İhtiyar bir adamın tabîbe hastalıklardan şikâyet etmesi ve tabîbin ona cevap vermesi
40. bölüm / 61 · 1340 kelime · ~7 dk okuma
3077. Bir ihtiyar, tabîbe dedi ki; "Ben kendi dimağımdan elem içindeyim."
"Zahîr" karın buruntusu ma'nâsına olup, burada sıkıntı ve elemden kinâyedir. Ya'ni, "Bir ihtiyar adam hekîme gitti ve dimâğındaki za'ftan şikâyet etti."
3078. Dedi: "Ey eski ihtiyar, ihtiyarlıktandır!" Dedi: "Arkama azîm ağrılar gelir!"
Hekim dedi: "Ey pek ihtiyar olan efendi, bu za'f-ı dimâğ ihtiyarlıktandır!" Sonra ihtiyar adam hekîme dedi: “Arkamda pek büyük ağrılar musallat oluyor!"
3079. (Hekim) dedi: "Ey zaîf ihtiyar, ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Her ne yersem hazm olmaz!"
3080. (Hekim) dedi: "Mi'de za'fı da ihtiyarlıktandır!" (İhtiyar) dedi: "Nefes vaktinde bana nefes tutukluğu vardır!"
3081. (Hekim) dedi: "Evet inkita'-ı nefes olur. Vaktaki ihtiyarlık erişir, ikiyüz illet olur!"
3082. Dedi: "Ey ahmak, bunun üzerine mi dikildin? Tabiblikten sen ancak bunu mu öğrendin?"
İhtiyar, hekîmin bu cevaplarına karşı öfkelendi de dedi ki: "Ey ahmak, sen bu ihtiyarlık üzerinde mi dikildin kaldın? Sen tabâbetten ancak bu ihtiyarlık ilmini mi tahsil ettin?"
3083. “Ey nâdân, senin aklın bu ilmi vermedi ki, Huda her bir derde derman koydu!"
"Ey nâdân hekîm, Hak Teâlâ hazretlerinin her bir illete karşı bir ilâç ihsân etmiş olması ilmini senin aklın sana veremedi. Zîrâ aklın mahdûddur!"
3084. "Sen ahmak olan eşek az mâyelikten, mertebe kısalığından yer üstünde kaldın!"
"Senin ilm-i tıbda sermayen olmadığından, yüksek bir seviyeye çıkamadın, ilm-i tabâbette böyle aşağı bir mertebede kaldın!"
3085. İmdi tabib ona dedi: "Ey kimse, senin ömrün altmıştır; bu hiddet ve öfke de ihtiyarlıktandır!"
3086. "Vaktaki bütün evsâf ve ecza nahîf oldu, kendini tutmaklığın ve sabrın zaîf oldu!"
3087. "İki söze takat getiremez, ondan "Hey!" eder; bir cür'aya takat tutmaz, kay! eder."
"Bu yaşta olan ihtiyar bir adam, aksi iki söze tâkat getiremez ve o sözlerden müteessir olarak, "Hey, artık çok oldun!" diye bağırıverir. Şarâb-ı hakîkatin bir damlasına tahammül edemez, hemen istifrâğ ve reddeder."
3088. Meğer o ihtiyarın gayri ki Hak'tan sarhoştur, onun batınında hayât-ı tayyibe vardır.
Fakat kendi nefsini ve bilcümle eşyayı Hakk'ın mezâhiri görüp, Hakk'ın bu müşâhedesinde sarhoş olan bir ihtiyar müstesnâdır. Zîrâ onun bâtınında latîf ve hoş bir hayat vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: مَنْ عَمَلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرَ أَوْ أنثى وهو مؤمن فلنحيينه حيوة طيبة (Nahl, 16/97). Ya'ni, “Îmân-ı kâmil ile mü'min olarak erkekten ve kadından amel-i sâlih işleyen kimseyi biz elbette hayât-ı tayyibe ile diri kılarız!"
3089. Dışarıdan ihtiyardır ve bâtından sabîdir. Muhakkak o velî ve o nebî ne acīb şeydir!
Zâhiren ve cismen ihtiyardır ve ma'nen ve rûhen sabî gibi saf ve tertemiz ve zindedir. O velî ve nebînin cismen zaîf ve rûhen kavî olması ne acīb şeydir!
