nevha eden çocuğun kıssası
41. bölüm / 61 · 623 kelime · ~4 dk okuma
3104. Bir çocuk babasının tabutu önünde zâr zâr ağlar ve başına vurur idi.
3105. Derdi ki: "Ey peder, nihayet seni nereye götürüyorlar? Nihayet seni toprak altına getiriyorlar!"
3106. "Seni sıkıntılı ve dar bir eve götürüyorlar. Onda ne bir halı ve onda ne de bir hasır vardır!"
3107. "Gece de ne bir çerâğ ve gündüz de ne ekmek vardır! Onda ne taâm kokusu ve ne de nişanı vardır!"
3108. "Ne onun kapısı ma'mûr ve ne de onun damı üzerine yol vardır! Ne bir komşu var ki penah ola!"
3109. "Halkın bûse-gâhı olan senin gözün iğrenç hâne içinde nasıl olur?"
3110. "Sakınılmaz bir oda ve dar yer ki, onda ne yüz kalır ne de renk!"
3111. Bu minvâlden evin evsafını sayardı ve iki gözden kanlı yaş dökerdi.
Çocuk mezarın bu gibi evsâfını sayıp döker ve bir taraftan da ağlar idi.
3112. Cuhî babasına dedi: “Ey azîz, vallâhi bunu bizim evimize götürüyorlar!"
Cûhî, çocuk tarafından ta'dâd olunan mezarın evsâfını işitince, kendi babasına hitâben dedi ki: "Ey azîz babacığım, bu çocuk bizim evin ahvâlini sayıp döküyor; şu halde bu cenâzeyi gālibâ bizim eve götürüyorlar!"
3113. Cûhî ye babası dedi ki: "Ahmak olma!" Dedi ki: "Ey baba, nişanları dinle!"
Cûhîye babası cevâben dedi ki: "Ahmaklık etme, hiç cenâze bizim eve gider mi?" Cûhî babasına dedi ki: "Ey baba, çocuğun saydığı nişânları ve evsâfı dinle!"
3114. "Onun bir bir söylediği bu nişanlar, tezvîrsiz ve şeksiz bizim evimiz içindir!"
3115. "Ne hasır, ne ışık, ne taâm vardır; ne onun kapısı ma'mûrdur, ne sofası ve ne de damı vardır!"
3116. Bu üslubdan kendi üzerlerine yüz nişân tutarlar. Fakat onu tâgiler ne vakit görürler?"
Cûhî mezarın evsâfını kendi evine kıyâs etti Bunun gibi sen dahi Âd ve Semûd kavminin ve Fir'avn ve Nemrûd'un sıfât-ı zemîmeleri nişanlarından birçok nişanlar tutarsın. Fakat ne çâre ki, nefislerinin azgınlığını hoş görüp râzı olanlar bu mukāyeseyi yapıp kendilerini görebilirler mi?"
3117. O gönül hanesi ki, Kibriya güneşinin şuâından ziyasız kalır;
3118. Münkirin canı gibi, Vedûd olan Sultan'ın zevkinden bî-neva olarak dar ve karanlıktır!
Bu beyt-i şerîf âtîdeki beyit ile bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, Zât-ı Kibriyâ güneşinin şuâı olan ilm-i esmâî ve sıfatîden ziyâsız ve bî-behre kalan o gönül;
Münkirin sıfât-ı nefsâniyyesi ile mestûr olan canı gibi, hakîkî dost olan Allâh Teâlâ'nın zevkinden nasîbsiz olarak dar ve karanlıktır. Zîrâ Hakk'ın sıfâtına ve esmâsına olan ilim, bilcümle eşyâdaki ihâta-i zâtiyyesi ilmini verir. Ve böyle bir ilim, kalbi nûrlandırır ve idrâki genişletir.
3119. O gönüle ne güneşin nûru doğdu, ne arsanın açılması ve ne feth-i bâb vardır!
Sıfât-ı nefsâniyye perdeleriyle mestûr kalan gönüle, Zât-ı Kibriyâ güneşinin nûru olan ma'rifet doğmadığı gibi; ma'nâ ve rûhâniyyet arsası da açılmaz ve ne de âlem-i kesâfetin âlem-i letâfete olan kapısı açılmaz!
3120. Böyle gönülden, muhakkak sana mezar daha hoştur. Nihayet sen kendi [3132] gönlünün mezarından yukarı gel!
Böyle sıfât-ı nefsâniyye zulmetleri içinde kalan bir gönülden, sana ölmek ve mezara gitmek daha hoştur. Çünkü ölüm vâsıtasıyla sana âlem-i letâfet ve rûhâniyyetin arsası açılır. Nihâyet sen bu hayât-ı dünyeviyyede gönlünün bu karanlık mezarından, tahsil-i maârif vâsıtasıyla rûhunun başını çıkar!
3121. Ey şûh ve şâtır, dirisin ve diriden doğmuşsun; bu dar mezardan nefis tutulmaz mı?
Ey hayât-ı dünyeviyyenin huzûzâtına râzı ve onunla mutmain olup şûh olan ve şatâret içinde bulunan gāfil, sen mü'min olup îmânın ile dirisin ve diri olan îmân sâhibinin evlâdısın. Nefsânî sıfatlar ile karanlık ve dar bir hâle gelmiş olan bu kalbinin mezarından rûhun sıkılmaz mı ve nefsin daralmaz mı?
3122. Vaktin Yûsuf'usun ve göğün güneşisin; bu kuyudan ve zindandan çık ve yüz göster!
Ey fetânet sahibi olan mü'min, maarif-i ilâhiyyenin tahsilinde parlak bir zekâ ve isti'dâdın olmakla vaktin Yûsuf'u mesâbesindesin ve ma'nâ göğünün güneşisin. Artık gafletten uyan, bu nefsâniyyet kuyusundan ve zulmânî olan bu tabîat zindanından çık ve rûh-ı latîfinin yüzünü göster!