3090. Eğer iyinin ve kötünün önünde zahir olmasa idiler, onlara edânînin bu [3102] hasedi nedir?!
Eğer enbiyâ ve evliyâ iyilerin önünde zâhir olup onları yüksek merâtibe teşvik ve kötülerin önünde zâhir olup, onları da derekât-ı hayvaniyyeye sukūttan teb'îd etmese idiler; ve bu teşvik ve teb'îdde dahi muvaffak olmasa idiler, edânînin onlara karşı hasedleri vâki' olur mu idi?
3091. Ve eğer onları ilme'l-yakîn bilmeseler idi, bu buğz ve hased yapıcılık ve kîn nedir?
Ve eğer o edânî onların bu yüksek hallerini ilme'l-yakîn bilmeseler idi, onlara karşı buğz ve hased ederler mi ve kîn tutarlar mı idi?
3092. Ve eğer kıyametin cezasını bilse idiler, kendilerini niçin keskin kılıca vururlar idi?
Ve eğer o edânî yevm-i kıyâmetteki Hakk'ın tecellî-i adlîsi ile vâki' olacak cezâları yakînen bilseler idi, keskin kılıç mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâya muhalefet ile kendilerini o kılıca çarparlar mı idi?
3093. Senin üzerine güler, onu öyle görme; onun bâtınında yüz kıyamet gizlidir!
O nebî veyâ velî senin buğz ve adâvetine karşı güler ve hande ile mukābele eder. Sen onların zâhirlerini görme. Onların bâtınlarında Hakk'ın tecelliyât-ı adliyyesi hüküm-fermâ nice kıyâmetler gizlidir!
3094. Cennet ve cehennem bütün onun eczâsıdır. Sen her ne düşünürsen, o onun fevkidir!
Nebînin veyâ velînin muâmelât-ı cemâliyyelerinde cennet ve muâmelât-ı celâliyyelerinde cehennem mündemiştir. Onların hâli senin evhâm ve hayaline sığmaz. Onların hakkında her ne düşünürsen, onların halleri o senin düşündüğün şeylerin fevkindedir!
3095. Her ne düşünürsen fenâ kabûl edicidir. O ki düşünceye gelmez, o Hu-da'dır!
Zîrâ senin düşüncelerin arazlardan ibaret olup, hepsi fânîdir. Nebî ve velî evhâm ve hayâline sığmaz. Zîrâ onlar vücûd-ı abdânîlerinden fânî olup, vü-cûd-ı hakkānî ile kāimdirler. Hadis-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere sem'leri ve basarları ve lisanları Hak'tır. Hak'la işitirler ve Hak'la görürler ve Hak'la söylerler.
3096. Bu hânenin kapısı önünde küstahlık nedendir; eğer bilseler idi ki hâne-de kim vardır?
İmdi onlar bu halde olup, vücûdları Hakk'ın bilcümle sıfât ve esmâsının bâb-ı zuhûru olunca, artık bu Hak evinin kapısı önünde edânînin küstahlı-ğı ve edebsizliği nedendir? Ah, eğer bu edânî, bu nebî veyâ velî sûretinin evinde kimin olduğunu bilseler, idi, hiçbir küstahlığa cür'et edebilirler mi idi?
3097. Ahmaklar mescide ta'zîm ediyorlar, ehl-i dilin harablığında çalışıyorlar!
Sûret-perest olan ahmaklar, taştan ve topraktan yapılan mescide ta'zîm ediyorlar. Burası câmi'dir ve beytullâhtır diye edeblerini muhafazaya gay-ret ediyorlar. Bir taraftan dahi ehl-i dil olan evliyâullâhın tahribine çalışı-yorlar!
3098. Ey eşekler, o mecâzdır, bu hakîkattir, serverlerin bâtınından başka mes-cid yoktur!
Ey eşek meşrebinde olan idraksizler, o taştan ve topraktan yapılan mes-cid mecâzdır. Ya'ni, sen hürmet edersen muhterem olur; eğer hürmet etmez-sen, zahîre anbarı ve sâir eşyâ deposu olur. Fakat enbiyâ ve evliyânın vü-cûdları böyle değildir. Onların a'zâ ve kuvâsından zâhir olan, Hakk'ın maa's-sıfât hakikat-ı vücûdudur. Bu serverlerin bâtınlarından başka bir mescid-i ha-kîkî yoktur.
3099. Bir mescid ki o evliyânın batınıdır, cümlenin secdegâhıdır, orada Hudâ vardır.
Onların bâtınlarında olan mescid, bütün zerrât-ı kâinâtın secdegâhıdır. Zîrâ onların bâtınlarını Hak istîlâ etmiştir. Nitekim hadîs-i kudside لا يسعنى أرضى ولا سمائى ولكن يسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni Yerime ve göğüme sığmadım; ve lâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Ve bu Mesnevi-i Şerifin sahibi olan cenâb-ı Pîr efendimiz, o takî ve nakî olan mü'min kullardan birisidir. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar.
"Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz!"
Ve bir mısra'da dahi şöyle buyururlar:
"Ben külliyyen o şey oldum ki, o şey cümle üzerine yemîndir."
Ya'ni, "Ben kâmilen herkesin nâm-ı pâkine yemîn ettiği Hak oldum ve kendi varlığımı onun varlığında mahvettim" demek olur.
Ve Ebu'l-Hasan-ı Harakānî hazretleri dahi لو عرفتموني لسجدتمونی ya'ni, "Siz beni ârif olsa idiniz, bana secde ederdiniz" buyururlar. Ve sultân-ı enbiyâ Efendimiz'in من رآني فقد رأى الحق ya'ni, “Beni gören muhakkak Hakk'ı gördü" buyurmaları dahi bu ma'nâdandır. Fakat bu sözler ehl-i zâhirin havsalalarına sığmadığından, kimi te'vîl ve kimi inkâr eder. Zîrâ bu zevk ve irfân mes'elesidir. Herkes kendi mertebesinde ma'zûrdur.
3100. Merd-i Huda'nın gönlü derde gelmedikçe Huda bir "karn"ı rüsvây [3112] etmedi.
Hind nüshalarında "karn" yerine "kavm" vâki' olmuştur, ikisi de aynı ma'nâdadır. Ya'ni, "Merd-i Hudâ'nın gönlü incinmedikçe Hak Teâlâ hazretleri bir kavmin başına belâ verip onu rüsvây etmedi."
Ma'lûm olsun ki, "merd-i Hudâ"dan murâd, Hakk'ın zâtını bilcümle sıfâtıyla beraber mezâhir-i kevniyyede 've nefislerinde zevken müşâhede eden zevât-ı kirâmdır ki, bunlar "ehlullâh"tır ve "Allâhîler'dir. Binâenaleyh münkirlerin tecavüzâtı bu müşâhede sahipleri hakkında vâki' olduğu ve onların kalb-i şerifleri onların mezaliminden incindiği vakit belâlarını bulurlar. Velâkin bu müşâhede-i zevkî sahibi olmayıp, kendilerinden kerâmât ve havârık-ı âdât sâdır olan kimseler, "ebrâr" ve "ahyâr"dan bulunan evliyâ sınıfından iseler de, "ehlullah"tan değildirler. Onlara "ehl-i kerâmet" ve "ehl-i velâyet" derler. Ve bunlar hicâbât-ı nûrâniyye içindedirler. Evvelkilerin incinmesiyle bunların incinmeleri arasındaki fark ve netâyic de başkadır. Münkirlerin bunlar hakkındaki zulümleri ref'-i derecelerine bâdî olur. Fakat evvelki sınıf keskin kılıç gibidirler. Münkirler onlara kendilerini çarpıp helâk ederler.
3101. Enbiyâ ile cenk kasdını tuttular; cisim gördüler, ademî zannettiler!
Münkirler, kalb-i şerifleri arş-ı Rahmân olan enbiyâ ile cenge ve nizâ'a kıyâm ettiler. Çünkü zâhirde onları da kendileri gibi cisim gördüler ve beşer zannettiler ve onların azamet-i bâtıniyyelerini bilemediler; nihâyet başlarına belâlar geldi.
3102. Sende o evvelkilerin ahlâkı vardır. Niçin korkmazsın ki, sen de öyle olasın?
Ey gâfil, sende dahi o peygamberlere muhalefet edip, bilâhire helâk olan evvelki kavimlerin ahlâkı vardır. Bu huy sebebi ile, peygamberlerin vârisleri olan "ehlullah"a muhalefet edersin. Senin âkıbetin dahi onların âkıbetleri gibi olacağından niçin korkmazsın?
3103. Mâdemki o alâmetlerin hepsi sende vardır; mâdemki sen onlardansın, nerede halâs istersin?
Mâdemki o geçmiş kavimlerin gaflet ve inâd ve muhalefet gibi olan alâmetlerinin hepsi sende vardır; ve mâdemki sen dahi bu hâlinle onlardansın, o halde nasıl helâkten necâtını ümîd edersin, ümem-i mâziyenin ahvâli ile kendi ahvâlini mukayese etsen ve ibret alsan olmaz mı?